24 Aralık 2014 Çarşamba

Ne Var Ne Yok?

Bu akşam ders çalışmaktan bezip insanlık namına açıp bi bloga bakayım dedim. Bakmaz olaydım. Ayıptır, yazıktır, günahtır cerot aylar geçmiş bir satır bile yazmamışsın lan dedim kendime. Azcık bahsedeyim ne var ne yok.

Fark etmişsinizdir belki, son zamanlarda twittera bir şeylere söylenmek dışında pek giremiyorum. Açıkçası ya zaman olmuyor, ya da zaman oluyor ama o zamanı primitif yaşam aktivitelerimi sürdürmek için kullanıyorum. Anca açıp kim ne yazmış diye bakıyorum arada. Keşfet kısmından anlıyorum ki yine çok iyi yürüyosunuz beyler, aynen devam.

Eylül sonunda dersanem başladı. Artık baya baya Tus hazırlığına başladık. Her boş zamanda oturup dana gibi hastalık okuyorum. Haftasonları da 8.30-19.00 dersane var, 10 saat kıçımızın üstünde otura otura yaşıcaz 2 sene nasıl olacak bilmiyorum. Zaten Tus'ta ne istediğime de hala karar vermedim. Puan hedefime göre çalışıyorum bakalım.

Bunlardan arda kalan zamanlarda da ye iç, azcık dolan, dizi falan izle derken öyle geçiyor günlerim. Okul bu sene hafif sayılır, küçük stajlar ağırlıklı, genelde 2-3 gibi çıkıyorsun taş çatlasa hastaneden ama, sürekli bir ders çalışmam lazım baskısı var. İnsan yaptığı işten de zevk alamıyor pek. Spor falan yalan oldu yani. Tus gerçekten çok boktan bir sınav ve sağlam azim, dayanıklılık istiyor. Umarım altından kalkabilirim, şu an o maratona alışma sürecindeyim açıkçası. 

Okulda da nöroloji, kbb, göz ve kadın doğum bitti. Dün Dermatoloji'ye geçtim. Zevkli gibi ama değil gibi, çok bişey anlayamadım açıkçası. Teorik kısmı biraz dandik, saçma sapan terimleri var ama biraz poliklinik yapıp olayın içine girmeyi düşünüyorum. Şu an Tusta en yüksek puana sahip kendileri, çok rahat bölüm ve asistanları genelde serviste telefonla falan oynuyor yani. 

Böyleyken böyle. Şu an hayatımın merkezine böyle çirkin bir sınav oturduğu için anlatacak ekstrem bişeyim yok açıkçası. Öpücükler...




2 Ekim 2014 Perşembe

Hayallerindeki eşi karşılarında buldular!

Antalya Migros AVM, sanal gerçeklikle hayallerinizdeki kişiyi gerçeğe dönüştürüyor. 

 

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

1 Eylül 2014 Pazartesi

Modanın 8 Ölümcül Günahı

Baştan söyleyeyim modadan falan zerre çakmam. Hayatımda 2 kere basın kontenjanından feşın viik'e davet edildim; 1 defile izleyip, 2. sinin yarısında kaçtım. Neyle iyi hissedersem onu giyer çıkarım yani anlamam moda falan ben.

Kimsenin ne giyeceğine karışma hakkım da yok. Herkes istediğini yapsın kafasındayım. Niye bu yazıyı yazdın o zaman derseniz; bazı şeyler var ki insan üzerinde görünce ''bunun anası babası yok mu be krdşm'' demekten ben bile kendimi alıkoyamıyorum, azcık da eğleniriz fena mı kıız...

1-Eşofman üstü: Kot üstüne de, takımı olduğu eşofmanın üstüne de olmayan, gereksiz bir şey bu ya. Eşofman üstü denen naylonlu yanar döner şeyleri neden yapmışlar, üstüne bir de kafaya kadar çekilen fermuar dikmişler acaba. Giyin tişörtü, sweati çıkın allah aşkına.

2-Beyaz tişört içine beyaz sütyen: Bu konuda defalarca kendimi yırttım. Beyazın içine beyaz giymeyin, hatta sütyeni kapamak için beyaz atlet falan hiç giymeyin diye. Ten rengi is the answer çocuklar. O zaman hiçbir uzvunuz meydana çıkmıyor çok şükür.

3-Kısa kollu gömlek: Tamam erkeklere de üzülüyorum, biz yazın efil efil atletlerle elbiselerle gezerken iyi, adamlara git uzun kollu gömlek giy demek biraz acımasızca ama, kısa kollu gömlekle de İETT şoförüne benzediklerini yazmazsam bir tarafım eksik kalır.

4-Tayt üzerine kısa tişört: Bunu fiziği uygun olan olmayan herkese söylüyorum; tabiri caizse KIÇINIZI KAPATIN. Özellikle ön taraftan görüntü fena oluyor. Adeta; Ders: Anatomi 101, Konu: Vajina. Kusura bakmayın.

5-Beyaz külotlu çorap: Bunları biz ilkokulda, hadi en fazla orta sona kadar falan giydik ya. Sonra kalktı bunlar tedavülden. Bırakın yeğeniniz falan giysin, çoluğun çocuğun rızkına göz dikmeyin. Hele dantelli, fileli falan olanları var ki bahsetmek bile istemiyorum.

6-Yaka düğmesiz gömlek: Bu o kadar da moda günahı değil, olmasa da olur denebilir ama yakalarının uç kısmında düğme olan gömlek giyen adam dünyanın en tırt adamı da olsa benim gözümde acayip yüceliyor. Saçmalık derecesinde hastasıyım bu detayın.

7-Her zaman her yerde parmak arası: Şu Birkenstock'lar hariç. Onlar fena değil ama saçma sapan ''tokyo'' dediğimiz şeylerle toplantıya gelen adam gördüm ben ya. Yazlık yerdir, ekmek almaya çıkmışsındır falan o zaman tamam. Dünyanın en rahat şeyi ama parmak arası-şort yapıp informal informal gezmeyin ortalık yerde ya. ''Ustam karpuz kesmece mi'' cümlesini kurabilirsin ancak o kılıkta. Sıksan ciddiye alınmazsın.

8-Diz altı şort: Erkeklerde tam diz kapağı hizasında şort giyenlerin has-ta-sı-yız. Daha kısası bazılarında sırıtmıyor ama uzunu adeta bir fiilaaket, adeta bir facia. Az daha eklet adam gibi ''pantul'' olsun zaten. Ay kalbim sıkıştı kolonya getirin :( Alevli ve denizde giyilen versiyonuna girmiyorum sonra Bedri Baykam gibi aaeeembulaans diye bağırmaktan korkuyorum.


Sizin de aklınıza gelen şeyler varsa ekleyin de, biz de ibret alalım...

28 Ağustos 2014 Perşembe

Geniş Zaman

Tek başınayken geniş zamansındır: Yaparım, ederim, sevmem, bayılırım, ölürüm, biterim...

Hayatına birini alırsın ve gelecek zaman olursunuz: Çok mutlu olacağız, seni hiç bırakmayacağım, asla ayrılmayacağız...

O biri hayatından çıkar ve geçmiş zamanın olur: Başka birine gitti, zaten bana göre değildi, aslında hiç sevmemiştim.

Sonra eğik başını kaldırırsın ve tekrar geniş zamana geri dönersin: Ben çabuk unuturum, güçlü biriyim, önüme bakarım.

Ondan sonra onun yerini dolduracak biri gelir ve tekrar gelecek zaman derken, döngü başa döner.

Döngü. Adı üstünde her zaman başa dönüyor işte. Her ayrılık sonrası gelecek zamanda kalacağına inanıyorsun. Asla kimseyi onun kadar sevemeyeceğimler, yalnız yaşlanacağımlar havada uçuyor. Hayatının geri kalanını bir adamın gidişiyle yakmaya kalkıp, mutluluğunu başkalarının eylemlerine endeksliyorsun; yaptı yapmadı, aradı aramadı, geldi gitti...

Mutsuz biten ilişki insanın kendine yaptığı bir haksızlık asla değil. Yaşamışsın işte bir kere, bu ilişki olmamış bunu maziden silelim diye bir şey yok. Keşke olsaydı ama yok. Yapılacak en mantıklı hareket derslerini çıkarıp, beynine notlarını alıp önüne bakmak. Tekrar geniş zamana dönmek. Nasıl bisiklete binmeyi bir kere öğrendin mi bir daha unutmuyorsan, yaşadığın şeyleri de yaşamamışsın gibi yapman mümkün değil.

Unutma;

Evde televizyon kumandasının açma kapama tuşunu aşındıran baba,

Dışarda yediğinde ''bir sürü yemek yaptım'' diye sitem eden ama beş dakika sonra yumuşayan anne,

İlk öpüşmeni koşa koşa gidip anlattığın abla,

Gece birlikte çıktığınızda ''nasılsa yanımda'' diye düşünüp güvende hissettiren abi,

Cevapsız çağrısına 3 gün dönmesen ''vardır bir işi'' diyip kusuruna bakmayan yakın arkadaş.

Bunların yeri asla dolmuyor ama bu insanlar dışında kimse ne vazgeçilmez, ne de yeri dolmaz. İlişkiler, sevmeler, ayrılıklar gelip geçer. Mühim olan keyiftir, kendindir, huzurundur. Sen yeter ki hayatın bir döngü olduğunu ve geniş zamana tekrar dönmen gerektiğini bil.

26 Ağustos 2014 Salı

Sevmenin Çünküsü Olmaz

Seviyorum, çünkü... Orada dur işte. Sevmenin çünküsü olmaz. Asıl güzel olan, neden sevdiğine cevap veremeden sevmektir.

Üçlü kanepenin, fiskos koltuğun sahibinin belli olmasıdır.

Çay koyarken ''benimki 3 şekerli olsun'' diye eklemeye ihtiyaç duymamaktır.

Akşamları salonda televizyon izlerken kumandayı ona verip güçlü hissettirmektir.

Bazen bütün bir cumartesi gecesini herkesten uzakta, evde çubuk kraker kemirip film izleyerek geçirmektir.

Onun dizi kanadığında senin içinin sızlamasıdır.

Evinde tüm merhemler, sargı bezleri olduğu halde ''öpeyim de geçsin'' demektir.

Sağın solun uyuşmadan saatlerce ayakta durup sarılabilmektir.

Yemek yapmaya üşendiğinde ''bugün de dışardan söyleyelim''i onun teklif etmesidir, şikayet etmemektir.

Sabahları alarmı kurmayıp seni onun kaldıracağına güvenmektir.

Gerekirse ''5 dakika daha'' diyip yarım saat daha uyumaktır.

O tuzlu sevmiyor diye kendi yemeğine tuzu sonradan katmaktır.

Evden çıkarken akşamları serin olur diye çantana onun için de hırka atmaktır.

Diş macununu ortadan kim sıktı diye sabahları ufak atışmalar yapmaktır.

Gazeteyi kırıştırıp okudun diye sitem etmek ama kıyamayıp sayfaları baştan düzenlemektir.

Çengel bulmacada tanımadığın mankenin adını ona sormaktır. Tanıyorsa bozuk atmaktır.

Arabada cam mı açalım klima mı diye tartışarak kan ter içinde yol yapmaktır.

Birlikte sokak köftesi yiyip en lüks restoranmışçasına mutlu olmaktır.

Onun tuttuğu takım gol attığında anlamıyor bile olsan sevinip sarılmaktır.

Senin gerçekten onun, onun gerçekten senin olmasıdır.

Seni seviyorum cümlesini kurmaya ihtiyaç duymamaktır.

Sevmenin çünküsü olmaz; sevmek su içmek, yüzünü yıkamak, dişini fırçalamak gibi neden yaptığını sorgulamadan yaptığın bir eylemdir.

24 Ağustos 2014 Pazar

Tepeden Daha da Güzelmişsin İstanbul

İstanbul'un en çok neresini seviyorsun deseler karar veremem, düşünürüm, sıkılırım, bunalırım, terlerim. Annenin evlatları arasında seçim yapması gibi gelir bana hep. Çünkü İstanbullu olmak demek ya şehri bütünüyle sevmek, ya da bütünüyle nefret etmek demek. Ben birinci kategoridenim. Kontak kapattıracak kadar trafik olmadığı sürece sinirlenmeyen, vapurda kulağında müzikle keyif yapmaktan sıkılmayan, kalabalıktan asla dert yanmayan, şehri kendi haliyle seven biriyim. Kaotik, keşmekeş, bazen sıcağıyla iç kavuran, bazense soğuğuyla burun üşüten. Benim İstanbul'um bu işte.

20 küsür yıldır yaşadığım yere bir de tepeden bakayım dedim. Seabird Airlines'ın denizden kalkan uçağıyla yaklaşık 30 dakikalık İstanbul turu attım bugün. Binalar arasında yalnız kalmış Galata'mı, şehrin kalbinin attığı köprümü, 6 minareli Sultanahmet'imi, denizlerime konan martılarımı, yelkenlerimi bir de yukarıdan gördüm. Bu şehirde yaşayıp şikayet eden çarpılmalı dedim. Farklı ülkelerde gördüğüm farklı şehirlerden belki de en güzeli dedim. Ne olursa olsun burada ölmeliyim bile dedim.

Seabird Airlines, hem denizden havalanarak İstanbul turu yapma, hem de farklı lokasyonlara kolaylıkla gitme imkanı sunan bir hava yolu mu deniz yolu mu desem bilemediğim bir ulaşım şirketi. 

İstanbul terminali Haliç'te. Balat Parkı'nın içinden kalkıyor. Az önce saydığımdan çok daha fazla tarihi ve turistik yeri tepeden görmek gerçekten çok keyifli, çok güzel bir deneyimdi.

Bunun dışında Kocaeli, Bursa, Alaçatı, Bodrum, İzmir gibi yerlere de ulaşım imkanı sağlıyorlar. 

Ayrıntılı bilgi için; şuraya tıklayabilirsiniz.

*Seabird Airlines'a bu güzel deneyim için teşekkürler.

Son sözüm; bu şehre yeniden aşık olmak istiyorsanız çıkın bir de yukarıdan bakın. Şimdi biraz İstanbul manzarasıyla sizi baş başa bırakayım...






23 Ağustos 2014 Cumartesi

İstanbul'daki Ofislerim

Öğrenciyim ama çalışıyorum 3 yıldır, bilenler bilir. Çalışıyorum dediysem, ne vardiyalı elemanım ne de beyaz yakalı. Freelancer dediklerindenim, bir nevi serbest meslek erbabıyım. İş arkadaşım bilgisayarım, fişi prize takabildiğim her yer ofisim.

Samsun'dayken hastaneden zaten akşama doğru çıktığım için çalışacağım zaman evimi tercih ediyorum. Ama İstanbul'a geldiğimde hep tatilde oluyorum ve çalışmak için eve tıkılmayı sevmiyorum. Neden dış mekanları daha çok seviyorsun diyecek olursanız;

Evin trafiği beni yoruyor bazen. Çalışırken benimle birinin diyalog kurmasını, hoşlanmadığım müziklere maruz kalmayı, ''çayın altını kim kapadı'' tartışması yaşamayı sevmiyorum.

Bir yere konuşlanıp sabahtan akşama birilerinin bana çay/kahve taşımasını seviyorum.

Evdeyken öğle yemekleri tören haline geliyor. Dışardayken bazen bir sandviç bazense sadece kahveyle saatler geçirdiğim oluyor.

Sıkılınca etrafa bakmayı, yan masadaki muhabbetlere dahil olmayı seviyorum.

Foursquare sağ olsun, ben çalışırken arada arkadaşlarımın yanıma uğramasına, onlarla kısa kısa kapı önü sohbetleri yapmaya, küçük molalar vermeye bayılıyorum.

En önemlisi de meraklıyım ve keşfetmeyi seviyorum. Yılın 9 ayı İstanbul'dan ayrı kaldığım için memleket havasını soluyarak çalışmak, canım sıkıldığında çıkıp deniz havası alarak konsantrasyonu yenilemek, şehrin keşmekeş halinden sıyrılıp gizli saklı mekanlar bulmak en büyük zevkim.

Genellikle çantamda bilgisayarımla geziyorum. Ne zaman iş geleceği, ne olacağı belli olmayan bir işim var çünkü. Seyyarsın oh ne güzel diyebilirsiniz ama bizde de eve gelince iş defteri kapanmıyor. Her an mesaiye girebilirsin.

Son olarak da baba evinde düzenli olarak kahve yapmaya üşeniyorum çünkü düzenli içici değiller. Şimdi babamın kahve makinesini indir de, kahveyi yapıp yerine koy falan, sırf angarya. Hem güzel kahve yapan yerler tadıyla damağıma hitap ediyor, kokusuyla da beni dinç tutuyor.

Unutmadan; gideceğim yerde wifi olup olmaması benim için çok da önemli değil. Varsa ne ala, yoksa telefonu modem yapıp yoluma bakanlardanım.

Peki en çok nerelerdeyim? Doğduğumdan beri Acıbadem'de ikamet ettiğim için ağırlıklı olarak Anadolu Yakası'ndayım ama neredeyse gün aşırı karşıdayım. Tebdil-i mekan hesabı.




1-Caddebostan-Caffe Nero: Kahveden az biraz anlayan herkes bilir; iyi ve özenilmiş kahve, zincirlerde olmaz. Seyyar dükkanlarda olur. Bu bakımdan Nero'da mükemmel kahveyi buluyorum diyemem ama ağaçlar içindeki bahçesi nefis. Arada çocuk parkına seyre dalıp geçmişe giderek iç geçirmece, otur otur sıkıldığın zaman sahile inip bir iki turlamaca, geleni geçeni süzmece ve kafayı bilgisayara yeniden gömmece.





2-Koşuyolu-Kirpi: Benim evin hemen aşağısı. Semtin insanı ne yapıyor diye bakınmak için ideal. Garsonlar artık tanıdık. Senenin 3 ayında uğruyorum ama unutmuyorlar. Masaya oturup bilgisayarı açtığında priz yoksa da uzatma kablosu getirmeye kadar vardırıyorlar işi. Favori kahven masana geliyor. Arada cheesecake ikramları, yeni şube nereye açılacakmış tüyoları (İstinye'ye düşünüyorlarmış benden duymuş olmayın) ve en önemlisi de püfür püfür esen geniş arka bahçesi. İstanbul'un kör noktası sanki burası. Beni evde bulamazsanız genellikle Kirpi'nin arka bahçesindeyim.





3-Cihangir-White Mill: Cihangir'in yerlisini bilirsiniz. Ya ünlüdür ya atanamayan tiyatrocu, ya da keşfedilmeyi bekleyen tasarımcı. Arada bir karşıya geçip ''yahu bu Avrupalılar napıyor acaba'' diye göz süzmek için ideal. Bahçesi fevkaladenin fevkinde. Sabahtan çalışmaya başlayıp öğlene doğru damla sakızlı cheesecake ile mide şenlendirip, akşam bir iki tanıdığı masaya oturttuktan sonra nefis peynir tabağı ve bir kadeh eşliğinde keyif yapmalık. (peynir tabağı güzel ama kendime rakip tanımam bilirsiniz, o konuya girmek istemiyorum...)



4-Karaköy-Muhit: Son zamanların en popüleri, her hafta ''aa yine neresine ne açılmış'' dedirteni Karaköy belki de karşı tarafta en sevdiğim yer son bir iki yıldır. İstanbul'u iyi bilmeyenler, sonradan gelenler henüz keşfetmemiş sanki, buram buram bir yerlilik kokuyor bu ilçe. Üsküdar'dan atlarım, yarım saat bilemedin 45 dakikada istediğim mekanda masamda çayımı kahvemi bulmuş olurum. En sevdiğim mekan ise Muhit. Sahipleri cana yakın, dış mekanı güzel, ev yapımı buzlu çayı hepsinden daha güzel. Otur saatlerce çalış, odaya meyve getiren annen gibi kekler pastalar ikram etsinler sana. Geleni geçeni seyret, sen işe gömülmüşken el kol yapmana gerek kalmadan çayın tazelensin.





5-The House Cafe-Teşvikiye: Nişantaşı civarları, gitmeye üşendiğim taraflardan olur biraz. Genelde Beyoğlu'nda işim varsa ''e hadi bineyim bir dolmuşa'' diyip atlarım. Bahçesinin, keçi peynirli salatasının, yaz çayının hastasıyım. Arada bilgisayardan kafayı kaldırıp ''ayy o Prada gözlük çok güzeldi niye almadım'' diye hayıflanan Nişantaşı kadınlarına kulak misafiri olup bıyık altı gülümsemeye bayılırım.



Benim en sevdiğim çalışma duraklarım bunlar. Anlaşıldığı üzere hem müdavim olmayı seviyorum hem de yeni yerler keşfetmeyi. Okul bitip İstanbul'a kaçıp geldiğimde ''nerelerdesin'' diye sorulan mekan benim gönlümde zirveye yerleşir. Kahve, internet, servis, bahçe falan hepsi bundan sonra gelir. Siz de sessiz, sakin, beş dakikada bir ''ne içersiniz'' diye darlanmadığınız mekanları yazın, hep birlikte keşfedelim...

Kahveden Haber Ver Kahveden...

Kahve bağımlısı değilim ama tutkunuyum denebilir. İnsanlar az uyumamın sırrını keşfetmiş olacak ki sürekli ''hangi kahveyi içiyorsun'' gibi sorular soruyorlar. Lafı açılmışken onu da özetleyeyim.
Kahveyi sade ve sütsüz sevenlerdenim.

Starbucks, Nero, Caribou gibi zincirlerde filtre kahve alır çıkarım. Bu aralar mevsimden dolayı olacak ki, Starbucks'ın iced americano'suna taktım. Origin espresso Kenya'dan double shot koydurarak içiyorum, epey güzel.

Seyyar kahvecilerde ise sifon kahve veya americano seviyorum.

Kendi evimde ise filtre kahve makinesinde kağıt filtre ile demliyorum kahvemi. French press sevmiyorum. Demlik varken poşet çay içmek gibi geliyor bana, pek yapay. Filtre kahveyi de Nero, Starbucks, Tchibo'dan ve İtalya'dan alıyorum.

Tchibo'nun Cafissimo'su da iyi makine. Onda da kapsül olarak Colombia favorim.

Son olarak da, eğer hastanede acilen uykumu açmam gerekmiyorsa, dünyadaki tüm kahve rezervi bitmediyse asla granül kahve (nescafe vs) içmem. Siz de içmeyin, işlenmiş kahve iyi bir şey değil.

Sevgiler öpücükler.

9 Ağustos 2014 Cumartesi

İtalya Notları Part. 4: Roma

İtalya'nın Lazio bölgesinde yer alan, en büyük, en kalabalık şehrine, başkentine geldik: Roma. Şüphesiz ki Roma görülmeden İtalya görülmüş sayılmamalı. En büyük şehir ama tarihi ve turistik mekanlar birbirinden çok uzak olmadığından ve büyük kısmı yürüyerek gezilebildiğinden ortalama iki-üç gün Roma'yı bitirmek için yeterli. Bunun bir gününü Vatikan'a ayırmak kaydıyla tabii.




Nasıl Gidilir?

Roma'da iki tane hava limanı var. Fiumicino(daha büyük olan) ve Ciampino. Hangisine uçarsanız uçun, indikten sonra Roma'da ulaşımın kalbi olan Termini'ye otobüsle veya trenle ulaşmanız gerekiyor şehir merkezine gitmeniz için. Taksi de ortalama 40-50 euro civarı tutar, size kalmış. Termini'yi hafizaya iyice kazıyın. Pek çok yere ulaşım sağlarken yolunuz düşecek çünkü.

Roma'da A(kırmızı) ve B(mavi) olmak üzere iki tane metro hattı bulunuyor. A hattı Vatikan, İspanyol Merdivenleri, Aşk Çeşmesi güzergahında gidiyor. B hattı ise Colosseum'dan geçip kuzeybatıya doğru ilerliyor. Bu iki hattın kesiştiği yer ise Termini. Üçüncü bir hat da yapılacakmış yakında, onu da Colosseum'dan geçirmek istiyorlarmış.

Termini'ye ulaştıktan sonra, buradan Roma Pass alabilirsiniz. Bu kartla 3 gün boyunca, 2 müzeye(Colosseum dahil) ücretsiz girebilir, otobüs ve metroyu ücretsiz kullanabilir, bazı yerlerde indirim kazanabilirsiniz. Roma Pass'iniz varsa kralsınız Roma'da. Millet uzun uzun kuyruk beklerken siz müzelere ''off fakirler'' diye bakışlar atarak zırt diye girersiniz. Haritayla birlikte satılıyor. Roma'da haritasız veya gps'siz gezmek epey zor zaten.

Kartın ücreti 36 euro. Ayrıntılar için buraya.

Not: Roma Pass Vatikan'da geçmiyor.

Eğer ''ben zaten pek müze tutkunu değilim, ulaşım ucuza gelsin yeter'' diyenlerdenseniz de 1 günlük, 3 günlük, 1 haftalık gibi seçeneklerle uygun ulaşım kartları da mevcut. Bunları da Termini'den veya metro istasyonlarından satın alabilirsiniz.

Önemli bir nokta; metroya ve otobüse binerken biletleri mutlaka makineye okutun. Genelde kontrolör olmuyor ama körün taşı derler, o da size denk gelirse 100 euro'yu çatır çatır alırlar. ''aeeym tuurist ay donnnoov'' falan... ı-ıh, yemiyorlar.

Şehri bisiklet veya Vespa ile de gezebilirsiniz ama biz pek cesaret edemedik. İtalyanlar arabayı sapık gibi kullanıyorlar, trafik ciddi çakallık gerektiriyor. ''Aaa Pantheon ne güzelmiş'' diyerek havaya bakarak gezersek bizi Roma'ya gömerler diye vazgeçtik o fanteziden. Artık size kalmış.

Nereler Görülmeli?

-Colosseum (İçine giriş 20 euro civarı fakat haliyle epey eski olduğundan girmezseniz de çok bir şey kaybetmezsiniz. Ama Roma Pass aldıysanız 2 müze hakkınızdan birini buraya kullanmanızı öneririm. Akşam 19.00'da kapanıyor.)
-Foro Romano (Roma Forumu, akşam 19.00'da kapanıyor.)
-Pantheon 
-Piazza del Popolo (Popolo Meydanı)
-İspanyol Merdivenleri (Adını Piazza di Spagna'daki İspanyol Konsolosluğu'ndan alıyor. Metronun Spagna durağından inince hemen solda. Görülecek pek bir şey yok, bizim Cihangir merdivenleri gibi düşünün, oturun muhabbet edin, fotoğraf çektirin ama o da zor zanaat. Afedersiniz bok varmış gibi Asyalısından Senegallisine herkes buraya doluşuyor, ''beni bi de merdivenlerle tek çek'' gibi bir lüksünüz yok yani.)
-Piazza Novana
-Via del Corso, Via del Condotti (Gucci, Prada, D&G gibi lüks mağazaların bulunduğu, Roma'nın büyük, meşhur caddeleri. Bizdeki Bağdat Caddesi gibi düşünebilirsiniz.)
-Pincio Bahçeleri
-Castel Saint Angelo (St. Angelo Kalesi, Melekler ve Şeytanlar'ı okuyanlar hatırlayacaktır.)
-Fontana di Trevi (Aşk Çeşmesi, yaklaşık 3-4 hafta önce tadilata alındı. 1-2 yıl sürecekmiş. Boşuna kendin,zi yormayın gidip göreyim, para atayım diye. Çeşme falan yok ortada :)
-Galleria Borghese (Borghese Galerisi)








Ne Yenir-İçilir?

Biz Roma'ya indiğimizde açlıktan ve yorgunluktan ölmek üzereydik, öğle saatlerine denk geldiğinden her yer tıklım tıklımdı ve Ristorante 34 adında bir yer bulduk. (34'ten kan çekti herhalde, off yine Türklikten geberiyoruz) Servis yavaşın da yavaşı, bütün restorana tek garson bakıyor, zafiyet geçirmeye beş kalaydık ki yemekler geldi. Servisin rezilliğini unutturacak kadar güzel bir Porcini mantarlı tagliatelle yedim burada. Arkadaşlarımın yediği lazanyanın da tadına baktım, o da lezizdi. Yani genel olarak çoğu mekandan bizim memleketteki ''efenim buyrun hoşgeldiniz'' gibi atiklik ve çeviklik beklemeyin ama yemekler bunu unutturuyor. Tabii yavaşlıklarına aldırmadan copertoları da indiriyorlar 1'er buçuk eurodan. Sinir harbi yaşamamak elde değil. Ama olsun tagliatelle güzeldi diyerek yoluma devam ediyorum.


Ben tatmadım ama önünden geçtim, gitmeden de epey methini duydum; Pastificio. Burası makarnayı sipariş ettiğiniz an yapıyor, kesiyor, pişiriyor ve önünüze koyuyor. 10 dakika önce yapılmış bir makarna yediğinizi düşünmek iştahınızı kabartacaktır. Arkadaşımın dediğine göre oldukça lezizmiş ve herkese açık halde duran şişedeki şaraptan da 1-2 bardak içmeyi unutmayın. ''Pastificio'nun şarabı temiz, içmeyen keriz'' ne de olsa.



Ben makarna istemem, pizzamı alıp geze geze yerim diyorsanız Pizzarium'a uğrayın.

Venedik'in Caffe Florian'ı, Floransa'nın Gilli'si, buranın da Caffe Greco'su diyebilirim. Yemek üstüne yorgunluk kahvesi için tavsiye ediyorum. İtalyanlar sıklıkla espresso içiyorlar. Starbucks kültürü aramayın yani. ''nan fet çayi tii latte'' diye bağırmayın adamlara. Sabahın köründe 100 lira gören minibüsçü gibi pis pis bakarlar.

Zaten bizdeki gibi ''latte'' derseniz de mis gibi sağılmış sıcak sütü koyarlar önünüze çünkü latte İtalyanca'da süt demek. Caffe Latte diye belirtmeyi unutmayın.



Vee işin en güzel kısmına geldik, tiramisu yemeden olmaz: Pompi'ye doğru yol alıyoruz. Ben bütün İtalya boyunca tiramisu hakkımı buraya sakladım. Roma'da bir süre kalmış olan arkadaşım Görkem burayı bağıra çağıra önerdi bana. Gir bir çilekli tiramisu ye bana dua edersin dedi, gittim yedim ve şükür namazına kadar ilerletecektim işi. NE-FİS! ''Al, çık, kapı önünde ye'' şeklinde bir işletme. Kopartma (coperto :) ) falan yok rahat olun. Oldukça tatmin edici bir büyüklükteki tiramisu 4 euro. Çilekliyi şiddetle tavsiye ederim, hafiflikten ölecek kendisi. Nutellalı muzlu da önerdi Görkem ama öğle vakti mideyi Roma'nın vialarında bırakmayayım diye cesaret edemedim yemeye.



Dondurma, yani Gelato için de Giolitti'ye veya Blue Ice'a uğramayı ihmal etmeyin.

Önemli bir nokta: Roma'da suya para vermeyin. Oldukça fazla çeşme var ve suları soğuk, tertemiz. Tabii benim gibi abartıp Popolo meydanındaki aslanın ağzından devri daim eden suyu da içmeyin. Napiyim susuzluktan ölüyordum ve çeşme bulacak zamanım yoktu. ''YALAK BULUN BANA'' diye çığırırken denk geldim. ''En fazla rotavirus kaparız koy gitsin'' dedim ve hiçbir şey de olmadı. Mesleğin getirdiği ''Kendi kendimi tedavi ederim'' ukalalığı işte. Evde denemeyiniz!

Ne alınır?

Geldik işin en güzel kısmınaaa! Bütün İtalya yazılarım boyunca Bağkur emeklisi gibi ''buradan almayın, burası pahalı, ben daha güzelini evde yaparım'' diye söylenip durdum ama artık İtalya'nın geneline göre en uygun şehirlerden birindesiniz. Magnetleri, anahtarlıkları indirin cebe. Biz İspanyol merdivenlerinden biraz ileride sağda kalan bir dükkandan 1 euro'ya çok şık magnetler bulduk. (tabii ki 1 euro değildi, ben 3'ten indirdim heheyt). Türk olduğunuzu da mutlaka belli edin, ''hadi ağbim benim hadi akşam pazarı'' falan diyince anlıyorlar, göçmenler satıyor zaten genelde bu tip şeyleri. Adamlara kanım ne kadar ısındıysa dükkandan çıkarken ''eyvallah'' dedim, sen Roma'ya git de kahve jargonu kullan. Kendime ben bile inanamıyorum bazen.

Tabii ki Via del Corso ve Condotti'deki lüks mağazalardan alışveriş yapabilirsiniz. Roma'da Prada poşetiyle gezmenin havası da elbet bir başkadır tahminimce. Ama ben yapmadım öyle bir şey, böbreklerim bana lazım.

Ev yapımı makarnalar, şaraplar almanızı öneririm. Allaahım şaraplar çok ucuz ve güzel <3 Türkiye'de 15 lira verip çamur gibi Cumartesi şarabı ile sahilde kafa çeken gençlere özellikle önerimdir, alıp getirmeseniz bile kana kana için. Ooohh yapıştııır!

Sokak pazarlarından organik ve taze meyve sebzeler alabilirsiniz. Alın ve yiyin tabii, Roma'dan buraya gurbetçiler gibi 1 kilo elmayla gelmeye gerek yok. Bizim meyveler de gayet giderli.

Gece Hayatı:

İtalya'da en baba gece hayatını Roma'da bulursunuz. Anneniz gibi ''gece bişey yok yavrum oturun otelde'' demeyeceğim bu sefer. Tozunu attırın evladım. Zaten kulüp veya barlara gitmeyecekseniz de Roma'yı mutlaka bir de gece görün, ışıklandırmalar mükemmel, şehir ayrı bir güzel oluyor.

Roma'da gece hayatı demek Trastevere demek. ''aa aynı Asmalı gibi lan'' geyiği yapılacak bir yer. Sevimli restoranları, dar sokakları var. Termini'den otobüse binerek ulaşabilirsiniz. Ya da kıyın paraya taksiyle gidin çok yazmaz, açılış 5 euro. Tarifeyi 1'den açmış olmasına dikkat edin, 2 yazıyorsa o turist tarıfesi. koşarak kaçın oradan. Genelde gençler takılıyor. Zaten İtalya'da haldır huldur eğlenen orta yaş üstü insanlar görmek biraz zor. Anca opera dinleyip şampanya patlatsınlar, elitlik paçalardan akıyor.

Campo dei Fiori de yine genç tayfanın içip içip eğlendiği yerlerden. Roma'da deli gibi turist olduğundan, bizdeki Reina kızları gibi dirty dance yapan Belçikalılar falan görürseniz şaşırmayın. Burada aranmayanı dövüyorlar galiba ben de anlamadım.

Bu muhitlere gittiğinizde kendinize uygun olan gece kulübünü arayıp bulursunuz diye tahmin ediyorum, tek tek mekan tavsiye etmeme gerek yok. Tek tavsiyem, turistsiniz sonuçta, İtalya da hırsızların arandığı başlıca yerlerden. Kontrolü kaybedip böbrekleri kaptırmaya gerek yok, alkol olayını ''ağzınızla'' yaşayın yani, dozunda.

Şimdiden iyi tatiller, güzel seyahatler diliyorum...

30 Temmuz 2014 Çarşamba

İtalya Notları Part. 3: Floransa

İtalya'da 3. günümüz ve Padova'dan otobüsle Floransa'ya doğru yol alıyoruz. Floransa için gidip görmüş olan herkes ''en güzel şehirdir, kesinlikle underrated'' dediği için bendeki beklenti aşırı yükselmiş durumda. Floransa'yla birlikte İtalya'nın Toscana Bölgesi'ne giriş yapmış bulunuyoruz.

Ulaşım:

Bildiğim kadarıyla bizden Floransa'ya direkt uçuş yok, Roma veya Milano aktarmalı gitmek gerekiyor.


Floransa'ya ayak basar basmaz İngilizlerin ''rains like cats and dogs'' diye ifade ettiği bir yağmur başlıyor. Otobüsten inince Bangladeşlilerden Çin malı şemsiyeye 5 euro veriyorum ve aceleden pazarlık da yapamıyorum, içime öküz oturuyor, dakika 1 gol 1.

Ne yenir-içilir? :

Bi yemek yiyelim, o sırada da yağmur diner diyerek Rubaconte'nin yolunu tutuyoruz. Oldukça şirin ve nezih bir restoran. Floransa'nın biftekleri çok meşhur. Burada da 2 kilogram et ve 1 şişe şaraptan oluşan menüyü 30-40 euro civarı fiyata yiyebilirsiniz fakat ben tercihimi etten değil, pizza ve makarna çeşitlerinden yana kullandım. Porcini mantarlı tagliatelle ve sucuklu-mantarlı pizza denedik. İtalya'da makarnalar ''al dente'' dediğimiz usuldedir, yani az pişmiş ve diridir. Buna kendinizi önceden hazırlayın. Pizza da makarna da oldukça lezizdi, Rubaconte'yi mutlaka tavsiye ediyorum!




Floransa'da güzel bir tiramisu yemek için: Cafe Gilli'nin yolunu tutun. İyisinden 1 adet tiramisu 10 euro. Burası şehrin en popüler mekanlarından.

Tabii ki gelmişken dondurma yemeden de olmaz. Özellikle gidin şurada yiyin demeye gerek yok, genelde hepsi birbirine benzer. Biz ''Homemade Gelato'' adlı bir yerden aldık. Floransa'da dondurmaları 2 topa kadar küçük külahlarda, 2 toptan sonrasını kocaman külahlarda veriyorlar. Kocaman dediğim bayağı boğa boynuzu gibi bir şey. Biz görüntüsü yüzünden gaza gelip Nutellalı dondurma aldığımızı zannettik ama meğersem soğutulmuş nutella almışız. Abartısız söylüyorum yarım kavanoz nutella yedik resmen, midem cayır cayır yandı, döne dolana yalak aradım. Mutlaka yanına başka bir çeşit katın, benim yaptığım kekoluğu yapmayın.



İtalya'nın en güzeli olduğu söylenen Hard Rock Cafe de Floransa'da mevcut.



Diğer bir tavsiyem, İtalyan birası deneyin! Moretti veya Peroni bulursunuz mekanlarda. Moretti'nin içimi daha yumuşaktır ve 66lık dev şişesinde gelir genelde. Ben Peroni'yi daha çok sevdim. Sokak arası restoranlardan birinde günün yorgunluğunu bira tokuşturarak atıyoruz. Bu arada İtalya'da zeytin üretimi aşmış haldedir ama kahvaltıda falan göremezsiniz. Böyle içki veya yemek öncesi aperitif olarak tüketiyorlar. O kocaman yeşil zeytinler oldukça lezizdi.


Bunların dışında söyleyebileceğim tek şey, şarap şarap ve şarap! Şarabın en ucuz olduğu memleketlerden birisi İtalya. Toscana bölgesine giriş yaptığınıza göre güzel üzümlere, keskin kokulara, kekremsi tatlara yavaştan alışmaya başlayın. Sen durma koy saki içicez diyin, için. Şehrin sokaklarını kafanız hafif meşrep gezin. En meşhur şarap da Chianti şarabı, özellikle 2010 olanını bulursanız voleyi vurursunuz.

Biz yağmurdan dolayı gezmeye başlamadan önce kendimizi yemeğe verdiğimiz için yazıya yeme içme ile başlamış oldum. Şimdi gelelim nereleri gezmeniz gerektiğine.

Nereler Görülmeli? :


-Floransa tam bir müzeler şehri. Başta Uffizi(Boticalli'nin Venüs'ün Doğuşu isimli eseri burada sergileniyor) ve Academia Müzesi olmak üzere müzelerin çoğuna girmeye çalışın. (ben müze gezmektense sokaklarda kaybolmayı tercih ettiğim için çok da fazla girmedim, tercihinize kalmış)

-Santa Maria del Fiore (Floransa Katedrali/Duomo) 

-Mercato Nuovo(Yeni Pazar)'nun önündeki domuz heykeli

-Dante'nin Evi

-Palazzo Pitti

-Piazzale Michelangelo (buraya mutlaka çıkın ve şehrin panoramik fotoğraflarını çekin)

-Çan Kulesi (çıkıp Floransa'ya bir de tepeden bakın)

-Signoria Meydanı ve heykeller (Davut heykeli gerçek değil)
-Vaftizhane (altın kapısını mutlaka görün)

-Medici Şapeli

-Santa Croce Bazilikası

-Ponte Vecchio (Arno Nehri üzerinde yer alan, kuyumcular, dükkanlarla dolu bir köprü)










  
Floransa sokaklarında bunun gibi pek çok sokak sanatçısı, güzel müzik yapan insanlar, yerlere resim yapan insanlar görebilirsiniz. Fotoğrafta görmüş olduğunuz adam sabah resme bir başladı, bu fotoğrafı akşam 9 sularında çektik. Ne kadar alın teri döktüğünü fotoğraftan anlayabilirsiniz. Biz bu reprodüksiyona bayıldık!

Ne alınır? :

-Floransa'nın deri işçiliği meşhurdur. Sokakları da yepyeni derilerin kokusuyla sarılmıştır. Hani ayakkabıcı dükkanına girdiğinizde gelir ya, aynı o koku. Kendinize çok güzel çantalar, el yapımı deri kaplı defterler, ayakkabılar alabilirsiniz.

-Toscana bölgesine artık giriş yaptınız! Nefis Toscana şaraplarından en az 1 şişe edinmelisiniz.

-Nihayetınde Rönesans'ın izlerini taşıyan bir şehir olduğu için sokak satıcılarında, dükkanlarda eşsiz güzellikte sanat eserleri, tablolar, küçük heykeller, seramikler bulabilirsiniz.

-Ponte Vecchio üzerindeki kuyumculardan şık hediyelik eşyalar alabilirsiniz.

-Pek çok lüks mağazanın şubeleri Floransa'da mevcut fakat alışveriş işini -eğer geçecekseniz- Milano'ya bırakın derim.

-Kırtasiyeye meraklıysanız Via dei Tavolini'de bulunan Il Papiro'dan papirüs, kalem, silgi, zarf hatta iskambil kağıdı gibi çok orijinal şeyler bulabilirsiniz.

Gece Hayatı:

Floransa'nın geceleri İtalya'nın geneline nazaran biraz daha hareketli. Bir şeyler içip güzel müzik dinleyebileceğiniz restoranlar olduğu gibi, sabaha kadar eğlenebileceğiniz gece kulüpleri de mevcut.

Michelangelo Tepesi'ne aşıklar geceleri çıkıp manzarayı seyrederlermiş. Bu da değişik bir alternatif.

Yab Glamour Club, Mayday Club, Volume, Trip per Tre, Fiesta gibi pek çok popüler gece kulübü bulabilirsiniz.

Floransa notları da böyleydi. Bir sonraki yazıda Toscana'nın diğer bir şehri olan Pisa ve Roma tüyolarıyla görüşmek üzere!


28 Temmuz 2014 Pazartesi

İtalya Notları Part. 2: Padova

Padova neresi, bu kadar şehir arasında neden gitti de bunu yazdı diyebilirsiniz. Ama yazının sonuna geldiğinizde bu soruların hepsinin cevabını bulacağınıza eminim.

Aslında İtalya seyahat planımızda Padova'yı gezmek yoktu. 1. gün Venedik'i gezdikten sonra Padova'daki Tulip Inn Otel'e yerleştik. Otelin bulunduğu yer sanayi bölgesiydi. Yani gidip Dudullu'da kaldığınızı düşünün. O nedenle alternatif bir plan yapmamız gerekiyordu. Ertesi gün Venedik'e geçmemiz için trene binip yarım saat yol gideceğimize, bulunduğumuz şehri keşfedelim istedik. İyi ki de öyle yapmışız.

Nasıl gidilir? :

Padova, İtalya'nın kuzeyinde yer alan, Veneto bölgesinin Venedik'ten sonra ikinci en önemli şehri. Milano, Venedik ve Verona'dan demir yolu ile yarım saatte ulaşabilirsiniz. Tren bileti ortalama 4-5 euro civarı.

Not: Ünlü bilim adamı Galilei burada yaşamış. Ayrıca bir zamanlar Juventuslu olan Del Piero da Padovalıymış.

Padova'nın en önemli yapılarından biri, University of Padua. Hatta İtalya'nın en eski tıp fakültesi burada bulunuyormuş. Şehir bana Erasmus yapmam için sinyali yolladı :) O nedenle öğrenci şehri de diyebiliriz. Yaz aylarında daha bir tenha, zaten çok turist çeken bir bölge olmadığından sallana sallana yürüyerek şehri tavaf etmeye başlıyoruz! İsterseniz bisiklet de kiralayabilirsiniz.

Not: Şehrin her köşesinden çeken Padova Wifi hayatımızı kurtardı, ayak basar basmaz şifresiz bağlanabilirsiniz.

Nereler görülmeli? :



Öncelikle söylemeliyim ki Padova tam bir Piazza'lar şehri. Önün arkan sağın solun piazza. Yani meydan. Sürüyle meydan, yüzlerce sokak var. Hepsi de birbirine çıkıyor. Aha kayboldum derken aynı yere geri dönüyorsun, çok zevkli :)

Şehir Venedik'e oldukça benziyor. Kanallar ve hemen yanı başlarında evler görebilirsiniz. Fakat Venedik'teki San Marco Bazilikası kadar heybetli yapılar fazla yok. En meşhuru San Antonio Bazilikası. Şüphesiz ki şehrin en önemli yapısı bu çünkü içerisinde San Antonio'nun naaşı ve bazı özel eşyaları bulunuyor. Giriş ücretli.





Bazilika'nın yakınlarındaki Piazza Delle Erbe adındaki meydanda Palazzo Della Ragione bulunuyor. Mahkeme binasıymış eskiden. İçerisinde dükkanlar, manavlar, balıkçılar var. Ayrıca üst katında piyano yapım workshop'u yapılıyordu biz gittiğimizde. Opera, tiyatro binası gibi de kullanılıyor.


Dünyanın en eski botanik bahçesi olduğu söylenen Padua Botanic Garden ise görülmeye değer. Padova'daki tıp fakültesinde ilaçlar buradan sağlanan bitkilerle yapılırmış. Giriş 5 euro. Eğer meraklısıyım derseniz girmelisiniz ama daha büyük ve güzelleri bizde mevcut. Atatürk Arboretumu, Nezahat Gökyiğit Botanik Parkı gibi. Aklınızda bulunsun.

San Antonio Bazilikası'nın önünde ise Avrupa'nın en büyük meydanı olduğu iddia edilen Prato Della Valle bulunuyor. Her daim canlı, yeşillikler içerisinde. Çocuklar, aileler cıvıl cıvıl. Hatta hafta içi bazı geceler öğrenci tayfası içkileri alıp doluşurmuş bu meydana. Biz de çimlere yayılıp su ve internet molası veriyoruz. Padova Wifi ücretsiz ve şifresiz, instagram'a fotoğraf bombardımanı başlasın!





Biraz moladan sonra yeniden başlıyoruz Padova sokaklarında kaybolmaya...







Padova'nın graffitileri meşhur. Biz buna bayıldık! Bunun gibi pek çoğunu görebilirsiniz.



Ne alınır? :

Padova'ya özel alabileceğiniz pek bir şey yok ama önceki yazıda bahsettiğim Venedik maskelerini burada uygun fiyata bulabilirsiniz. Ayrıca meydanlarda kurulan küçük pazarlarda pek çok antikacı, dokuma halı ve kilimler, magnet ve anahtarlıklar mevcut.

Ne yenir-içilir? :

Padova'da ilk arayışımız serinletici bir şeyler içebileceğimiz ve wifi erişimi olan bir mekandı. Bunun üzerine, gördüğümüz kalabalığın da etkisiyle Palazzo Della Ragione'nin çevresinde bulunan Pasticceria Graziati'de soluklanıyoruz. Burada içerisinde meyve püresi ve aperol olan bir kokteyl denedik. Oldukça leziz ve freshti.


Ve mekanın en güzel yanı, coperto yok! Coperto ne diyeceksiniz; İtalya'da 100 mekanın 99'u, coperto adı verilen, kişi başı ortalama 1,5 euroluk bir ''oturma parası'' alır. Hesap beklediğinizden fazla gelirse bilin ki coperto eklenmiştir. Hatta biz bu adete aşırı kıl olduğumuz için ''kopartma'' ismini taktık :) Fakat o coperto almayan 1 mekanı elimizle koymuş gibi bulduk resmen, günün sürprizi oldu bu.

İtalyanların siestası meşhurdur. Bazı mekanlar 15.00-19.00 arası kapalıdır. Adamlar dükkanı kapatıp eve gidip yatıyor bildiğiniz. Zaten keyfine çok düşkün ve rahatlar. Servis saatlerce sürebiliyor. Türkiye'de 5 dakikadan fazla bekletilince mekanı terk eden insanlarız ama İtalya'da turist olduğumuz için, copertonun üzerine de yatmak olmaz diyerek kuzu kuzu bekledik hep garsonların keyfini.

İçkilerimizi yudumladıktan sonra sokak turumuza devam ettik ve şehrin en iyi pizzasını yaptığı söylenen La Lanterna adlı pizzeriayı aramaya koyulduk. Fakat şehrin büyüsüne kapıldığımız için saatin 5'e vurduğunun farkında değildik ve pizzeria kapalıydı. Kahrolsun şu siesta geleneği!

Baktık neredeyse tüm pizzacılar, makarnacılar kapalı, sadece 1-2 mekan açık. İtalyanlar keyifli keyifli öğle yemeklerini (pardon salatalarını) yiyorlar, hadi dedik oturalım bunlardan birine. Açlıkta baygınlık geçirmiş olacağım ki mekanın adını hatırlamıyorum. Ama La Lanterna'nın karşı tarafındaydı yanlış hatırlamıyorsam.
Ben mantarlı ve sucuklu bir pizza, yanına da İtalyanların özel içkisi olan 1 bardak mangolu spritz söyleyerek keyfe keyif katmaya devam ettim. Önceki gün yediğim için tekrar sipariş etmedim ama mekanın nar ekşili lazanyası da efsaneymiş, yiyen arkadaşım bütün İtalya gezisi boyunca anlattı. Domuz eti sıkıntınız yoksa mutlaka deneyin. (Bu arada ''domuz olmasın'' İtalyanca: non porco)



Pizza beklediğim kadar ahım şahım değildi. Hamuru, lahmacun hamuru gibi çıtır ve sertti fakat lezzetliydi. İtalyan pizzalarında bizim Pizza Hut'lar, Dominos'lardaki gibi bol malzeme bulamazsınız. Maksimum 3-4 malzeme kullanırlar ve onu da çok koymazlar. Üzerindeki tenhalığa yapacak bir şey yok yani. Zaten İtalyanların esas pizzası da sadece mozzarella ve domates sosu içeren Margherita'dır. Adamlar hamurun üzerini kumpire döndürmeyi sevmiyor yani. Pizza yanlış hatırlamıyorsam 7 euro civarıydı.

Padova'da sokak arası pizzacıları da meşhur, take away yaparak, ''kopartma''dan yırtıp 1-2 euroya müthiş dilim pizzalar yiyebilirsiniz.

Mekanın spritzini ise kesinlikle tavsiye ederim. Hatırladığım kadarıyla 1 bardağı 4 euroydu. Serin serin ve bol buzlu acayip gitti o sıcakta. Tadı da lezizdi.

Her şehirde yiyin demiştim, burada da dondurma yemeden olmaz. Gelogolosia adlı dondurmacıda birbirinden leziz ve pek çok çeşit dondurma bulabilirsiniz.



Bu arada ara sokaklarda bir Türk dönercisine rastladığımızı da söylemezsem olmaz, gurur duydum. İtalyanlar yaprak yaprak et görsün, dürüm görsün.

Gece Hayatı: İtalya'da gece hayatı yoktur lafını duyduğumdan beri bütün hevesim kaçtığı için fazla pub-gece kulübü aramadım, zaten Padova bir öğrenci şehri olduğu için, geceleri öğrenciler içkilerini alıp meydanlarda hep birlikte içerlermiş genelde. Kalan kesim de evde televizyon izliyor herhalde. :) Söylenene göre akşam 9'dan sonra mekanlarda pek hayat yokmuş. Böylesine sakin ve huzurlu bir şehirde aksi olsa şaşardım.


Benim Padova notlarım da böyleydi. Size tavsiyem, ''Venedik'e giderim oradan yarım saate geçip 2-3 saatte turlarım'' kafasıyla gitmeyin şehre. 1 gününüzü Padova'ya ayırın, dinlenme tesisi muamelesi yapmayın. Çünkü gerçekten değer. Kendinizi hiç ummadığınız anda bir tarihi esere bakarak kahve yudumlarken bulmanız olası. Ve Padova, benim Floransa'dan sonra en sevdiğim 2. İtalya şehri oldu. Yaşa deseler yaşarım, o kadar söyleyeyim.

Herkese şimdiden iyi seyahatler...