19 Eylül 2013 Perşembe

Pilates Maceram

Evvelki sene bir anda bişey dürttü ve ne diyetisyen yardımı alarak, ne de sporla destekleyerek, bir anda diyete başladım. Okulum ve bu konularda süreklü araştırıp karıştırmam sağ olsun kendi beslenme düzenimi kendim belirledim. Yapı itibarıyla da listelere bağlı kalabilen, aç gezebilen bir insan olmadığım için; diyet yaparak değil de yaşam tarzı değiştirerek ve hiçbir besin değeri olmayan birtakım yiyeceklerden uzak durarak tam 27 kilo verdim, 9 ayda. Ayda ortalama 3-4 kilo ideal olduğundan, bu rakamı geçmemeye özen gösterdim. Çünkü haftada 5-6 kilo verdiren şok diyetler hem su ve kas kaybına, hem de bırakıldığı takdirde daha da fazla kilo almaya sebep oluyor.

Ne yediğimi içtiğimi yazmama gerek yok. Ama ne yemediğimi yazabilirim; pilav, makarna, fast food, paketli gıdalar, çikolata, alkol, margarin, hamur işi, gazlı içecekler ve meşrubatlardan uzak durdum. Tam buğday ekmeği tükettim. Ayrıca yıllardır bozmadığım Omega-3 takviyesi alma geleneğimi de sürdürdüm.

Tatlı krizlerini kuru meyvelerle ve 15 günde bir sütlü tatlıyla/dondurmayla yatıştırdım. Asıl sırrımı söylüyorum; kesinlikle aç kalmadım. Aç kalırsanız vücudunuz kıtlık hali varmış zanneder ve yediğiniz pek çok şeyi lipid olarak depolamaya başlar. O nedenle, insülin direncini kırmak, kan şekerini dengelemek için 2 saatte bir bir şeyler yedim. Yoğunluktan dolayı az uyuduğum için günüm uzun oluyor ve ortalama 8 öğün sığdırabiliyorum.

Yazıyı yazma sebebime gelirsek; hala sorular alıyorum, defalarca anlatmama rağmen, nasıl kilo verdin, nasıl koruyorsun diye. Aslına bakarsak diyeti, daha doğrusu düzenli beslenmeyi 4 ay önce farkına varmadan bıraktım. Bunda İstanbul'a gittiğimde beni bekleyen anne yemeklerinin etkisi büyük oldu. Şu anda korumak isteyeceğim kiloda değilim, bir 7-8 daha verirsem ideal indekse ulaşacağım. 

Yaz tatili, çeviri yaparak sabahladığım geceler ve özellikle bir kısmına iştirak edebildiğim Ramazan ayı düzenimi oldukça bozdu. Ramazan bittikten sonra da geceleri sahur yapıyormuş gibi acıkmaya başladım. Kendimi çok zor tuttum. Ama yasak listelerimi fast food haricinde tamamen kaldırdım. Kendimi kısıtlamamaya başladım. Fakat istesem de eskisi kadar yiyemediğimi fark ettim. Mide küçülmesi dedikleri şeyin epey bir doğruluk payı var. 

Yaz bitiminde Samsun'a 1 kilo eksik döndüm. Şoka girdim, nasıl ya dedim. Psikopat gibi devamlı tartılan biri değilim. 15 günde bir tartılırım ve ölçülerime bakıp not aldığım bir defterim var. 1 ay öncesine göre bel çevremde incelme olduğunu ve boyumun 1 cm civarı uzadığını, 1.75 m olduğunu fark ettim. Şimdi size tüm bunların sırrını söylüyorum: PİLATES.

Böyle diyince kendimi Ebru Şallı gibi hissettim ama cidden öyle. Tempoyu sevenlere göre bir spor değil pilates öncelikle onu söyleyeyim. Amiyane tabirle durduğunuz yerde ağzınıza ediyor. ''lan ben zıplamadım bile neden bacaklarımı açamıyorum'' diyorsunuz ertesi gün. Ama 1 hafta düzenli yapınca ağrı sızı kalmıyor.

Ben de yaz tatili boyunca haftada minimum 3 gün pilates yaptım. Hala da devam ediyorum. Ayrıca çıkabildiğim sabahlar koşuya çıktım. Zamanım yoksa evde lastik ve topla yapabilirim aslında ama biraz üşeniyorum başımda biri olmayınca. Bu arada pilates haricinde evde egzersiz arayanlar için Tracy Anderson'ın videolarını da tavsiye ederim. Mutlaka göz atın.

Pilatesin sonuçları ne mi oldu?

-Vücudu esnetiyor ve uzatıyor.

-Kesinlikle bölgesel kas yaptıran bir spor değil. Bir seansta tüm vücudu çalıştırmaya özen gösteriyorum.

-Duruşu düzeltiyor, dikleştiriyor.

-Dayanıklılığı artırıyor. Topuklu ayakkabıyla bile saatlerce ayakta durabiliyorum.

-Sırt, bel ağrılarını azaltıyor. Eskiden okulun yoğunluğundan dolayı 4 saat masadan kalkamadığım zamanlar olurdu ve sırtım, boynum çok ağrırdı. Şimdi daha da yoğun bir tempoda olmama rağmen hiçbirini yaşamıyorum.

Diyeceğim o ki, eğer herhangi bir sağlık probleminiz, omurga eğriliği, kas ve kemik hastalığı gibi bir sorununuz yoksa kesinlikle pilatesi öneririm. Dalga falan geçiyoruz bu arada ama Ebru Şallı'nın dvd'leri de cidden çok çok iyi. Salonda yaptırılan hareketlere çok benziyor zaten. Yabana atmayın :)

15 Eylül 2013 Pazar

Çok Geç Bulup Çok Sevdiğim: Kalabalık Sofralar

3 sene öncesine kadar İstanbul'dan dışarı tatiller haricinde pek adımımı atmamıştım. Malumunuz, İstanbul kalabalık ama aslında çok yalnız bir şehir. Akrabalarla bayramdan bayrama görüşürsün, bazen koskoca Kadıköy'ün meydanında bile hiç tanıdık çıkmaz. Büyükşehir nihayetinde. İlişkiler pek sıcak değil.

Lakin Samsun öyle değil. Hatta Anadolu komple farklı. Samsun'da hem anne hem baba tarafından çok akrabam var. Teyze, hala, kuzenler, yengeler vesaire herkes burda. Haliyle gidip gelmeler, toplaşmalar, akraba günleri (!) oldukça sık oluyor. Genellikle ya dersle ya işle meşgul olduğumdan insanlara tek tek vakit ayıramıyorum. Toplu bi buluşma olursa, mutlaka götürülüyorum. İyi de oluyor, tek seferde herkesi görmüş oluyorum. 

Çocukluğumdan beri hani o coca cola reklamlarındaki, torunun dedeye kola koyduğu kalabalık sofralara pek oturamadım. Anneannem, dedem ben ortaokuldayken öldü. Öbür dedemi ve babaannemi hiç görmedim denebilir. İki dayım da öleli epey bir yıl oluyor. İstanbul'da pek akrabamız yok yani 1.derece. Anca annemin kuzenleri falan var. Uzak akraba yani. Onlarla da görüşmeler bir yere kadar oluyor.

Mesela bayramda seyranda koşa koşa elini öpeceğim bir dedem olamadı hiç. Hani işin parasında olduğumdan değil de ne demek istediğimi anlayın diye örnek veriyorum; ''bu bayram da acayip para topladım he'' diye millet birbirine hava atarken benim hasılat hep 1/3'ü kadar falan olurdu. 

Özetle kalabalığa, bir evde 7-8 kişi yatırmaya, bayramlarda misafir ağırlamaktan yorulan anne figürüne pek aşina değilim. Ama Samsun'a gelince kendimi bir anda akrabaların ortasında buldum. Şunu fark ettim, ne güzel şeymiş ya bu kan bağı denen hadise. 

Mesela kuzenlerimde kaldığım zaman annemlere haber verme ihtiyacı bile hissetmiyorum. Kuzenle ölmeye ölmeye ölmeye diye gitsek ona bile ses çıkarmazlar. Ailelerin birbirini tanıyor olmasının avantajı bu sanırım. Örneğin sen 10 gün bi arkadaşında kalsan kendini borçlu hissedersin, ama akrabada kalsan hissetmezsin. Öyle şeyler konu edilmez çünkü sülale içerisinde.  

Uzun lafın kısası, ben akrabalığın sıcaklığını, kalabalık sofraların zevkini 20'li yaşlarımda ancak tadabildim. Bunca yıl herkesten uzak, dağılmış bir şekilde yaşadığımıza, bayramdan bayrama görüşebildiğimize de üzüldüm. Siz siz olun arkadaşlığı akrabalığın önüne geçirmemeye çalışın. Aynı kanı taşıdığınız insanların kıymetini bilin. Beraber 10 kişilik sofraya oturduğunuz, aynı kaptan yemek yediğiniz insanları üzmeyin. Etrafınızdaki herkes; arkadaş, sevgili, hepsi bir gün sizi bırakabilir ama onlar kolay kolay bırakmazlar.

6 Eylül 2013 Cuma

Holiday's Over

İnsan denen yaratığı sürekli aynı yerde bırakamazsın. Ekmeğini, suyunu her şeyini önüne koysan bile hava bozar onu bir zaman sonra, tebdil-i mekan ister, ferahlık ister.

Haziran sonu geldim. 15 gün evden 3-4 kere çıkmış, sürekli ders çalışmış bir taraftan iş yetiştirmeye kalkmış bir kafayı Samsun'da bırakıp kaçtım evime. Evin kapısını, odamın penceresini kapattığımda huzur paçalarımdan akıyordu. Bileti aldım mı'lardan, kaç saatte gideriz'lerden uzaklaşarak; düşünmeden geldim. Bavullarım ilk defa bu kadar ağırdı ama onu bile hissetmiyordum. Çünkü ben hiç bu kadar hafif olmamıştım.

2,5 ay sürecekti tatilim. Bir taraftan çalışmaya devam edecektim. Serbest çalışıyordum. Freelance'dim. İşi kendim alır, kendim yapar, kendime patronluk taslardım. Dizi çeviriyordum. Geçici işti. Zevkliydi ama bilgisayar başındaki zamanım iki katına çıktı. Baktım 20 küsür dizi takip etmeye kalkıyorum, azaltarak bıraktım. Bıçak gibi kesmeyi gözüm yemedi.

İlk olarak iş hayatımı düzene soktum. Rutin istedim. Bağımsız olmak istemedim. İş görüşmeleri, tercüme büroları girdi hayatıma. Asıl mesleğim doktorluk olacak, belki hayatımda hiç iş görüşmesine bile gitmem diyorken kendimi mülakatlarda buldum.

Şimdi tek bir eksik vardı, tatil. Yani asıl tatil. Denizli olan. Gittim. 1 hafta kaçtım İstanbul'dan. Yüzdüm, güneşlendim. Bilgisayar bile açmadım. Dizi desen hiç izlemedim. Tatil dönüşü yeni işe başlayacaktım, kafa resetlemeye adadım kendimi.

İstanbul'a döndüm. Sonra imzalar vesaireler döndü ortalıkta. Ve düzenli bir iş hayatına sahip, kendine biraz daha fazla güvenen bir çevirmen oldum.

İşlerimi yaparken hiçbir zaman kendimden ödün vermedim. Hayatım boyunca 2-3 işi aynı anda yapmaya çalışarak yaşadım, yaşıyorum da. Şu 2,5 aylık tatilde spor da yaptım, piyano dersi de aldım, lansmanlara etkinliklere de katıldım, gezdim, neredeyse bütün arkadaşlarımı bir, bazılarını pek çok kez gördüm, dizi izledim, kitap okudum, bir yandan da çalıştım. Bunların yanına gönül işleri bile sıkıştırdım hatta. Bazen kendime soruyorum, bu seninki cidden tatil miydi, bu neydi bacım diye.

4.sınıf... Tıbbın en zor senesi belki de. Stajlarım başlıyor. Sabahtan akşama hastane, aralarda ders, sınavlar, sözlüler, vizitler vesaire vesaire... Artık stajyer de olsa doktoruz. Artık maket yok, hasta var. Çok zor olacak. Çok. Üstesinden gelebileceğime dair inancım sonsuz. Ama ilk 3 sene gibi her işe yetişmeye çalışma, hiçbir şeyden kendimi mahrum etmeme prensibimi koruyabilir miyim bilmiyorum.

Gezme tozma kısmına gelirsek... Checkinlerden anlaşılacağı üzere yerimde duramadım tatil boyunca. ''İstanbul'u sömürdün bee'' dediler, ''ay yeter artık okulun başlasın'' dediler :) Tamam lan gidiyoruz işte yarın. (Ekim'de yine geliyorum ama üzgünüm fjdksşfj)

Böyleyken böyle. Bana yeni okul yılımda, hastaların, hocaların karşısında başarılar dileyin. Dualarınızı eksik etmeyin. Hatta hakkınızı helal edin :) Öpüldünüz...