27 Kasım 2013 Çarşamba

Allah Kimseyi Çok Özlemek Zorunda Bırakmasın

Yer: Göğüs hastalıkları servisi. Annesi zor nefes alan, makineye bağlı olan kız, ''iyileşecek mi?'' diye soruyor.

Yer: Hastane morgu. Kapıda cenaze arabası. İçinde tabut. Onun içinde bir kadın. Kızı feryat figan ağlıyor. Annem diyor, gitti diyor, aldılar onu benden diyor.

Yer: Acil servisin önü. Çocuk, sedyedeki babasını elleriyle acile getiriyor. Bağırıyor, çağırıyor, ''Durumu nasıl?'' diye soruyor.

Bunlar gibi daha pek çok şey. Her gün, her saat annesine babasına refakat edenler, cenaze arabasıyla toprağa yollayanlar, doktorun ağzından çıkacak 2 kelime için canını vermeye hazır bekleyenler.

Hastanedeyken hayatı sorgulamaya başlıyorsun. Yaptığı her doğrunun, her yanlışın altında anlam aramaya başlıyorsun. Kendine daha çok ''neden?'' diye soruyorsun. Daha çok kıymet biliyor, daha çok özlüyorsun.

Telefona sarılıyorsun sonra, çok uzaktaki aileni arıyorsun. 700 kilometrenin yarattığı lanet olası özlemi hafifletmeye çalışıyorsun.

Baban açıyor telefonu, hal hatır soruyor önce. Sonra, ''Kızım, özledim yavrum'' diyor. ''Ne zaman tatilin?'' diye soruyor. ''Baba daha 1,5 ay var'' diyemiyorsun. Ders programı belli değil, arada kaçmaya çalışırım, yine konuşuruz'' falan diye saçmalıyorsun. Sesin bir anda kısılıyor. ''Çok var be baba'' diyemiyorsun. Gelirim diyorsun ama bakkala gitmeye bile vaktin yok halbuki. Ağzından çıkan tek doğru laf ''Ben de çok özledim baba''.

4 yıl oldu. Bundan 4 yıl önce, 18 yıl birlikte yaşadığım ailemi arkamda bırakıp, bedenlerini değil ama desteklerini yanıma alıp yabancı olduğum bir yere, yeni bir şehre geldim tek başıma. İnsanoğlu her şeye alışır dedim, yeter ki ölüm olmasın dedim. Özlemek bana koymaz dedim. Ama öyle bir koyuyor ki, içimi biri matkapla deliyor sanki seslerini her duyduğumda.

Eve gelince gülerek kapıyı açan anne, akşamın 9'unda panikle ''geç oldu nerde kaldın'' diye arayan baba. Her derdini anlattığın, her zaman senin anlayan, yanında olan kardeş. Kusana kadar özlüyorsun. Değil 4 yıl, 15 yıl da böyle ayrı geçse yine özleyeceksin adın gibi biliyorsun.
Günlük hayatın koşuşturmasında aklına çok gelmiyor ama akşam eve geldiğinde, pijamalarını giyip televizyon izleyen babayı, ertesi günün yemeğini akşamdan yapan anneyi, ikisinin arada tatlı atışmalarını bile özlüyorsun. O zaman hayat o kadar boş ve anlamsız geliyor ki.

Annen, baban, çok uzaklarda fotoğraflarına bakıp hayatına ortak olmaya çalışıyor.

''Yemek yedin mi'' diye soruyor. Sanki sana yemek yapabilecekmiş gibi.
''Kalın giyindin mi'' diye soruyor. Sanki üşüyor olsan montunu verebilecekmiş gibi.

Yemesen bile yedim anne diyorsun. Üzerindeki incecik bluza aldırmadan, giyindim anne diyorsun. Kendini en boşverdiğin, her gece 3'er saat uyuyup su yerine kahve tükettiğinde, mide kramplarından uyuyamadığın zamanlarda bile bunu onlara söyleyemiyorsun. Üzülmesinler, ne gerek var diyorsun. Hayatın onlara toz pembe görünüyor ama aslında griden hallice.

Ailesinden hiç ayrı düşmemiş insan bilmez bunları. Özlemeden kolay kolay kıymet bilinmez. Hiç gitmeyeceklermiş gibi hissedersin. Ama bir bakmışsın baban seni elleriyle el memleketin otobüsüne bindiriyor. Annen sınava giderken sarılamıyor, sabah kalkıp sana dua etmekten başka elinden gelen bir şey yok. Gece telefonunu kapatamıyorsun. Sessize alamıyorsun. Aradıklarında meşgulsen bile kolay kolay meşgule atamıyorsun. Ya önemli bir şey varsa tedirginliği insanı öldürüyor. Gece yarısı gelen telefonlardan ödün kopuyor. Her sabah seslerini duyduğun için, aldıkları nefes için binlerce kere şükretmeyi öğreniyorsun.

Aile şu dünyadaki en önemli şey. Herkesin yokluğuna bir gün elbet alışılır. Arkadaşın, sevgilinin. Hepsinin yeri bir şekilde dolar. Kendine yeni sevgili bulursun ama yeni bir anne, baba bulamazsın. Onlar tektir, eşsizdir, bir tanedir. Her zaman en değerlidir. Şimdi içeri gidip sarılmak için her şeyimi verebilirdim. Ama yoklar. Ve benim bunu yapabilmek için daha çok beklemem gerekiyor.

Size tek bir tavsiyem var. Ailenizin kıymetini bilin. Ters davranmayın, her zaman bildiğinizi okumayın, iyiliğinizi düşündüklerine hep ama hep inanın.  Ben bunlara inanmayı 4 yılda öyle bir öğrendim ki...

Ve onları çok sevin. Kimsenin yerinin, aldığı nefesin garantisi yok. Hiç ayrılmayız dersin, bir bakmışsın yarın apayrı dünyalara düşmüşsünüz. Birlikte geçirdiğiniz her anın keyfini çıkarın, çok sarılın, çok öpün. Aranızda telefon denen lanet olası aletin olmamasının tadına varın.


Son sözüm, Allah kimseyi çok özlemek zorunda bırakmasın. Beni bıraktı...



22 Kasım 2013 Cuma

Napıyorum Ne Ediyorum?

Yazmayalı epey olmuş. Blogu geçtim, gün içinde twittera bile doğru düzgün bakamıyorum. Anca mention gelirse falan. Yeni stajıma başladım pazartesi günü. Göğüs hastalıkları, kardiyoloji ve enfeksiyon üçgeninde dolanıp durucam 2 ay. Çok afedersiniz ağzıma feci sıçılıyor. Her gün, bazı günler iki tane hasta başı, sürekli ordan oraya hoca kovalamak, aralarda bir sürü ders, haftanın sonuna yetiştirilecek hasta dosyaları... Eve gelip yayılayım desen imkansız, ya ders çalışacaksın ya da ertesi gün hasta başında azarlanıp düşük notu yiyeceksin. İş kısmından hiç ama hiç söz etmiyorum, tüm bunların üstüne bir de bilgisayarı önüne alıp iş yapmak beni telef ediyor.

Bu kadar yoğunluğa rağmen öyle ''allaah ölüyorum'' gibi bir halde değilim ama düzenim biraz bozuldu. Öğleden akşamın bilmem kaçına kadar aç geziyorsun, eve gelince özellikle gece ders çalışırken iştah patlama yapıyor. Zaman olmadığından spor falan da yalan oldu zaten, her staj ikişer kilo alarak 4. sınıfı bitirmem umarım :(

Daha tatilime de bir sürü zaman var. Yılbaşında eve gidecektim ama 13 ocakta sınav var, ondan beteri 31 aralıkta hasta başı, 1 ocakta ders var. Yuh ulan. Cidden yuh. Yeni yıl benim için şimdiden iptal.

Ama tüm bunlara rağmen mutluyum diyebilirim. (Notlara bayıldığım tomar tomar paralar, taşıdığım eşek ölüsü gibi kitaplar, sunumlar haricinde.) Hastaların hayır duasını almak, hiç tanımadığın insanları muayene etmek, dertlerini dinlemek, vizitte hal hatır sorup yüzlerini güldürmek çok güzel bir şey. İnsan kendini işe yarar hissediyor. Hatta benim için okuldan çok iş gibi artık bu. 8-5 hastanede olup mesleğimi icra ettiğimi hissediyorum. Yorgunum, kafam karmakarışık, su içmeye vaktim yok ama mutluyum.

8 Kasım 2013 Cuma

Kıllığım Üzerimde

Aslında tahammül eşiği çok düşük bir insan değilim. Genelde işime gücüme bakar, Allah ıslah etsin diyip geçerim ama bu aralar YETHEEER diye bağırır, her ayrıntıya, her harekete dikkat eder, eleştirir oldum. Mesela;


-Tayt giyiyorsanız üzerine uzun bişey giyin abi. Her zaman söylerim aslında, isteyen istediğini giyer, kimse kimsenin gözüne hitap etmek zorunda değil. Hoşlaşmam ama geyikli taytı da ugg'ı da giyenlere laf etmem. Ama bu tayt olayı bariz teşhirciliğe giriyor ya. Anatomi 101'deyiz vajina inceliyoruz sanki lan.

-Sen tıp bitirince ne uzmanı olucan sorusu yöneltenler. Kafamda bişey yok diyorum, hastaneye yeni geçtim olmaması da normal. Vardır bişey vardır diyor. YOK TEYZE YOK. Bir ısrar kıyamet gidiyor millet ya.

-Otobüste, tramvayda yanındaki yeri ahbabına tutanlar... Sen nabıyon allah aşkına ya? Belediyenin vasıtasında kim kime yer tutuyor lan? Millet kapılara yapışmış, nefes almaya yer yok, çantamızı bile kıçımıza sokacak haldeyiz, adam yer tutuyor. He yav he.

-Şimdi bir lafımı daha çiğnemiş olacağım. Normalde milletin attığı twitlere söylenmem. Kim ne isterse yazsın, takip silah zoruyla değil. Ama kankinizle muhabbet edip üzerine public olarak ''ahahah off Nalan ya gülmekten öldüm'' gibi twitler atıyosunuz, alakam olmasa bile Nalan'ı bulup takip edesim geliyor.

-Telefonla çok yüksek sesle konuşanlar. İnanın 5. katta oturuyorum ve karşı binanın inşaatına 5 çuval çimento gerektiğini bile öğrendim demin.

-Bir de kızsız kalamayan adamlar var. Telefonda biriyle mesajlaşır, o olmazsa yedekte dursun diye arkadaşına sulanır, yoldan geçenin bile içine düşer. Sonra da twitterda ''hayatta sadece 1 kere seversin'' diye tespit yapar. He koçum he aynen öyle.

Huysuz votkaleymının serzenişlerini dinlediniz. Var mı böyle sizi de hayattan bezdiren tipler?