29 Temmuz 2013 Pazartesi

Yolculuk Tatilin Yarısıdır

Herkesin bir yerlere yetişmeye çalıştığı bu zamanda en güzeli en hızlı olan değil, en keyifli olandır; atlayacaksın arabana, basıp gideceksin.

Bir cd yapacaksın önce kendine, ''uzun yol şarkıları'' diye. Bangır bangır olup yormayacak, çok hafif olup uyku getirmeyecek. Gittiğin yol Tem de olsa Malibu sahilindeymiş gibi hissedeceksin.

Arabayı baban kullanacak, ama her an yorulup sana verebilir diye tetikte olacaksın. Uyumayacaksın. Şoföre arkadaşlık edeceksin.

Giderken yolun sol tarafında ayçiçek tarlalarını, ağaçları, sağ tarafında denizi seyredeceksin.
Yol dümdüz olmayacak, hafif, tatlı bir virajı olacak. Direksiyonu nazikçe kıvıra kıvıra gideceksin.

Kaymak gibi yola dayamayıp kaptıracaksın, basacaksın gaza. Sonra kendi kendine duraksayıp 'ya radar varsa?'' diye korkacaksın, yavaşlayacaksın biraz.

Sıcaktan ölmedikçe klimayla işin olmayacak. Pencere açılıp sol kol camdan sarkıtılacak. Türk örf ve adetlerine yolda bile uyacaksın.

Madem camı açtın, ara sıra içeri dolan kokulara katlanacaksın. ''off bu tezek kokusu ne ya'' demeyeceksin.

Uzun yollardan geçip, biraz muhabbet biraz müzikle gideceğin yere varacaksın. Unutma; yolculuk güzel geçmezse tatil de geçmez. Yolculuk önemlidir, tatilin yarısıdır.



20 Temmuz 2013 Cumartesi

Gramer

Sıkıldım dedim. Ben de dedi. Üç nokta olmuştuk. Sanki bir ömür sürecek, ama nereye varacağı, ne olacağı belli olmayan.

Ünlem işareti olalım dedim. O kadar tek düzeydi ki; tartışmıyorduk, kavga etmiyorduk, gönül almak için çaba bile gösteremiyorduk. İyi ama, iki gün oluruz, sonra yoruluruz dedi.

Soru işareti olalım dedi. ''Bu takip ettiği kadın kim acaba?''ları, ''Hala günaydın demedi acaba napıyor?''ları yaşayalım dedi. Ben merak etmeyi sevmem, istediğimi o anda öğrenemezsem karnım ağrır dedim.

Noktalı virgül olalım dedim. Olmaz dedi. Ayırmamız gereken, birbirinden bağımsız cümlelerimiz yok dedi. Sen ve ben yok, biz var dedi.

İki nokta olalım dedi. İstemedim. Her cümleden sonra bir açıklama gelir, ben her an her saniye hesap vermeyi, izah etmeyi sevmem dedim.

Tırnak işareti olalım dedim. Birbirimize yetemiyor muyuz? 3.tekilleri dahil etmeyelim dedi.

Parantez olalım dedi. Yok ya? dedim. Ne söyleyeceksen açık açık söyle, ben senin laf arasına sıkıştırdığın düşüncelerinle uğraşamam dedim. Halim yoktu.

Kalıbımıza uygun bir şey bulamadık. Anlatım bozukluklarından çıkamadık. Grameri tükettik. Son çare geldi aklıma. Madem olmuyor, nokta olalım; bitsin dedim.

Durdu, düşündü. Sana noktayı koyarsam başkasına büyük harfle başlayabilmem çok zor dedi. Geriye tek seçenek kalmıştı. Gel virgül olalım dedi. Seninle başladı, seninle aynen devam etsin dedi. Ne zaman biteceği belli olmayan cümle olalım dedi. İlk defa sevdim. İtiraz etmedim. Öylece devam etti,

14 Temmuz 2013 Pazar

Onlar Mektup Yazardı, Biz Whatsapp'tan Emoji Yollardık

  Eski aşkları anımsıyorum. Dizilerden izlediklerimi, büyüklerimin anlattıklarını, hayatımızda internetin olmadığı zamanlar yaşadıklarımı.

  O zamanlar ''ilk buluşma heyecanı'' diye bir şey varmış. Mahallede bakışılır, cakalar satılır, erkek mahallenin futbol sahasında kızın olduğu taraftan atak geliştirip gol atar, kız elinde çekirdekle izlerken erkeğe kaş göz yapar. Zaten gol attıktan sonra ilk kime bakıyorsa o kızda gönlü var demektir. Sonra bir iki muhabbet edilir, gidilir bir çay kahve içilir ve ilişki başlar.

  Bir eksiklik hissettiniz değil mi? Msn yok, Twitter yok, Facebook yok. Kızın Instagram'da fotoğrafı seri halde beğenilmeden, Whatsapp'ta kalpli öpücük yollayan emojiler atılmadan, Twitter'da yazdığı her şeyi favoriye almadan da ilişkinin temelleri atılabiliyormuş.

Elinde telefonla sırıtarak nefes almadan mesajlaşmak? Yokmuş. 

Whatsapp'ta aynı anda 3 kişiyle flört etmek? Yokmuş.

Son görülme zamanını kapatıp arkadan iş karıştırmak? Yokmuş.

Hoşlandığın insana Facebook iletisi ithaf edip profilinden cevap vermesini beklemek? Yokmuş.

Çevrimiçi ama yazmıyor, o zaman kimle konuşuyor diye sinir krizi geçirmek? Yokmuş.

Şu kızın twitini favlamış, acaba hoşlanıyor mu diye şüphelenmek? Yokmuş.

Facebook'ta ''İlişkisi yok'' yazmıyor, acaba var mı diye iç kemirmek? Yokmuş.

Zaman tünelinde 3 yıl geriye gidip gelmişini geçmişini sorgulamak. Yani stalking? Yokmuş.

Eski sevgililerinin Instagram'larını, Twitter hesaplarını kolaçan etmek? Yokmuş.

Eski twitlerini okuyup zamanında yaşadıkları hakkında fikir edinmek? Yokmuş.




  Kısacası eskiden bir ilişkiye sorgusuz sualsiz, gelmişini geçmişini bilmeden, sadece geleceğe bakarak başlanırmış. Kimsenin eski sevgilisi kimseyi ilgilendirmezmiş. Olmuşla ölmüşe çare yok diyerek karşındakini günahıyla sevabıyla kabul edermişsin. Tek kriterin, ailesinin durumu, giyimi, konuşma tarzı, genel kültürüymüş. Hatta bazen onlar da umursanmaz, aileler karşı bile olsa ölümüne sevilip evlenilirmiş.

  İnsanlar daha bir sözünün eriymiş. 2'de buluşacağız denmişse tam 2'de buluşulurmuş. Ayrıca telefonun bile olmadığı zamanlarda sevdiğine mektup yazıp cevabını 1 ay bekleyebilecek kadar sabırlılarmış. Whatsapp'ta ikinci tik 5 saniye içinde gelmedi diye sinir krizleri geçirilmiyormuş.

  Romantizm anlayışı da farklıymış. İki tarafın da sevdiği, onlara özel bir şarkı seçilirmiş mesela, telefonla aratıp dinletilirmiş. Mahallede kızın babası görmeden dalından papatya koparıp verebilmek, Ferhat'ın dağları delmesinden daha büyük kahramanlıkmış.

  Özlemek diye bir şey varmış. Telefonun hiç olmadığı veya olsa bile kontorünün bittiği zamanlar olabiliyormuş. Evin wifi'ından çekip Whatsapp'tan her saniye dürtmek yokmuş. Karşındakini özlemeye, güzel anlarınızı düşünmeye fırsat buluyormuşsun. İlişkiyi içinde sindirebiliyor, şimdiki kadar hızlı yaşamıyormuşsun.





  Unutmak daha kolaymış. Facebook'tan tek tek resim temizlemek, ilişki durumunu ''bekar''a çevirmek, Twitter'da unfollow etmek gibi angaryalar yokmuş. Fotoğraflar yakılır, mektuplar atılır, cep telefonu varsa numarası ve mesajları silinir, kalbin derinliklerine gömülürmüş biten aşklar.

  Peki ya şimdi nasıl? Sürekli bir iletişim hali. Her türlü sosyal medya portalından eklemek, ne zaman kabul edecek diye günlerce karın ağrısı çekmek. Gelmişini geçmişini sayfalarca, saatlerce bıkmadan araştırmak. Çoğu zaman görüşme ihtimalin olmayacak insanlarla sanal flörtler etmek. Kendini olmadığın gibi göstermeye kalkışmak. Sevgiliden gelecek cevaba sabredememek, yaşadıklarını sindirememek, ayrılığı hazmedememek; kısacası tabakhaneye ''ilişki'' yetiştirmek, yangından ''aşk'' kaçırmak.

  Ne diyorsunuz? Sizce sosyal medya hayatımızı kolaylaştıran bir araç mı, yoksa gittikçe yapaylaştıran bir zehir mi? Bence kolaylaştırıyormuş gibi gözüküp sinsice yapaylaştıran, önüne geçilemeyecek derecede bir gereksizlik yığını.

Yaşadığımız çağda iletişim büyük ölçüde ''sanal'' olsa da; sevmenin, sevilmenin 3050'ye bile gelsek ''gerçek'' olması gerektiği umarım bir gün hepimizin kafasına
dank eder...

9 Temmuz 2013 Salı

Ailenizin Çevirmeni Konuşuyor: İzlenesi Yaz Dizileri (SPOILER İÇERMEZ)

Herkese merhaba. Kendimi bir anda dizi sektörünün içinde çevirmen olarak bulduğum, hem iş hem de eğlenmek amaçlı deliler gibi dizi izlediğim için size sık sık ''ailenizin çevirmeni konuşuyor'' diye dizi öneriyorum Twitter'da. Benim çevirdiğim diziler de genellikle yeni başlayan veya maksimum 2 sezonluk diziler olduğundan, ayrıca yapı itibarıyla çok uzun yıllar önce başlamış dizileri izlemeyi sevmediğimden; bu yazıda önereceklerim maksimum 2 sezonluk diziler olacak. Malum birçoğumuz tatildeyiz, kaldı ki Ramazan başladı ve çoğu insan ''bir şeyler öner de vakit geçsin'' diye geliyor bana. Vaktinizi dolu dolu geçirmenize yardımcı olabilecek dizileri derlemek istedim. Buyrunuz!


1-UNDER THE DOME: Stephen King'in aynı isimli romanından uyarlama bir dizi olan Under the Dome, henüz ilk 3 bölümü yayınlanmasına rağmen oldukça keyifli ve heyecan verici, kaliteli bir bilim kurgu olacağını kanıtladı. Konusuna kısaca değinecek olursak, Chester's Mill kasabasına bir anda görünmez bir kubbe iniyor, ve içerisinde kalan insanların dış dünya ile bağlantıları kesiliyor. Adından da anlaşılabileceği gibi, kubbenin altında kalan insanların hayat mücadelesini anlatıyor dizi. 1 sezonun 13 bölüm süreceği açıklandı.  
(IMDB: 7,9)



2-HANNIBAL: 2.sezon onayını henüz aldı, ilk sezonu 13 bölüm sürdü Hannibal'ın. Konuya, filmleri izleyenler aşinadır. Fakat izlememiş olanlar için Hannibal Lecter'ı kısaca tanıtmak gerekirse; kendisi bir psikiyatrist, aynı zamanda kurbanlarının etini yiyen bir seri katil. Hannibal'ı, Casino Royal'da keyifle izlemiş olduğumuz Mads Mikkelsen canlandırıyor. İlk sezonuyla seyir zevki açısından oldukça tatmin edici olan Hannibal'ı, özellikle filmleri de izlemiş olanlara şiddetle öneririm. Fakat ''ben ölümlü kalımlı şeyleri sevmem, ay beni kan tutar'' diyorsanız en son izleyeceğiniz dizi olsun.  
(IMDB: 8,4)



3-RAY DONOVAN: İlk sezon prömiyeriyle oldukça yüksek rating elde eden, henüz 1.sezonun 2.bölümü yayınlanmış olan çiçeği burnunda dizilerimizden bir tanesi. Ray Donovan, LA'daki kalburüstü diyebileceğimiz insanların yaşadıkları problemleri çözmekle yükümlü olan, bir nevi danışman(İngilizce karşılığı: fixer) diyebiliriz. Tabii başkalarının sorunlarıyla uğraşırken kendi ailevi ve kişisel problemleri de bunlara ekleniyor. İzlerken sanki kendi sorununuzmuşçasına saç baş yolabileceğiniz keyifli bir dram Ray Donovan.  
(IMDB: 7,7)



4-MISTRESSES: Bundan 4-5 yıl önce BBC'de yayınlanmaya başlamış fakat fazla uzun ömürlü olamayıp yayından kaldırılmış olan dizi Amerikan versiyonu ile karşımıza çıkıyor. 1. sezonun 6. bölümü henüz yayınlandı.  Diziyi izlemeye başladığınız an aklınıza Sex and the City veya Desperate Housewives'ın geleceğinden şüphem yok, fakat onlar kadar kaliteli bir yapım beklemek hayal kırıklığı doğurabilir. Siobhan, Katie, Trudi ve Jessica adlarındaki, orta yaşlarda, yakın arkadaş olan 4 kadının şehir hayatlarını, aşklarını, mutluluklarını ve üzüntülerini anlatan dizi, tekrar tekrar açıp SATC izleyenleri bir süre idare edebilecek nitelikte. (IMDB: 5,5)



5-THE WHITE QUEEN: Philippa Gregory'nin aynı isimli romanından uyarlama bir BBC dizisi. Tür olarak tarihi drama diyebiliriz. İngiliz iki aile arasındaki taht savaşlarını konu eden dizide, entrika, heyecan, merak had safhada. Aynı zamanda şimdiye kadar tarihte hep erkek egemenliği olduğu gözükse de, ''vay be kadınlar da az değilmiş'' diyorsunuz. Yani bir nevi Hürrem Sultan vakası :) Merlin, Tudors gibi dizileri sevenlerin kaçırmaması gerektiğini düşünüyorum. 1.sezonun 4.bölümü henüz yayınlandı. Şahsi fikrime dayanarak söylüyorum; 2.sezon onayını da alır gibi duruyor.
(IMDB: 7,3)



Şimdilik en çok merak edilen 5 diziyi spoiler vermeden kısaca tanıtmak istedim. Yaklaşık 17-18 dizi takip etmeye çalışan bir insan olarak hatalarım olmuş olabilir, takdir edersiniz ki bu da kafa, beyin yanıyor bir süre sonra :) Şimdiden affola diyerek hatam varsa düzeltmenizi temenni ederim. Bu seriye devam etmeyi planlıyorum. Hatta merak ettiğiniz diziler olursa, eğer izliyorsam bilgi vermeye de çalışırım. Aralarından gözünüze kestirip ''ben bunu kesin izlerim'' dediğiniz diziler varsa yorum bırakmayı unutmayın. İyi seyirler :)