30 Temmuz 2014 Çarşamba

İtalya Notları Part. 3: Floransa

İtalya'da 3. günümüz ve Padova'dan otobüsle Floransa'ya doğru yol alıyoruz. Floransa için gidip görmüş olan herkes ''en güzel şehirdir, kesinlikle underrated'' dediği için bendeki beklenti aşırı yükselmiş durumda. Floransa'yla birlikte İtalya'nın Toscana Bölgesi'ne giriş yapmış bulunuyoruz.

Ulaşım:

Bildiğim kadarıyla bizden Floransa'ya direkt uçuş yok, Roma veya Milano aktarmalı gitmek gerekiyor.


Floransa'ya ayak basar basmaz İngilizlerin ''rains like cats and dogs'' diye ifade ettiği bir yağmur başlıyor. Otobüsten inince Bangladeşlilerden Çin malı şemsiyeye 5 euro veriyorum ve aceleden pazarlık da yapamıyorum, içime öküz oturuyor, dakika 1 gol 1.

Ne yenir-içilir? :

Bi yemek yiyelim, o sırada da yağmur diner diyerek Rubaconte'nin yolunu tutuyoruz. Oldukça şirin ve nezih bir restoran. Floransa'nın biftekleri çok meşhur. Burada da 2 kilogram et ve 1 şişe şaraptan oluşan menüyü 30-40 euro civarı fiyata yiyebilirsiniz fakat ben tercihimi etten değil, pizza ve makarna çeşitlerinden yana kullandım. Porcini mantarlı tagliatelle ve sucuklu-mantarlı pizza denedik. İtalya'da makarnalar ''al dente'' dediğimiz usuldedir, yani az pişmiş ve diridir. Buna kendinizi önceden hazırlayın. Pizza da makarna da oldukça lezizdi, Rubaconte'yi mutlaka tavsiye ediyorum!




Floransa'da güzel bir tiramisu yemek için: Cafe Gilli'nin yolunu tutun. İyisinden 1 adet tiramisu 10 euro. Burası şehrin en popüler mekanlarından.

Tabii ki gelmişken dondurma yemeden de olmaz. Özellikle gidin şurada yiyin demeye gerek yok, genelde hepsi birbirine benzer. Biz ''Homemade Gelato'' adlı bir yerden aldık. Floransa'da dondurmaları 2 topa kadar küçük külahlarda, 2 toptan sonrasını kocaman külahlarda veriyorlar. Kocaman dediğim bayağı boğa boynuzu gibi bir şey. Biz görüntüsü yüzünden gaza gelip Nutellalı dondurma aldığımızı zannettik ama meğersem soğutulmuş nutella almışız. Abartısız söylüyorum yarım kavanoz nutella yedik resmen, midem cayır cayır yandı, döne dolana yalak aradım. Mutlaka yanına başka bir çeşit katın, benim yaptığım kekoluğu yapmayın.



İtalya'nın en güzeli olduğu söylenen Hard Rock Cafe de Floransa'da mevcut.



Diğer bir tavsiyem, İtalyan birası deneyin! Moretti veya Peroni bulursunuz mekanlarda. Moretti'nin içimi daha yumuşaktır ve 66lık dev şişesinde gelir genelde. Ben Peroni'yi daha çok sevdim. Sokak arası restoranlardan birinde günün yorgunluğunu bira tokuşturarak atıyoruz. Bu arada İtalya'da zeytin üretimi aşmış haldedir ama kahvaltıda falan göremezsiniz. Böyle içki veya yemek öncesi aperitif olarak tüketiyorlar. O kocaman yeşil zeytinler oldukça lezizdi.


Bunların dışında söyleyebileceğim tek şey, şarap şarap ve şarap! Şarabın en ucuz olduğu memleketlerden birisi İtalya. Toscana bölgesine giriş yaptığınıza göre güzel üzümlere, keskin kokulara, kekremsi tatlara yavaştan alışmaya başlayın. Sen durma koy saki içicez diyin, için. Şehrin sokaklarını kafanız hafif meşrep gezin. En meşhur şarap da Chianti şarabı, özellikle 2010 olanını bulursanız voleyi vurursunuz.

Biz yağmurdan dolayı gezmeye başlamadan önce kendimizi yemeğe verdiğimiz için yazıya yeme içme ile başlamış oldum. Şimdi gelelim nereleri gezmeniz gerektiğine.

Nereler Görülmeli? :


-Floransa tam bir müzeler şehri. Başta Uffizi(Boticalli'nin Venüs'ün Doğuşu isimli eseri burada sergileniyor) ve Academia Müzesi olmak üzere müzelerin çoğuna girmeye çalışın. (ben müze gezmektense sokaklarda kaybolmayı tercih ettiğim için çok da fazla girmedim, tercihinize kalmış)

-Santa Maria del Fiore (Floransa Katedrali/Duomo) 

-Mercato Nuovo(Yeni Pazar)'nun önündeki domuz heykeli

-Dante'nin Evi

-Palazzo Pitti

-Piazzale Michelangelo (buraya mutlaka çıkın ve şehrin panoramik fotoğraflarını çekin)

-Çan Kulesi (çıkıp Floransa'ya bir de tepeden bakın)

-Signoria Meydanı ve heykeller (Davut heykeli gerçek değil)
-Vaftizhane (altın kapısını mutlaka görün)

-Medici Şapeli

-Santa Croce Bazilikası

-Ponte Vecchio (Arno Nehri üzerinde yer alan, kuyumcular, dükkanlarla dolu bir köprü)










  
Floransa sokaklarında bunun gibi pek çok sokak sanatçısı, güzel müzik yapan insanlar, yerlere resim yapan insanlar görebilirsiniz. Fotoğrafta görmüş olduğunuz adam sabah resme bir başladı, bu fotoğrafı akşam 9 sularında çektik. Ne kadar alın teri döktüğünü fotoğraftan anlayabilirsiniz. Biz bu reprodüksiyona bayıldık!

Ne alınır? :

-Floransa'nın deri işçiliği meşhurdur. Sokakları da yepyeni derilerin kokusuyla sarılmıştır. Hani ayakkabıcı dükkanına girdiğinizde gelir ya, aynı o koku. Kendinize çok güzel çantalar, el yapımı deri kaplı defterler, ayakkabılar alabilirsiniz.

-Toscana bölgesine artık giriş yaptınız! Nefis Toscana şaraplarından en az 1 şişe edinmelisiniz.

-Nihayetınde Rönesans'ın izlerini taşıyan bir şehir olduğu için sokak satıcılarında, dükkanlarda eşsiz güzellikte sanat eserleri, tablolar, küçük heykeller, seramikler bulabilirsiniz.

-Ponte Vecchio üzerindeki kuyumculardan şık hediyelik eşyalar alabilirsiniz.

-Pek çok lüks mağazanın şubeleri Floransa'da mevcut fakat alışveriş işini -eğer geçecekseniz- Milano'ya bırakın derim.

-Kırtasiyeye meraklıysanız Via dei Tavolini'de bulunan Il Papiro'dan papirüs, kalem, silgi, zarf hatta iskambil kağıdı gibi çok orijinal şeyler bulabilirsiniz.

Gece Hayatı:

Floransa'nın geceleri İtalya'nın geneline nazaran biraz daha hareketli. Bir şeyler içip güzel müzik dinleyebileceğiniz restoranlar olduğu gibi, sabaha kadar eğlenebileceğiniz gece kulüpleri de mevcut.

Michelangelo Tepesi'ne aşıklar geceleri çıkıp manzarayı seyrederlermiş. Bu da değişik bir alternatif.

Yab Glamour Club, Mayday Club, Volume, Trip per Tre, Fiesta gibi pek çok popüler gece kulübü bulabilirsiniz.

Floransa notları da böyleydi. Bir sonraki yazıda Toscana'nın diğer bir şehri olan Pisa ve Roma tüyolarıyla görüşmek üzere!


28 Temmuz 2014 Pazartesi

İtalya Notları Part. 2: Padova

Padova neresi, bu kadar şehir arasında neden gitti de bunu yazdı diyebilirsiniz. Ama yazının sonuna geldiğinizde bu soruların hepsinin cevabını bulacağınıza eminim.

Aslında İtalya seyahat planımızda Padova'yı gezmek yoktu. 1. gün Venedik'i gezdikten sonra Padova'daki Tulip Inn Otel'e yerleştik. Otelin bulunduğu yer sanayi bölgesiydi. Yani gidip Dudullu'da kaldığınızı düşünün. O nedenle alternatif bir plan yapmamız gerekiyordu. Ertesi gün Venedik'e geçmemiz için trene binip yarım saat yol gideceğimize, bulunduğumuz şehri keşfedelim istedik. İyi ki de öyle yapmışız.

Nasıl gidilir? :

Padova, İtalya'nın kuzeyinde yer alan, Veneto bölgesinin Venedik'ten sonra ikinci en önemli şehri. Milano, Venedik ve Verona'dan demir yolu ile yarım saatte ulaşabilirsiniz. Tren bileti ortalama 4-5 euro civarı.

Not: Ünlü bilim adamı Galilei burada yaşamış. Ayrıca bir zamanlar Juventuslu olan Del Piero da Padovalıymış.

Padova'nın en önemli yapılarından biri, University of Padua. Hatta İtalya'nın en eski tıp fakültesi burada bulunuyormuş. Şehir bana Erasmus yapmam için sinyali yolladı :) O nedenle öğrenci şehri de diyebiliriz. Yaz aylarında daha bir tenha, zaten çok turist çeken bir bölge olmadığından sallana sallana yürüyerek şehri tavaf etmeye başlıyoruz! İsterseniz bisiklet de kiralayabilirsiniz.

Not: Şehrin her köşesinden çeken Padova Wifi hayatımızı kurtardı, ayak basar basmaz şifresiz bağlanabilirsiniz.

Nereler görülmeli? :



Öncelikle söylemeliyim ki Padova tam bir Piazza'lar şehri. Önün arkan sağın solun piazza. Yani meydan. Sürüyle meydan, yüzlerce sokak var. Hepsi de birbirine çıkıyor. Aha kayboldum derken aynı yere geri dönüyorsun, çok zevkli :)

Şehir Venedik'e oldukça benziyor. Kanallar ve hemen yanı başlarında evler görebilirsiniz. Fakat Venedik'teki San Marco Bazilikası kadar heybetli yapılar fazla yok. En meşhuru San Antonio Bazilikası. Şüphesiz ki şehrin en önemli yapısı bu çünkü içerisinde San Antonio'nun naaşı ve bazı özel eşyaları bulunuyor. Giriş ücretli.





Bazilika'nın yakınlarındaki Piazza Delle Erbe adındaki meydanda Palazzo Della Ragione bulunuyor. Mahkeme binasıymış eskiden. İçerisinde dükkanlar, manavlar, balıkçılar var. Ayrıca üst katında piyano yapım workshop'u yapılıyordu biz gittiğimizde. Opera, tiyatro binası gibi de kullanılıyor.


Dünyanın en eski botanik bahçesi olduğu söylenen Padua Botanic Garden ise görülmeye değer. Padova'daki tıp fakültesinde ilaçlar buradan sağlanan bitkilerle yapılırmış. Giriş 5 euro. Eğer meraklısıyım derseniz girmelisiniz ama daha büyük ve güzelleri bizde mevcut. Atatürk Arboretumu, Nezahat Gökyiğit Botanik Parkı gibi. Aklınızda bulunsun.

San Antonio Bazilikası'nın önünde ise Avrupa'nın en büyük meydanı olduğu iddia edilen Prato Della Valle bulunuyor. Her daim canlı, yeşillikler içerisinde. Çocuklar, aileler cıvıl cıvıl. Hatta hafta içi bazı geceler öğrenci tayfası içkileri alıp doluşurmuş bu meydana. Biz de çimlere yayılıp su ve internet molası veriyoruz. Padova Wifi ücretsiz ve şifresiz, instagram'a fotoğraf bombardımanı başlasın!





Biraz moladan sonra yeniden başlıyoruz Padova sokaklarında kaybolmaya...







Padova'nın graffitileri meşhur. Biz buna bayıldık! Bunun gibi pek çoğunu görebilirsiniz.



Ne alınır? :

Padova'ya özel alabileceğiniz pek bir şey yok ama önceki yazıda bahsettiğim Venedik maskelerini burada uygun fiyata bulabilirsiniz. Ayrıca meydanlarda kurulan küçük pazarlarda pek çok antikacı, dokuma halı ve kilimler, magnet ve anahtarlıklar mevcut.

Ne yenir-içilir? :

Padova'da ilk arayışımız serinletici bir şeyler içebileceğimiz ve wifi erişimi olan bir mekandı. Bunun üzerine, gördüğümüz kalabalığın da etkisiyle Palazzo Della Ragione'nin çevresinde bulunan Pasticceria Graziati'de soluklanıyoruz. Burada içerisinde meyve püresi ve aperol olan bir kokteyl denedik. Oldukça leziz ve freshti.


Ve mekanın en güzel yanı, coperto yok! Coperto ne diyeceksiniz; İtalya'da 100 mekanın 99'u, coperto adı verilen, kişi başı ortalama 1,5 euroluk bir ''oturma parası'' alır. Hesap beklediğinizden fazla gelirse bilin ki coperto eklenmiştir. Hatta biz bu adete aşırı kıl olduğumuz için ''kopartma'' ismini taktık :) Fakat o coperto almayan 1 mekanı elimizle koymuş gibi bulduk resmen, günün sürprizi oldu bu.

İtalyanların siestası meşhurdur. Bazı mekanlar 15.00-19.00 arası kapalıdır. Adamlar dükkanı kapatıp eve gidip yatıyor bildiğiniz. Zaten keyfine çok düşkün ve rahatlar. Servis saatlerce sürebiliyor. Türkiye'de 5 dakikadan fazla bekletilince mekanı terk eden insanlarız ama İtalya'da turist olduğumuz için, copertonun üzerine de yatmak olmaz diyerek kuzu kuzu bekledik hep garsonların keyfini.

İçkilerimizi yudumladıktan sonra sokak turumuza devam ettik ve şehrin en iyi pizzasını yaptığı söylenen La Lanterna adlı pizzeriayı aramaya koyulduk. Fakat şehrin büyüsüne kapıldığımız için saatin 5'e vurduğunun farkında değildik ve pizzeria kapalıydı. Kahrolsun şu siesta geleneği!

Baktık neredeyse tüm pizzacılar, makarnacılar kapalı, sadece 1-2 mekan açık. İtalyanlar keyifli keyifli öğle yemeklerini (pardon salatalarını) yiyorlar, hadi dedik oturalım bunlardan birine. Açlıkta baygınlık geçirmiş olacağım ki mekanın adını hatırlamıyorum. Ama La Lanterna'nın karşı tarafındaydı yanlış hatırlamıyorsam.
Ben mantarlı ve sucuklu bir pizza, yanına da İtalyanların özel içkisi olan 1 bardak mangolu spritz söyleyerek keyfe keyif katmaya devam ettim. Önceki gün yediğim için tekrar sipariş etmedim ama mekanın nar ekşili lazanyası da efsaneymiş, yiyen arkadaşım bütün İtalya gezisi boyunca anlattı. Domuz eti sıkıntınız yoksa mutlaka deneyin. (Bu arada ''domuz olmasın'' İtalyanca: non porco)



Pizza beklediğim kadar ahım şahım değildi. Hamuru, lahmacun hamuru gibi çıtır ve sertti fakat lezzetliydi. İtalyan pizzalarında bizim Pizza Hut'lar, Dominos'lardaki gibi bol malzeme bulamazsınız. Maksimum 3-4 malzeme kullanırlar ve onu da çok koymazlar. Üzerindeki tenhalığa yapacak bir şey yok yani. Zaten İtalyanların esas pizzası da sadece mozzarella ve domates sosu içeren Margherita'dır. Adamlar hamurun üzerini kumpire döndürmeyi sevmiyor yani. Pizza yanlış hatırlamıyorsam 7 euro civarıydı.

Padova'da sokak arası pizzacıları da meşhur, take away yaparak, ''kopartma''dan yırtıp 1-2 euroya müthiş dilim pizzalar yiyebilirsiniz.

Mekanın spritzini ise kesinlikle tavsiye ederim. Hatırladığım kadarıyla 1 bardağı 4 euroydu. Serin serin ve bol buzlu acayip gitti o sıcakta. Tadı da lezizdi.

Her şehirde yiyin demiştim, burada da dondurma yemeden olmaz. Gelogolosia adlı dondurmacıda birbirinden leziz ve pek çok çeşit dondurma bulabilirsiniz.



Bu arada ara sokaklarda bir Türk dönercisine rastladığımızı da söylemezsem olmaz, gurur duydum. İtalyanlar yaprak yaprak et görsün, dürüm görsün.

Gece Hayatı: İtalya'da gece hayatı yoktur lafını duyduğumdan beri bütün hevesim kaçtığı için fazla pub-gece kulübü aramadım, zaten Padova bir öğrenci şehri olduğu için, geceleri öğrenciler içkilerini alıp meydanlarda hep birlikte içerlermiş genelde. Kalan kesim de evde televizyon izliyor herhalde. :) Söylenene göre akşam 9'dan sonra mekanlarda pek hayat yokmuş. Böylesine sakin ve huzurlu bir şehirde aksi olsa şaşardım.


Benim Padova notlarım da böyleydi. Size tavsiyem, ''Venedik'e giderim oradan yarım saate geçip 2-3 saatte turlarım'' kafasıyla gitmeyin şehre. 1 gününüzü Padova'ya ayırın, dinlenme tesisi muamelesi yapmayın. Çünkü gerçekten değer. Kendinizi hiç ummadığınız anda bir tarihi esere bakarak kahve yudumlarken bulmanız olası. Ve Padova, benim Floransa'dan sonra en sevdiğim 2. İtalya şehri oldu. Yaşa deseler yaşarım, o kadar söyleyeyim.

Herkese şimdiden iyi seyahatler...

27 Temmuz 2014 Pazar

İtalya Notları Part.1: Venedik

19 temmuz'da 1 haftalık bir İtalya gezisi planlayarak yola çıktık. Bol bol fotoğraf paylaşmamdan anlaşılmış olacak ki ''iyi gezmişsin, yaz bize de lazım olur'' dediler ben de yazayım dedim. Yoksa pek benim işlerim değildir seyahat yazısı falan yazmak. Zaten sizi tarihi bilgilere boğup baymayacağım. O yüzden ilk defa bu tip bir yazı yazacağımı belirteyim, acemilik yaparsam hoş görün :)

Şunu da belirteyim ki okul, izin vesaire işlerinden dolayı bu tarihi seçmek zorunda kaldık biz. Yoksa temmuz ortası İtalya'ya gitmek gerçekten manyaklık. Türkiye'de öğlen 12'de biri ölmezse, kıyamet falan kopmazsa evden çıkıp sokakta yürümem ben. Burada ise tam tersini yaptım. Hissedilen sıcaklık 30 küsür dereceydi. Güneş gözlüğünüzü ve şapkanızı yanınızdan eksik etmeyin o nedenle. İtalya geneli için ayrı bir tavsiye yazısı yazacağım ama burası hırsızlık ülkesi. Adamın kıçından donunu alırlar öyle söyleyeyim. Göçmen ve istasyon lafını duyduğunuz an sağı solu kollamaya başlayın. Bizim Cadde'deki gibi çantayı kola takıp salınmayı unutun. Adamlar istasyondan OTOBÜS bile çalmışlar. Hayır şaka yapmıyorum, içinde valizlerle birlikte koskoca otobüsü yürütmüşler. O nedenle paraya, pasaporta, telefona dikkat edin.

Bu arada İtalya geneli için en güzel aylar mayıs ve eylülmüş, öyle dediler.

Not: Ocak sonu-şubat ortası arası Venedik Karnavalı düzenleniyor. O tarihlere denk getirirseniz tadından yenmez, güzel bir sömestr alternatifi olabilir.

Ulaşım:

İtalya kendi arasında bölgelere ayrılıyor. Venedik de Veneto bölgesinin başkenti diyebiliriz. Adriyatik kıyılarında kurulmuş, İtalya'nın kuzeydoğusunda yer alan büyüleyici bir şehir.

19 temmuz sabahı Atlas Jet ile Venedik'e uçtuk. Ben yurt içi seyahatlerde genelde Pegasus'u tercih ederim, ilk defa Atlas Jet'i kullandım ve sonuç rezalet. Bavulumun çekçek kısmını kırdılar, bütün tatilim boyunca elimle sürüyerek uğraşmak zorunda kaldım. Resmen üstüne çıkıp tepinmişler bavulun, bunu öncelikle yazayım ki tercih ederken 2 kere düşünün. Uygun fiyatlara aldanmayın.

Yaklaşık 2 saat süren uçuşun ardından Venedik Marco Polo Havalanı'ndayız. Buradan otobüsle şehre, Vaporetto'ların kalktığı yere gidiyoruz. Venedik'te ana ulaşım yolu deniz yolu, Vaporetto (ACTV vapurları) denen, bizdeki Üsküdar-Beşiktaş motoru gibi küçük bir vapurla deniz yolu üzerinden San Marco Meydanı'na doğru yol alıyoruz. Tek yön ulaşım sağlayabileceğiniz 1 bilet 7-8 euro civarı. Eğer daha çok kullanacaksanız daha uygun fiyatlara 12-24 saatlik biletler de mevcut. Vaporetto'lar sabah 5'ten gece yarısına kadar çalışıyor. Çok da keyifli, o sıcakta püfür püfür yolculuk yapıyorsunuz.

Water Taxi denen deniz taksilerini de kullanabilirsiniz fakat onlar biraz daha pahalı. 3-4 kişinin binebileceği bir water taxi ortalama 100 euro civarı.

Bunların dışında Venice Card (City Pass) da alabilirsiniz. Bununla müze ve kiliselere de ücretsiz girebilir, bazı restoranlarda indirim hakkı kazanabilirsiniz. Bunun için sizi şuraya alalım: 

Bu arada Vaporetto'larda ücretsiz haritalar mevcut, almayı unutmayın. Fazla gerek kalmıyor ama ne olur ne olmaz. Onun dışında San Marco Meydanı, Marco Polo Havaalanı gibi merkezi yerlerde Tourist Information'lar var, oradan da edinebilirsiniz.

Görülecek Yerler:

Fazla ayrıntı vermeden Venedik'te görmeniz gereken yerleri listeleyeyim (en çok iz bırakanları yazıyorum, eklemeler yapılabilir):

-San Marco Meydanı (güvercinleriyle ünlüdür)
-San Marco Bazilikası (giriş ücretsiz fakat kuyruk oldukça uzun)
-Rialto Köprüsü (Büyük Kanal üzerindeki 4 köprüden en eski olanı)
-Saat Kulesi (tepesine çıkıp nefis fotoğraflar çekebilirsiniz)
-Rialto Pazarı (organik ürünler, balık vs mevcut, her şeyin tazesi burada)
-Büyük Kanal
-Dükler Sarayı
-Çan Kulesi
-Ahlar Köprüsü
-Türkler Hanı
-Santa Maria Della Salute Bazilikası
-Accademia Köprüsü
-Venedik Gettosu (Yahudi Mahallesi)
-Fenice Tiyatrosu
-Museo Correr
-Murano, Burano ve Lido adaları (vaporetto ile yaklaşık 40 dakikada ulaşabilirsiniz)






Zaten küçük bir şehir, sokakları genellikle hediyelik eşya satan dükkanlar ve küçük restoranlarla dolu. Dön baba dönelim diyerek aynı yerleri 2-3 kere turladık biz. Sokaklar birbirine oldukça benziyor. Hatta arada gaza gelip hiç meşhur olmayan, bizdeki sokak arası camiiler gibi bir kiliseye de girmişiz. Türkiye'de bu kadar camiiye girmemişimdir herhalde. Haritayla falan da uğraşmaya gerek yok, sağa sola bakınarak keyifli keyifli yürüyerek bitirin şehri.


Ve tabii ki Venedik'e gelmişken gondol turu yapmadan olmaz. Bir gondola ortalama 6 kişi binebiliyor ve ciddi pazarlık payı var. Yüzsüzlük yapın, çekinmeyin, 120 euroluk turu 60'a indirme şansınız var. Türk milleti olarak kilosu 2 liralık domatesi ''hadi akşam pazarı hadi'' diye 1'e bağlayan insanlarız, bu konuda size öğüt vermeme gerek yok diye düşünüyorum. Turun büyüklüğüne göre değişiyor ama bir gondol turuna 80-90 eurodan fazla vermeyin, zaten 6 'ye bölünce uygun fiyata geliyor. Sakın binmeden de dönmeyin, inanılmaz keyifli çünkü. Fakat öyle filmlerdeki gibi şarkılar söyleyen ilik gibi gondolcular beklemeyin. Çoğunun köydeki kahveci Muharrem'den farkı yok ve aşırı asık suratlılar genelde. ''Ohh sen kıçını yayıp otur biz burda kol çalıştıralım'' der gibi pis pis bakıyorlar adama. Utanmasa 2,5 metrelik kanala atacak seni. Ayrıntılar için şuraya piliz.









Ne Yenir-İçilir:

Öncelikle İtalya genelindeki temel mantık şu, meydanlara, şehir merkezine yaklaştıkça fiyatlar artıyor. Zaten çoğu turistik lokasyonda da bu böyledir mantıken. İtalya'nın nüfusu 60 milyon ve senede 65 milyon turist alıyorlar, liretten euroya geçtikten sonra yaşadıkları ekonomik krizi hafifleten en büyük şeylerden birir bu turizm geliri. Turizmden sağlanan dehşet bir gelir var ülkede, o nedenle umumi tuvaletler bile genelde paralı. Ayak yoluna vereceğin paranın 1-2 euro fazlasına bir kafede kahve içer, oranın mis gibi lavabosunu kullanırsın, hem de wifi erişimi sağlarsın, biz hep böyle yaptık.

İtalya, kuzeye çıktıkça pahalılaşan bir ülke olmakla birlikte, Venedik de İtalya'nın en pahalı şehri diyebilirim. Fiyat/performans oranı açısından en vasat şehir kanımca.

San Marco Meydanı'ndaki kafelerden birine oturduğunuzda Türkiye'deki gibi yiyip içerseniz bulaşık yıkamak zorunda kalma ihtimaliniz mevcut.

Ben Venedik'e indiğimde 1 saat uykuyla öğle sıcağında gezdiğim için mekan aramakla fazla uğraşmadım ve Rialto Köprüsünün çaprazında self servis olan bir yere girdim. Bu kadar güzel çıkacağını tahmin etmezdim ama İtalya seyahatim boyunca yediğim en leziz lazanyayı orada yedim. İsmini hatırlamıyorum, bağışlayın fakat zaten self servis olan fazla yer yok. Şıp diye bulursunuz.

-Adriyatik'in de iyi ekmeğini yiyorlar, deniz ürünleri oldukça yaygın. Büyük Kanal'ın sağ ve solunda sürüyle lokanta var, leziz midyeler, karidesler mideye indirileybıl.

-Oldukça da çakal işletmecileri var buranın. En güzel kafelerden biri San Marco Meydanı'ndaki Cafe Florian pek keyifli fakat 5-10 euroya kahve içeyim derken hesapta 55 euroyu görebilirsiniz. Canlı müzik yapılan bir kafede müzik başlar başlamaz 50 euroyu hesaba ekliyorlar. ''Ayy ben de tam kalkıyordum'' diye yırtmaya kalksanız da başarılı olamazsınız, kan ala ala ödetirler o nedenle mönüleri, fiyatları iyice inceleyin. Bi soluklanayım hele diyerek ilk gördüğünüz yere oturmayın. Zaten her mekanın girişinde menüler açık bir şekilde mevcut, bakmak ayıp falan da değil. Türkiye'de bu adet yoktur ama orada hiç çekinmeyin.

-Venedik'te hemen kanalın kıyısında güzel bir Hard Rock Cafe de mevcut fakat bana İtalya genelindeki en güzel Hard Rock Floransa'da dediler, (haklılarmış da) o yüzden uğramadım.

-İtalya'nın özel bir içkisi olan, şarap-soda-meyve aroması karışımı ile elde edilen Spritz'i mutlaka deneyin. İlla bir yerde oturup içmenize gerek yok, Venedik dışındaki şehirlerde sıradan süpermarketlerde de bulabilirsiniz. Oldukça hafif, leziz ve serinletici. 30 derece sıcakta bol buzlu gömün gitsin.

-İtalya'nın alameti farikalarından olan dondurmayı mutlaka her şehirde birer kere deneyin. Venedik'te yediğim dondurmayı ben pek beğenmedim, meybuz gibi bir şeydi, yerlere akıtarak binbir zahmetle yedim resmen. Roma'da ve Floransa'da çok daha güzelleri vardı.



Kısacası İtalya'nın diğer şehirlerini de gezecekseniz hemen pizzaya makarnaya dondurmaya Venedik'te sarılmayın. Hem çok pahalı hem de o kadar da leziz değil çoğu, daha iyilerini mutlaka bulursunuz.

Ne alınır:

-Venedik'in maskeleri ünlü. Kağıttan, porselenden, seramikten bir sürü çeşidi var. Fakat yine çok pahalı. Maskeleri en uygun fiyata Murano-Burano adalarından alabilirsiniz. Bir adet güzelinden porselen maske için en az 20-25 euro ayırın, tabii kalitesine göre 150 euro'ya da maske var onu da belirteyim, sizin bütçenize kalmış artık.


-Murano adasının cam işçiliği meşhur. Murano camları gerçekten nefis, bunları kullanarak tabak çanaktan tutun, saat ve kolyelere varana kadar pek çok ürün mevcut. Venedik'te pasaja benzeyen yerlerde de satılıyor fakat kelimenin tam anlamıyla kazığı geçirirler buralarda. Pazarlık şansınız da pek yok. Cam alacaksanız hem yerinden hem de uygun fiyatlı olması için Murano'ya mutlaka geçmelisiniz.

-Paolo Olbi'ye uğrayıp nefis kırtasiye ürünleri arasında kaybolabilirsiniz.

-San Marco'daki Martinuzzi'den Venedik danteli satın alabilirsiniz. Babaannelere güzel hediye olur, şöyle Lcd'nin üstüne atmalık :)

-Onun dışında magnet, anahtarlık vesaire şeylere burada çok fazla bütçe ayırmayın. Roma'da 50 cent'e bile magnet varken burada 10 euroluk magnet görmüşlüğüm var. Çok beğenirseniz kendinize alın ama tanıdıklara hediye alma işini buralarda halletmeye kalkmayın.

Gece Hayatı:

Aslında bu başlığı açmama bile gerek yoktu çünkü Roma hariç İtalya'nın genelinde gece hayatı oldukça zayıf. ''Kalkıp Venedik'e gelmişiz gece çıkmayacak mıyız?'' diyeceksiniz ama yapacak bir şey yok. Genellikle geceleri operaya, tiyatroya falan gidiyorlar, güzel müzik dinleyip dönüyorlar. ''Oo hadi kopuş, sabaha kadar deennss'' kafasına burada giremezsiniz.


Benim Venedik'e dair aklımda kalanlar, verebileceğim tüyolar bunlar. Bir sonraki yazıda, İtalya'da Floransa'dan sonra en çok etkilendiğim şehir olan Padova'dan bahsedeceğim, takipte kalın. Şimdiden iyi seyahatler!

13 Temmuz 2014 Pazar

Ne Var Ne Yok

Tam iki aydır yazı niyetine harf bile kondurmamışım şuraya, vallahi utandım. Tatilimin ilk günlerinde ne var ne yok azar azar anlatayım dedim. Yeniden hoşbuldum! (blog benim lan kim kimi karşılıyorsa)

Okul SONUNDA bitti. Bitmez dedik ama bitti namıssız. 11 temmuzda okul mu biter lan diye diye yedik seneyi. 5. sınıf olduk çocuklar. Pek iyi olmadı ama bu, ekimde dersane başlıyor, TUS hazırlığı bu sene starting yani. Tezeği baya baya avuçladık.

Çok şükür büt görmeden bitirdim seneyi. Ama canım çıktı be. Bi taraftan iş, bi taraftan okul, hiçbir halttan da geri kalmayayım derken bittim, tükendim, beynimin kıvrımlarını hissetmiyorum. Şu tempoyu yaşayacaksın diye önceden anlatsalar ''yok ebesininki'' der geçerdim açıkçası.

4. sınıf tıbbın en rezalet senesi diyebilirim. Kocaman kocaman 4 tane büyük staj aldım. 5'te de derma, ortopedi, beyin cerrahisi gibi küçük küçük bir sürü staj alıcam. Ya büyük küçük her türlü geçiriyorlar aslında fazla konuşmaya gerek üzerinde.

Eve bu sabah geldim. En son 4 ay önce gelmiştim, sonra annemler bana geldi diye ben İstanbula gelmedim bir daha, zaten fırsat da olmadı. Acayip özlemişim, acccayip. Kapı kollarını öpesim, sandalyelere sarılasım geliyor sapık gibi.

Haftaya cumartesi de Roma'ya gidiyorum bir aksilik olmazsa. Bütün yılın yükünü atmak için kendime böyle bir kıyak geçtim. ''Ama hakettin'' demeyenin büt'e dersi kalsın (oha)

Onun dışında İstanbul'da olurum sanırım. Belki kısa süre denizli güneşli bi yerlere kaçarım ama bakalım. İznim yettiğince gezicem yani. Evden çalışıyorum ama tatile de bilgisayar taşımak istemiyorum. Hatta bilgisayarın kapağını bile açmadan tatil yaparsam ancak tatil olacak. Dönünce maratona devam.

Çok özlediğim insanlar da var. Uzun süredir görüşemediğim ama bu sefer mutlaka göreceğim insanları düşündükçe daha da heyecanlanıyorum. Herkesi acayip özlemişim valla.

Blog ve twitter üzerinden de size küçük küçük sürprizlerim olacak, güzel işler peşindeyim yine :) Takipte kalın, mute falan atmayın. Beni twitterda susturan ilerde ''hocam bize bi rapor lazımdı'' diye kapımı çalar da vermem inşallah ahah

Ya bu arada yazıyla alakası yok ama şunu yazayım kurtulayım; ben dizi çevirme işini geçici olarak, geçen sene yaptım ve biteli çok oldu. Artık yazılı metin çeviriyorum sadece, asıl işimi yapıyorum yani. Alt yazı çıktı mı, dizi kaça çevriliyor gibi sorular sormayın nolur. Hatta bana çeviri ile ilgili maddi içerikli soruları mümkünse hiç sormayın. Böyle şeyleri konuşmayı ben dahil kimse sevmez, azıcık anlayış bekliyorum ve çok çok öpüyorum :)