28 Ağustos 2014 Perşembe

Geniş Zaman

Tek başınayken geniş zamansındır: Yaparım, ederim, sevmem, bayılırım, ölürüm, biterim...

Hayatına birini alırsın ve gelecek zaman olursunuz: Çok mutlu olacağız, seni hiç bırakmayacağım, asla ayrılmayacağız...

O biri hayatından çıkar ve geçmiş zamanın olur: Başka birine gitti, zaten bana göre değildi, aslında hiç sevmemiştim.

Sonra eğik başını kaldırırsın ve tekrar geniş zamana geri dönersin: Ben çabuk unuturum, güçlü biriyim, önüme bakarım.

Ondan sonra onun yerini dolduracak biri gelir ve tekrar gelecek zaman derken, döngü başa döner.

Döngü. Adı üstünde her zaman başa dönüyor işte. Her ayrılık sonrası gelecek zamanda kalacağına inanıyorsun. Asla kimseyi onun kadar sevemeyeceğimler, yalnız yaşlanacağımlar havada uçuyor. Hayatının geri kalanını bir adamın gidişiyle yakmaya kalkıp, mutluluğunu başkalarının eylemlerine endeksliyorsun; yaptı yapmadı, aradı aramadı, geldi gitti...

Mutsuz biten ilişki insanın kendine yaptığı bir haksızlık asla değil. Yaşamışsın işte bir kere, bu ilişki olmamış bunu maziden silelim diye bir şey yok. Keşke olsaydı ama yok. Yapılacak en mantıklı hareket derslerini çıkarıp, beynine notlarını alıp önüne bakmak. Tekrar geniş zamana dönmek. Nasıl bisiklete binmeyi bir kere öğrendin mi bir daha unutmuyorsan, yaşadığın şeyleri de yaşamamışsın gibi yapman mümkün değil.

Unutma;

Evde televizyon kumandasının açma kapama tuşunu aşındıran baba,

Dışarda yediğinde ''bir sürü yemek yaptım'' diye sitem eden ama beş dakika sonra yumuşayan anne,

İlk öpüşmeni koşa koşa gidip anlattığın abla,

Gece birlikte çıktığınızda ''nasılsa yanımda'' diye düşünüp güvende hissettiren abi,

Cevapsız çağrısına 3 gün dönmesen ''vardır bir işi'' diyip kusuruna bakmayan yakın arkadaş.

Bunların yeri asla dolmuyor ama bu insanlar dışında kimse ne vazgeçilmez, ne de yeri dolmaz. İlişkiler, sevmeler, ayrılıklar gelip geçer. Mühim olan keyiftir, kendindir, huzurundur. Sen yeter ki hayatın bir döngü olduğunu ve geniş zamana tekrar dönmen gerektiğini bil.

26 Ağustos 2014 Salı

Sevmenin Çünküsü Olmaz

Seviyorum, çünkü... Orada dur işte. Sevmenin çünküsü olmaz. Asıl güzel olan, neden sevdiğine cevap veremeden sevmektir.

Üçlü kanepenin, fiskos koltuğun sahibinin belli olmasıdır.

Çay koyarken ''benimki 3 şekerli olsun'' diye eklemeye ihtiyaç duymamaktır.

Akşamları salonda televizyon izlerken kumandayı ona verip güçlü hissettirmektir.

Bazen bütün bir cumartesi gecesini herkesten uzakta, evde çubuk kraker kemirip film izleyerek geçirmektir.

Onun dizi kanadığında senin içinin sızlamasıdır.

Evinde tüm merhemler, sargı bezleri olduğu halde ''öpeyim de geçsin'' demektir.

Sağın solun uyuşmadan saatlerce ayakta durup sarılabilmektir.

Yemek yapmaya üşendiğinde ''bugün de dışardan söyleyelim''i onun teklif etmesidir, şikayet etmemektir.

Sabahları alarmı kurmayıp seni onun kaldıracağına güvenmektir.

Gerekirse ''5 dakika daha'' diyip yarım saat daha uyumaktır.

O tuzlu sevmiyor diye kendi yemeğine tuzu sonradan katmaktır.

Evden çıkarken akşamları serin olur diye çantana onun için de hırka atmaktır.

Diş macununu ortadan kim sıktı diye sabahları ufak atışmalar yapmaktır.

Gazeteyi kırıştırıp okudun diye sitem etmek ama kıyamayıp sayfaları baştan düzenlemektir.

Çengel bulmacada tanımadığın mankenin adını ona sormaktır. Tanıyorsa bozuk atmaktır.

Arabada cam mı açalım klima mı diye tartışarak kan ter içinde yol yapmaktır.

Birlikte sokak köftesi yiyip en lüks restoranmışçasına mutlu olmaktır.

Onun tuttuğu takım gol attığında anlamıyor bile olsan sevinip sarılmaktır.

Senin gerçekten onun, onun gerçekten senin olmasıdır.

Seni seviyorum cümlesini kurmaya ihtiyaç duymamaktır.

Sevmenin çünküsü olmaz; sevmek su içmek, yüzünü yıkamak, dişini fırçalamak gibi neden yaptığını sorgulamadan yaptığın bir eylemdir.

24 Ağustos 2014 Pazar

Tepeden Daha da Güzelmişsin İstanbul

İstanbul'un en çok neresini seviyorsun deseler karar veremem, düşünürüm, sıkılırım, bunalırım, terlerim. Annenin evlatları arasında seçim yapması gibi gelir bana hep. Çünkü İstanbullu olmak demek ya şehri bütünüyle sevmek, ya da bütünüyle nefret etmek demek. Ben birinci kategoridenim. Kontak kapattıracak kadar trafik olmadığı sürece sinirlenmeyen, vapurda kulağında müzikle keyif yapmaktan sıkılmayan, kalabalıktan asla dert yanmayan, şehri kendi haliyle seven biriyim. Kaotik, keşmekeş, bazen sıcağıyla iç kavuran, bazense soğuğuyla burun üşüten. Benim İstanbul'um bu işte.

20 küsür yıldır yaşadığım yere bir de tepeden bakayım dedim. Seabird Airlines'ın denizden kalkan uçağıyla yaklaşık 30 dakikalık İstanbul turu attım bugün. Binalar arasında yalnız kalmış Galata'mı, şehrin kalbinin attığı köprümü, 6 minareli Sultanahmet'imi, denizlerime konan martılarımı, yelkenlerimi bir de yukarıdan gördüm. Bu şehirde yaşayıp şikayet eden çarpılmalı dedim. Farklı ülkelerde gördüğüm farklı şehirlerden belki de en güzeli dedim. Ne olursa olsun burada ölmeliyim bile dedim.

Seabird Airlines, hem denizden havalanarak İstanbul turu yapma, hem de farklı lokasyonlara kolaylıkla gitme imkanı sunan bir hava yolu mu deniz yolu mu desem bilemediğim bir ulaşım şirketi. 

İstanbul terminali Haliç'te. Balat Parkı'nın içinden kalkıyor. Az önce saydığımdan çok daha fazla tarihi ve turistik yeri tepeden görmek gerçekten çok keyifli, çok güzel bir deneyimdi.

Bunun dışında Kocaeli, Bursa, Alaçatı, Bodrum, İzmir gibi yerlere de ulaşım imkanı sağlıyorlar. 

Ayrıntılı bilgi için; şuraya tıklayabilirsiniz.

*Seabird Airlines'a bu güzel deneyim için teşekkürler.

Son sözüm; bu şehre yeniden aşık olmak istiyorsanız çıkın bir de yukarıdan bakın. Şimdi biraz İstanbul manzarasıyla sizi baş başa bırakayım...






23 Ağustos 2014 Cumartesi

İstanbul'daki Ofislerim

Öğrenciyim ama çalışıyorum 3 yıldır, bilenler bilir. Çalışıyorum dediysem, ne vardiyalı elemanım ne de beyaz yakalı. Freelancer dediklerindenim, bir nevi serbest meslek erbabıyım. İş arkadaşım bilgisayarım, fişi prize takabildiğim her yer ofisim.

Samsun'dayken hastaneden zaten akşama doğru çıktığım için çalışacağım zaman evimi tercih ediyorum. Ama İstanbul'a geldiğimde hep tatilde oluyorum ve çalışmak için eve tıkılmayı sevmiyorum. Neden dış mekanları daha çok seviyorsun diyecek olursanız;

Evin trafiği beni yoruyor bazen. Çalışırken benimle birinin diyalog kurmasını, hoşlanmadığım müziklere maruz kalmayı, ''çayın altını kim kapadı'' tartışması yaşamayı sevmiyorum.

Bir yere konuşlanıp sabahtan akşama birilerinin bana çay/kahve taşımasını seviyorum.

Evdeyken öğle yemekleri tören haline geliyor. Dışardayken bazen bir sandviç bazense sadece kahveyle saatler geçirdiğim oluyor.

Sıkılınca etrafa bakmayı, yan masadaki muhabbetlere dahil olmayı seviyorum.

Foursquare sağ olsun, ben çalışırken arada arkadaşlarımın yanıma uğramasına, onlarla kısa kısa kapı önü sohbetleri yapmaya, küçük molalar vermeye bayılıyorum.

En önemlisi de meraklıyım ve keşfetmeyi seviyorum. Yılın 9 ayı İstanbul'dan ayrı kaldığım için memleket havasını soluyarak çalışmak, canım sıkıldığında çıkıp deniz havası alarak konsantrasyonu yenilemek, şehrin keşmekeş halinden sıyrılıp gizli saklı mekanlar bulmak en büyük zevkim.

Genellikle çantamda bilgisayarımla geziyorum. Ne zaman iş geleceği, ne olacağı belli olmayan bir işim var çünkü. Seyyarsın oh ne güzel diyebilirsiniz ama bizde de eve gelince iş defteri kapanmıyor. Her an mesaiye girebilirsin.

Son olarak da baba evinde düzenli olarak kahve yapmaya üşeniyorum çünkü düzenli içici değiller. Şimdi babamın kahve makinesini indir de, kahveyi yapıp yerine koy falan, sırf angarya. Hem güzel kahve yapan yerler tadıyla damağıma hitap ediyor, kokusuyla da beni dinç tutuyor.

Unutmadan; gideceğim yerde wifi olup olmaması benim için çok da önemli değil. Varsa ne ala, yoksa telefonu modem yapıp yoluma bakanlardanım.

Peki en çok nerelerdeyim? Doğduğumdan beri Acıbadem'de ikamet ettiğim için ağırlıklı olarak Anadolu Yakası'ndayım ama neredeyse gün aşırı karşıdayım. Tebdil-i mekan hesabı.




1-Caddebostan-Caffe Nero: Kahveden az biraz anlayan herkes bilir; iyi ve özenilmiş kahve, zincirlerde olmaz. Seyyar dükkanlarda olur. Bu bakımdan Nero'da mükemmel kahveyi buluyorum diyemem ama ağaçlar içindeki bahçesi nefis. Arada çocuk parkına seyre dalıp geçmişe giderek iç geçirmece, otur otur sıkıldığın zaman sahile inip bir iki turlamaca, geleni geçeni süzmece ve kafayı bilgisayara yeniden gömmece.





2-Koşuyolu-Kirpi: Benim evin hemen aşağısı. Semtin insanı ne yapıyor diye bakınmak için ideal. Garsonlar artık tanıdık. Senenin 3 ayında uğruyorum ama unutmuyorlar. Masaya oturup bilgisayarı açtığında priz yoksa da uzatma kablosu getirmeye kadar vardırıyorlar işi. Favori kahven masana geliyor. Arada cheesecake ikramları, yeni şube nereye açılacakmış tüyoları (İstinye'ye düşünüyorlarmış benden duymuş olmayın) ve en önemlisi de püfür püfür esen geniş arka bahçesi. İstanbul'un kör noktası sanki burası. Beni evde bulamazsanız genellikle Kirpi'nin arka bahçesindeyim.





3-Cihangir-White Mill: Cihangir'in yerlisini bilirsiniz. Ya ünlüdür ya atanamayan tiyatrocu, ya da keşfedilmeyi bekleyen tasarımcı. Arada bir karşıya geçip ''yahu bu Avrupalılar napıyor acaba'' diye göz süzmek için ideal. Bahçesi fevkaladenin fevkinde. Sabahtan çalışmaya başlayıp öğlene doğru damla sakızlı cheesecake ile mide şenlendirip, akşam bir iki tanıdığı masaya oturttuktan sonra nefis peynir tabağı ve bir kadeh eşliğinde keyif yapmalık. (peynir tabağı güzel ama kendime rakip tanımam bilirsiniz, o konuya girmek istemiyorum...)



4-Karaköy-Muhit: Son zamanların en popüleri, her hafta ''aa yine neresine ne açılmış'' dedirteni Karaköy belki de karşı tarafta en sevdiğim yer son bir iki yıldır. İstanbul'u iyi bilmeyenler, sonradan gelenler henüz keşfetmemiş sanki, buram buram bir yerlilik kokuyor bu ilçe. Üsküdar'dan atlarım, yarım saat bilemedin 45 dakikada istediğim mekanda masamda çayımı kahvemi bulmuş olurum. En sevdiğim mekan ise Muhit. Sahipleri cana yakın, dış mekanı güzel, ev yapımı buzlu çayı hepsinden daha güzel. Otur saatlerce çalış, odaya meyve getiren annen gibi kekler pastalar ikram etsinler sana. Geleni geçeni seyret, sen işe gömülmüşken el kol yapmana gerek kalmadan çayın tazelensin.





5-The House Cafe-Teşvikiye: Nişantaşı civarları, gitmeye üşendiğim taraflardan olur biraz. Genelde Beyoğlu'nda işim varsa ''e hadi bineyim bir dolmuşa'' diyip atlarım. Bahçesinin, keçi peynirli salatasının, yaz çayının hastasıyım. Arada bilgisayardan kafayı kaldırıp ''ayy o Prada gözlük çok güzeldi niye almadım'' diye hayıflanan Nişantaşı kadınlarına kulak misafiri olup bıyık altı gülümsemeye bayılırım.



Benim en sevdiğim çalışma duraklarım bunlar. Anlaşıldığı üzere hem müdavim olmayı seviyorum hem de yeni yerler keşfetmeyi. Okul bitip İstanbul'a kaçıp geldiğimde ''nerelerdesin'' diye sorulan mekan benim gönlümde zirveye yerleşir. Kahve, internet, servis, bahçe falan hepsi bundan sonra gelir. Siz de sessiz, sakin, beş dakikada bir ''ne içersiniz'' diye darlanmadığınız mekanları yazın, hep birlikte keşfedelim...

Kahveden Haber Ver Kahveden...

Kahve bağımlısı değilim ama tutkunuyum denebilir. İnsanlar az uyumamın sırrını keşfetmiş olacak ki sürekli ''hangi kahveyi içiyorsun'' gibi sorular soruyorlar. Lafı açılmışken onu da özetleyeyim.
Kahveyi sade ve sütsüz sevenlerdenim.

Starbucks, Nero, Caribou gibi zincirlerde filtre kahve alır çıkarım. Bu aralar mevsimden dolayı olacak ki, Starbucks'ın iced americano'suna taktım. Origin espresso Kenya'dan double shot koydurarak içiyorum, epey güzel.

Seyyar kahvecilerde ise sifon kahve veya americano seviyorum.

Kendi evimde ise filtre kahve makinesinde kağıt filtre ile demliyorum kahvemi. French press sevmiyorum. Demlik varken poşet çay içmek gibi geliyor bana, pek yapay. Filtre kahveyi de Nero, Starbucks, Tchibo'dan ve İtalya'dan alıyorum.

Tchibo'nun Cafissimo'su da iyi makine. Onda da kapsül olarak Colombia favorim.

Son olarak da, eğer hastanede acilen uykumu açmam gerekmiyorsa, dünyadaki tüm kahve rezervi bitmediyse asla granül kahve (nescafe vs) içmem. Siz de içmeyin, işlenmiş kahve iyi bir şey değil.

Sevgiler öpücükler.

9 Ağustos 2014 Cumartesi

İtalya Notları Part. 4: Roma

İtalya'nın Lazio bölgesinde yer alan, en büyük, en kalabalık şehrine, başkentine geldik: Roma. Şüphesiz ki Roma görülmeden İtalya görülmüş sayılmamalı. En büyük şehir ama tarihi ve turistik mekanlar birbirinden çok uzak olmadığından ve büyük kısmı yürüyerek gezilebildiğinden ortalama iki-üç gün Roma'yı bitirmek için yeterli. Bunun bir gününü Vatikan'a ayırmak kaydıyla tabii.




Nasıl Gidilir?

Roma'da iki tane hava limanı var. Fiumicino(daha büyük olan) ve Ciampino. Hangisine uçarsanız uçun, indikten sonra Roma'da ulaşımın kalbi olan Termini'ye otobüsle veya trenle ulaşmanız gerekiyor şehir merkezine gitmeniz için. Taksi de ortalama 40-50 euro civarı tutar, size kalmış. Termini'yi hafizaya iyice kazıyın. Pek çok yere ulaşım sağlarken yolunuz düşecek çünkü.

Roma'da A(kırmızı) ve B(mavi) olmak üzere iki tane metro hattı bulunuyor. A hattı Vatikan, İspanyol Merdivenleri, Aşk Çeşmesi güzergahında gidiyor. B hattı ise Colosseum'dan geçip kuzeybatıya doğru ilerliyor. Bu iki hattın kesiştiği yer ise Termini. Üçüncü bir hat da yapılacakmış yakında, onu da Colosseum'dan geçirmek istiyorlarmış.

Termini'ye ulaştıktan sonra, buradan Roma Pass alabilirsiniz. Bu kartla 3 gün boyunca, 2 müzeye(Colosseum dahil) ücretsiz girebilir, otobüs ve metroyu ücretsiz kullanabilir, bazı yerlerde indirim kazanabilirsiniz. Roma Pass'iniz varsa kralsınız Roma'da. Millet uzun uzun kuyruk beklerken siz müzelere ''off fakirler'' diye bakışlar atarak zırt diye girersiniz. Haritayla birlikte satılıyor. Roma'da haritasız veya gps'siz gezmek epey zor zaten.

Kartın ücreti 36 euro. Ayrıntılar için buraya.

Not: Roma Pass Vatikan'da geçmiyor.

Eğer ''ben zaten pek müze tutkunu değilim, ulaşım ucuza gelsin yeter'' diyenlerdenseniz de 1 günlük, 3 günlük, 1 haftalık gibi seçeneklerle uygun ulaşım kartları da mevcut. Bunları da Termini'den veya metro istasyonlarından satın alabilirsiniz.

Önemli bir nokta; metroya ve otobüse binerken biletleri mutlaka makineye okutun. Genelde kontrolör olmuyor ama körün taşı derler, o da size denk gelirse 100 euro'yu çatır çatır alırlar. ''aeeym tuurist ay donnnoov'' falan... ı-ıh, yemiyorlar.

Şehri bisiklet veya Vespa ile de gezebilirsiniz ama biz pek cesaret edemedik. İtalyanlar arabayı sapık gibi kullanıyorlar, trafik ciddi çakallık gerektiriyor. ''Aaa Pantheon ne güzelmiş'' diyerek havaya bakarak gezersek bizi Roma'ya gömerler diye vazgeçtik o fanteziden. Artık size kalmış.

Nereler Görülmeli?

-Colosseum (İçine giriş 20 euro civarı fakat haliyle epey eski olduğundan girmezseniz de çok bir şey kaybetmezsiniz. Ama Roma Pass aldıysanız 2 müze hakkınızdan birini buraya kullanmanızı öneririm. Akşam 19.00'da kapanıyor.)
-Foro Romano (Roma Forumu, akşam 19.00'da kapanıyor.)
-Pantheon 
-Piazza del Popolo (Popolo Meydanı)
-İspanyol Merdivenleri (Adını Piazza di Spagna'daki İspanyol Konsolosluğu'ndan alıyor. Metronun Spagna durağından inince hemen solda. Görülecek pek bir şey yok, bizim Cihangir merdivenleri gibi düşünün, oturun muhabbet edin, fotoğraf çektirin ama o da zor zanaat. Afedersiniz bok varmış gibi Asyalısından Senegallisine herkes buraya doluşuyor, ''beni bi de merdivenlerle tek çek'' gibi bir lüksünüz yok yani.)
-Piazza Novana
-Via del Corso, Via del Condotti (Gucci, Prada, D&G gibi lüks mağazaların bulunduğu, Roma'nın büyük, meşhur caddeleri. Bizdeki Bağdat Caddesi gibi düşünebilirsiniz.)
-Pincio Bahçeleri
-Castel Saint Angelo (St. Angelo Kalesi, Melekler ve Şeytanlar'ı okuyanlar hatırlayacaktır.)
-Fontana di Trevi (Aşk Çeşmesi, yaklaşık 3-4 hafta önce tadilata alındı. 1-2 yıl sürecekmiş. Boşuna kendin,zi yormayın gidip göreyim, para atayım diye. Çeşme falan yok ortada :)
-Galleria Borghese (Borghese Galerisi)








Ne Yenir-İçilir?

Biz Roma'ya indiğimizde açlıktan ve yorgunluktan ölmek üzereydik, öğle saatlerine denk geldiğinden her yer tıklım tıklımdı ve Ristorante 34 adında bir yer bulduk. (34'ten kan çekti herhalde, off yine Türklikten geberiyoruz) Servis yavaşın da yavaşı, bütün restorana tek garson bakıyor, zafiyet geçirmeye beş kalaydık ki yemekler geldi. Servisin rezilliğini unutturacak kadar güzel bir Porcini mantarlı tagliatelle yedim burada. Arkadaşlarımın yediği lazanyanın da tadına baktım, o da lezizdi. Yani genel olarak çoğu mekandan bizim memleketteki ''efenim buyrun hoşgeldiniz'' gibi atiklik ve çeviklik beklemeyin ama yemekler bunu unutturuyor. Tabii yavaşlıklarına aldırmadan copertoları da indiriyorlar 1'er buçuk eurodan. Sinir harbi yaşamamak elde değil. Ama olsun tagliatelle güzeldi diyerek yoluma devam ediyorum.


Ben tatmadım ama önünden geçtim, gitmeden de epey methini duydum; Pastificio. Burası makarnayı sipariş ettiğiniz an yapıyor, kesiyor, pişiriyor ve önünüze koyuyor. 10 dakika önce yapılmış bir makarna yediğinizi düşünmek iştahınızı kabartacaktır. Arkadaşımın dediğine göre oldukça lezizmiş ve herkese açık halde duran şişedeki şaraptan da 1-2 bardak içmeyi unutmayın. ''Pastificio'nun şarabı temiz, içmeyen keriz'' ne de olsa.



Ben makarna istemem, pizzamı alıp geze geze yerim diyorsanız Pizzarium'a uğrayın.

Venedik'in Caffe Florian'ı, Floransa'nın Gilli'si, buranın da Caffe Greco'su diyebilirim. Yemek üstüne yorgunluk kahvesi için tavsiye ediyorum. İtalyanlar sıklıkla espresso içiyorlar. Starbucks kültürü aramayın yani. ''nan fet çayi tii latte'' diye bağırmayın adamlara. Sabahın köründe 100 lira gören minibüsçü gibi pis pis bakarlar.

Zaten bizdeki gibi ''latte'' derseniz de mis gibi sağılmış sıcak sütü koyarlar önünüze çünkü latte İtalyanca'da süt demek. Caffe Latte diye belirtmeyi unutmayın.



Vee işin en güzel kısmına geldik, tiramisu yemeden olmaz: Pompi'ye doğru yol alıyoruz. Ben bütün İtalya boyunca tiramisu hakkımı buraya sakladım. Roma'da bir süre kalmış olan arkadaşım Görkem burayı bağıra çağıra önerdi bana. Gir bir çilekli tiramisu ye bana dua edersin dedi, gittim yedim ve şükür namazına kadar ilerletecektim işi. NE-FİS! ''Al, çık, kapı önünde ye'' şeklinde bir işletme. Kopartma (coperto :) ) falan yok rahat olun. Oldukça tatmin edici bir büyüklükteki tiramisu 4 euro. Çilekliyi şiddetle tavsiye ederim, hafiflikten ölecek kendisi. Nutellalı muzlu da önerdi Görkem ama öğle vakti mideyi Roma'nın vialarında bırakmayayım diye cesaret edemedim yemeye.



Dondurma, yani Gelato için de Giolitti'ye veya Blue Ice'a uğramayı ihmal etmeyin.

Önemli bir nokta: Roma'da suya para vermeyin. Oldukça fazla çeşme var ve suları soğuk, tertemiz. Tabii benim gibi abartıp Popolo meydanındaki aslanın ağzından devri daim eden suyu da içmeyin. Napiyim susuzluktan ölüyordum ve çeşme bulacak zamanım yoktu. ''YALAK BULUN BANA'' diye çığırırken denk geldim. ''En fazla rotavirus kaparız koy gitsin'' dedim ve hiçbir şey de olmadı. Mesleğin getirdiği ''Kendi kendimi tedavi ederim'' ukalalığı işte. Evde denemeyiniz!

Ne alınır?

Geldik işin en güzel kısmınaaa! Bütün İtalya yazılarım boyunca Bağkur emeklisi gibi ''buradan almayın, burası pahalı, ben daha güzelini evde yaparım'' diye söylenip durdum ama artık İtalya'nın geneline göre en uygun şehirlerden birindesiniz. Magnetleri, anahtarlıkları indirin cebe. Biz İspanyol merdivenlerinden biraz ileride sağda kalan bir dükkandan 1 euro'ya çok şık magnetler bulduk. (tabii ki 1 euro değildi, ben 3'ten indirdim heheyt). Türk olduğunuzu da mutlaka belli edin, ''hadi ağbim benim hadi akşam pazarı'' falan diyince anlıyorlar, göçmenler satıyor zaten genelde bu tip şeyleri. Adamlara kanım ne kadar ısındıysa dükkandan çıkarken ''eyvallah'' dedim, sen Roma'ya git de kahve jargonu kullan. Kendime ben bile inanamıyorum bazen.

Tabii ki Via del Corso ve Condotti'deki lüks mağazalardan alışveriş yapabilirsiniz. Roma'da Prada poşetiyle gezmenin havası da elbet bir başkadır tahminimce. Ama ben yapmadım öyle bir şey, böbreklerim bana lazım.

Ev yapımı makarnalar, şaraplar almanızı öneririm. Allaahım şaraplar çok ucuz ve güzel <3 Türkiye'de 15 lira verip çamur gibi Cumartesi şarabı ile sahilde kafa çeken gençlere özellikle önerimdir, alıp getirmeseniz bile kana kana için. Ooohh yapıştııır!

Sokak pazarlarından organik ve taze meyve sebzeler alabilirsiniz. Alın ve yiyin tabii, Roma'dan buraya gurbetçiler gibi 1 kilo elmayla gelmeye gerek yok. Bizim meyveler de gayet giderli.

Gece Hayatı:

İtalya'da en baba gece hayatını Roma'da bulursunuz. Anneniz gibi ''gece bişey yok yavrum oturun otelde'' demeyeceğim bu sefer. Tozunu attırın evladım. Zaten kulüp veya barlara gitmeyecekseniz de Roma'yı mutlaka bir de gece görün, ışıklandırmalar mükemmel, şehir ayrı bir güzel oluyor.

Roma'da gece hayatı demek Trastevere demek. ''aa aynı Asmalı gibi lan'' geyiği yapılacak bir yer. Sevimli restoranları, dar sokakları var. Termini'den otobüse binerek ulaşabilirsiniz. Ya da kıyın paraya taksiyle gidin çok yazmaz, açılış 5 euro. Tarifeyi 1'den açmış olmasına dikkat edin, 2 yazıyorsa o turist tarıfesi. koşarak kaçın oradan. Genelde gençler takılıyor. Zaten İtalya'da haldır huldur eğlenen orta yaş üstü insanlar görmek biraz zor. Anca opera dinleyip şampanya patlatsınlar, elitlik paçalardan akıyor.

Campo dei Fiori de yine genç tayfanın içip içip eğlendiği yerlerden. Roma'da deli gibi turist olduğundan, bizdeki Reina kızları gibi dirty dance yapan Belçikalılar falan görürseniz şaşırmayın. Burada aranmayanı dövüyorlar galiba ben de anlamadım.

Bu muhitlere gittiğinizde kendinize uygun olan gece kulübünü arayıp bulursunuz diye tahmin ediyorum, tek tek mekan tavsiye etmeme gerek yok. Tek tavsiyem, turistsiniz sonuçta, İtalya da hırsızların arandığı başlıca yerlerden. Kontrolü kaybedip böbrekleri kaptırmaya gerek yok, alkol olayını ''ağzınızla'' yaşayın yani, dozunda.

Şimdiden iyi tatiller, güzel seyahatler diliyorum...