27 Mayıs 2013 Pazartesi

İnsanın Annesini Babasını Ağırlaması Bir Başka Oluyormuş

Merhaba kandil simitlerim. Uzun zamandır (10 gün) annemle babam bizdeydi. 10 gün çabuk geçti, geldikleri daha dün gibi. Şimdiye kadar yazdıklarımı okuyanlar bilir, teyzeyle falan anne yokluğunu kısmen hallediyordum ama baba figürünün eksikliğini hissettiğimden yakınırdım hep. Onu 10 günlük de olsa doldurduk. Baba ya bu. Sabahları kahvesi eşliğinde Sözcü okuyacak, geceleri sen internete bağlı olduğun halde modemi çat diye kapayacak, üşenip kapağını indirdiğin bilgisayarı üşenmeden açıp kapatacak, BU ODANIN HALİ NE diye koltuktaki iki dona atlete sinirlenecek ve en önemlisi de akşamın BEŞİNDE nerde kaldın diye arayıp dürtecek. Rahatlığa fazla alıştığım, eve girip çıkmak için kimseye hesap vermediğim için biraz bocaladım ama özlemişim babamın bu orijinal hareketlerini ya.

Ben ki 3 yıldır otogarlarda, hava alanlarında ömrümü çürütmüş insanım, ilk defa onları yolcu ettikten sonra bu kadar üzüldüm. Vedalaşma konusunda uzmanlaştığımı düşünürdüm ama öyle değilmiş o işler ya. Yolculama da ne yolculama ama, bütün sülale toplandı annemler gidiyor diye. Sanki asker uğurluyoruz görmeniz lazım bi kalabalık bi kalabalık. Davulcu zurnacı çağırmadığıma pişman oldum...

Bir de her vedalaşmada aklımdan geçen şeyler hep aynı. 3 yılı öyle böyle geçirdik ama sıçtımın okulunun daha öbür yarısı duruyor. Yani hayat hep böyle git gelle geçecek gibi geliyor. Ama okulu bitirince evime dönmek en büyük isteğim. Hayatımı doğup büyüdüğüm yerde kazanacağıma adım gibi eminim. Memleket hasreti çok başka bişey a dostlar.

Neyse ki 20'sinde benim okul bitiyor da gidicem evime inşallah. Annemlerin kafası rahattı yani nasılsa gelicem diye. Ama ev bir anda tenhalaşınca neye uğradığımı şaşırdım ya. Balkona çıkıyorum, üstümden hırka olmasına rağmen ikinci hırkayı giymem için dürten annem yok. ANAAM ANAAM, GARİİİBAAANAAM !1!!1!!

Tabii getirileri de oldukça fazlaydı. Eve geliyosun, mis gibi anne yemeği, alllaah. Annemler burda diye her sabah kaşarlıyı kıymalıyı yaptırıp kapıya dayanan akrabalar... Ev Oruç Baba Türbesi'ne dönse de sırf pideler için hepsini sineye çektim... Ama okulum olduğu için fazla birlikte olamadık haliyle. Hep birlikte sofraya ancak 2 kere oturabildik maalesef.

Yalnız annemi de babamı da, çalıştığı için gelemeyen ablamı da çok seviyorum be. Allah onları başımdan eksik etmesin. Ben ayrı eve çıkıcam yeaa diye saçmaladığınızı duymayayım, iki saat önce arabaya bindirmesine rağmen şu an deli gibi özleyen bu garip bılogıriyenizi kırmayın, hemen şimdi gidin annenize babanıza kocaman sarılın!

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Yasağın Cazibesi

Biri gelse, içinde bulunduğumuz düzeni değiştirse. Mesela ben bir şeyi, birini hakediyorsam ona sahip olabileyim. Başka bir insan ya da bir dış etken onu elimden alamasın. Çok istiyorsam, deli gibi istiyorsam; varlığında midemle kalbim yer değiştirecek kadar mutluysam, yokluğunda taş düşürüyormuştan beter sancıyorsa bedenim; ben onu hakediyorum. Sahip olmak için sadece çok istemek yetse keşke.

Hani sen bir diziyi hiç kaçırmadan izlersin, ama başka kimse izlemiyor diye yayından kalkar ya, aynı hesap işte.

İki telefonlaşma arası o kadar özlüyorsun ki bazen, sesini yadırgıyorsun. Bir iki dakika dinliyorsun, sonra, evet bu o, bu sesiyle beni titreten adam diyorsun.

Allah kimseyi, duyunca sesini garipseyecek kadar özletmesin.

Gece yatarken aklında o var, sabah kalkınca da. Kahvaltı ederken gözün telefonda, çalışırken bir arasa da konuşsak diyorsun. Bütün hücrelerini ele geçirmiş adam. Adeta ''sen'' olmuş. Yarın öbür gün aklından çıkarmaya çalışsan, beceremeyeceksin. Beyninin içine nüfuz etmiş, oradan kumanda ediyor seni. Söylediği sözleri kulağına değil beynine fısıldıyor. Süzgeçten geçirip alamıyorsun içine. O yüzden de hepsi ayrı bir hücrene dokunuyor. Sanki bütün insanlık adına seviyormuşsun gibi.

Geceleri başını yastığa koyduğunda düşünüp sırıtarak uyuyakalacağın birinin varlığı, ekmek su kadar elzem bir şey.

Yaşadıkların sana bitmeyen aşkın olmayacağını öğrettiği halde sen hala bir birlikte olmaya başlasanız ölene kadar süreceğine inanıyorsun. Kendi yalanın. Kendi dünyan. Gülemiyorsun da haline. İçinden zavallıca ağlıyorsun. ''Kimseye kolay kolay teslim olma'' diyen mantığına tükürüp, sağa sola büyük gururla sattığın o muhteşem ilkelerini bir bir nasıl çiğnediğini görüp kendinden iğreniyorsun.

Zaten sevmemen gereken birini sevmeyi çekici kılan, yasağın o lanet olasıca cazibesi değil mi?

Hep sen anlatıyorsun, o dinliyor. Belki de anladı onu deli gibi istediğini. Hani başlarda utanır sıkılırsın, kendini ağırdan alırsın. Ama öyle bir çizgi var ki, o çizgiyi bir geçersen içini açıp onu beklemeye başlarsın. Neden anlamıyor bu adam dersin. Anlıyor da belli mi etmiyor dersin. Maniküre paralar bayıldığın tırnaklarını bir gecede rezil edersin. Şişeyi tutup kaldıramayacak hale gelene kadar içersin. Baktın hala işaret yok, sormak istersin. Sonra da... Beynine gidecek oksijen, kalbinden her bir atışı, nefesin, sesin, hayatın onun ağzından çıkacak iki kelimeye bakar.

Sormasan meraktan öleceksin, sorsan istediğin cevabı vermeyecek korkusu var. Her halükarda kansere çıkıyor kapı.

Sonra ne mi olur? O da istediğini söyler. Ve kendini, sonunu göremediğin bir ilişkinin içinde bulursun. Hani uçsuz bucaksız bir tünel olsa, önce sonunu görmek istersin. Nerede biteceğini bilmediğin tünele girmek istemezsin. Ama bu seferki başka. O uçsuz bucaksızlık o kadar güzel ki, sonunda ayrılığı bırak ölüm bile olsa, yine güzel.



11 Mayıs 2013 Cumartesi

İlk Buluşmada Her Şeyi Yap, Bunları Yapma. ETME!

Ortak arkadaş grubunda, internette, maçta, sinemada, sporda... Her neyse işte, bir şekilde tanıştınız. Telefonlar alındı. Flörtöz konuşmalar başladı ve... O an geldi; ''bi kahve mi içsek?'' cümlesi çıktı ağızlardan.

Aslında buluşmayı teklif etme şekli bile ipucu veriyor bazen;

Kahve içelim mi; pek de emin değil, tanışalım kaynaşalım akışına bırakalım diyor.

Bi' yemek yiyelim mi; ciddi düşünüyor. Al bunu al al.

Güzel filmler var vizyonda, gitsek mi?; ne filmi lan. İlk buluşmada sinemaya mı gidicez liseli gibi. Frigo da alır mıyız kankacım?

Akşam buluşup bir şeyler mi içsek?; Aslında görünüşte cool gibi ama tehlikeli. İlk buluşmada işin içine alkolü sokup yanlış bir profil çizerek kendinden uzaklaştırmanıza neden olabilir. Kafaların ayık olmasında fayda var.

Ooo tavlada iddialısın demek, henüz benimle oynamadın çünkü. Gel kapışalım!; En aciz grup da bu. Allah yaratırken medeni cesareti koymayı unutup yollamış. Tavladan medet umacak hale gelmiş adam. Ki tavla falan umrunda da değil, jenga versen oynayacak. Bu grubu direkt geç.


Öyle ya da böyle bir şekilde buluştunuuuuz... Peki ne yapmalı ne yapmamalı?

-Yemek yiyecekseniz eğer, zor yemekleri seçmeyin. Spaghetti, ne bileyim Çin yemeği gibi chopstick kullanmayı gerektirecek; ya da tam tersi çiğ köfte gibi elle yenecek yiyecekler sıkıntıya sokmakta bire birdir. ''Rezil olmadan şu yemeği bitirsek'' stresiyle muhabbete odaklanamazsınız.

-Olmadığınız gibi olmaya çalışmayın. Kimse kimseye benzemiyor şu dünyada. Kimi sokak arasındaki alelade bir kafede oturmaktan keyif alırken, kimisi starbucks'ta NAN FET LATTE diye nara atarken zevkten orgazm olacak neredeyse. Diyeceğim şu ki; sırf karşınızdaki hoşlansın diye ait olmadığınız yerlere gitmeyin. 

-ESKİ. Evet, kilit sözcük. Ağzınızdan eski sevgili lafı çıkmayı bırak, gırtlağınıza bile gelmemeli. Çünkü nerede eski sevgilisini unutamamış bir insan var, o sana ilişkiyi zehir ediyor, her fırsatta seni onunla karşılaştırıyor.

-Lafım erkeklere; o kadın o eve bırakılacak. ''Eve gidince çaldır'' kekoluğuna girilmeyecek. Biz eve kendimiz de gidebiliyoruz Allah'a şükür, ama insan kendini daha değerli hissediyor ne yalan söyleyeyim.

-Çok mini etekler, 15 pontluk topluklular, daracık pantolonlardan uzak durun. Ağır makyaj yapmayın. Karşınızdaki tam açılacakken ''ya ben bi tuvalete gideyim'' diyip kemeri gevşetip/eyeliner'ı kontrol edip gelmek zorunda kalmayın. 

-Saçı sakalı mezar başındaki Behlül gibi uzatıp gelmeyin. Bakımsız bir görünümden kimse hoşlanmaz.

-Güzel kokun. Güzel kokmadan güzel olunmaz. Buluşmaya gitmeden önce soğan sarımsak gibi şeylerden söz etmiyorum bile.

-Telefonu mümkünse masada bile tutmayın. Malum günümüz koşullarında pek ''sosyaliz''. Dakika başı mentionlar, dm'ler, whatsapp bildirimleri derken telefondan kafayı bir kaldırıyorsun ki karşında kimse yok... 

-Statünüzden, unvanınızdan, yeteneklerinizden çok bahsetmeyin. Özgüven şovu yapmayın. Özgüven gerekli, ama fazlası da oldukça itici. Bırakın sizi kendi keşfetsin. Öylesi daha güzel oluyor.

-Gelecekle ilgili planlarınızdan çok bahsetmeyin. ''2 çocuk istiyorum Allah kısmet ederse/ilerde Milano'ya yerleşmeyi düşünüyorum'' gibi uzun vadeli konuşmalar yapmayın. 

-Göz temasından kaçınmayın. Çevreyi süzüp durmayın. Sıkıldığınızın göstergesidir bu.

-Çok da abartmamak kaydıyla ufak tefek iltifatlar etmekten kaçınmayın. Sıcak davranın, ama ''ayy bana bir yavşadıı inanamazsıınn'' dedirtecek kadar da abartmayın. Nihayetinde yeni tanışmadınız, öncesinde bir flört dönemi var. Telefonda yürüyüp yürüyüp karşısına geçince teyze kızı gibi davranmayın.

-Kürdan/kibrit çöpü çiğnemek, kağıdın sert kısmıyla diş karıştırmak gibi gerizekalılıklar yapmayın. Hatta bunları ilk buluşmayı geçtim, hiçbir zaman yapmayın. Kendi adıma konuşayım, acımam çeker vururum.

-''Sen herkesten farklısın, senin gibisine hiç rastlamadım, seni ilk gördüğümden beri seviyorum'' gibi oltaları yemeyin. Henüz ilk buluşmadan dökülüp saçılan bu klişeler genellikle herkese söylenir ve %99 yalandır. Daha tanışalı 1 hafta olmuş, neyini seviyorsun lan? Az bi sakin.

-''Şimdi biz neyiz?'' gibi kaygılı cümeler kurmayın. Mutlaka olursunuz bir şey, iki dakika ileriyi düşünmeyin. Tadını çıkarın.



4 Mayıs 2013 Cumartesi

Şehir Dışı vs. Aile Yanı

Sürekli mailler alıyorum liseye giden arkadaşlardan. ''Şehir dışı x üniversitesi tutuyor, sence yazayım mı, yoksa sırf ailemin yanında olmak için istemediğim bölüme mi gideyim'' vesaire şeklinde. 3 yıldır Samsun'da eğitimimi sürdürüyorum. Artısını eksisini, tam da Lys'ye az vakit kalmışken yazayım, belki düşüncelerinizin şekillenmesine yardımcı olurum dedim.

Ben tıp istiyordum lisenin başlarından beri. Puanım Çapa'nın dişine de, Samsun'un tıbbına da rahat rahat yetiyordu. Bütün yaz ikisi arasında gidip geldim. Sonra idealimin peşinden gittim, okul bitince uzmanlığımı ait olduğum yerde, İstanbul'da yapma hedefiyle Samsun'u yazdım.

Avantajım da vardı, annem buralı olduğu için bütün akrabalarım Samsun'da. Yalnız değilim yani. En iyi arkadaşım teyzem hatta, her an yanımda, en büyük destekçim o. Çok iyi anlaşıyoruz. Allah bozmasın.

Neyse, önce şehir dışında okumanın olumsuz yanlarından bahsedeyim;

-Ne oraya aitsin, ne buraya gibi geliyor. Seferi gibi hissediyorsun. Mesela İstanbul'a gittin, çok güzel bir gardrop beğendin atıyorum, bunu alsam nasıl götürücem diye düşünüp kös kös bakıyorsun sadece. En çok alışverişte içine oturuyor bu durum.

-Hayatın bilet kovalamakla geçiyor. Gönül ister ki ''ilk uçakla İstanbul'a gidiyorum'' tribine girelim ama 300 lirayı bayılmadığın takdirde öyle bir dünya yok. Uçak biletini erken alayım ki ucuza gelsin diye sınav takvimi ile online bilet siteleri arasında ömür geçiyor.
Otobüs hep aynı fiyatlarda gerçi, ama o da benim için çok yorucu. 10 saat sürüyor gitmek. Kaldı kı okul yoğun olduğundan çok uzun zaman kalamıyorum, günün yarısını da yolda kaybetmek istemiyorum haliyle. Ama daha uzun tatillerde otobüs iyidir, zaten yorgunsundur, uyuya uyuya gelirsin.

-Özlüyorsun. İşte en önemlisi de bu. Arkadaşlarını, aileni, varsa sevgilini, herkesi özlemek zorundasın. Teyzem yanımda olduğu için annemin yerini yine yarım da olsa dolduruyor sayılır, ablayı da kuzenlerle falan hallediyoruz ama en çok babamın eksikliğini hissediyorum. Bazen, keşke evde olsa da akşamın 9'unda ''gecenin körü oldu nerdesin'' diye dürtse :)

-Evde bir aile düzeni yok. Çizgili pijamayla gezen bir baba yok, haliyle giren çıkan belli değil. Gecenin 12'sinde komşu gelebiliyor. Ya da çok içmiş ve eve dönemeyecek kuzenin çat diye kapıyı çalıp çamaşır suyu bulaşmış eşofmanınla seni basabiliyor.

-Annenin yemeğini özlüyorsun. Kendin yemek yapabiliyor da olsan, anne elinin tadı bir başka oluyor. O nedenle eve her gittiğinde tıka basa yiyip 2 kilo alıyorsun. Aman dikkat! :)

-Buradaki arkadaşlarınla oradakiler farklı olduğu için İstanbul'daki birine okulda yaşadığın bir şeyi kolay kolay anlatamıyorsun. Anlamayacak çünkü. Muhabbet az biraz eksik kalıyor.

-Telefonla konuşmaktan, skype yapmaktan gına geliyor. Ölümüm radyasyondan olacak ama hayırlısı...

Olumlu yanları;

-Özgürsün. Giriş çıkışlarına karışan yok. Ben çıkıyorum diyorsun bitiyor. Kaçta döneceğin pek dert değil. Ama şunu fark ettim, evde seni ''nerdesin bu saate kadar'' diye azarlamak için bekleyen bir baba olmadığında gezip tozmak bir süre sonra çekiciliğini kaybediyor. Ben mesela son 2 yılda akşamları evde dizi izlemeyi, kanepeye yayılmayı gece hayatına tercih eder hale geldim. Cumartesi geceleri zorla çıkarmasalar, tam bir emekli albay olacağım yakında. Sudoku çözeceğim bütün gün.

-Bol bol düşünmeye fırsatın oluyor. Sürekli özlem duyduğun için, insanlara karşı sergilediğin davranışları süzgeçten geçiriyorsun. İki günlük dünya kimseyi kırmaya değmez diyorsun. Kimseyle kolay kolay tartışamıyorsun. Çevrendekilerin kıymetini biliyorsun.

-Hep aynı şehirde olsan bir süre sonra unutabileceğin insanları, farklı şehirde olup özlediğin için ilişkiler dinç kalıyor. Twitter'a ''yirmisinde geliyorum laan'' yazıyorsun, whatsapp'a yirmi kişiden mesaj düşüyor. Mutlaka görüşelim diye. Hani hep orda olsan görüşmek falan yalan olacak bir süre sonra. Ama sen orada kalıcı olmadığın için insanlar sana özel fırsat yaratıyor ve bir şekilde görüşüyorsunuz. Dostluklar sağlamlaşıyor.

-Her gidişinde evde el üstünde tutuluyorsun. ''Almanya'dan abim gelmiş evde bir bayram havası'' geyiği yüzde bin beş yüz doğru. En güzel yemekler yapılıyor, odan tertemiz toplanmış, arkadaşlarını özlemiştir diye gezmene tozmana karışılmıyor.


Bizim okulun %80'i şehir dışındandır tahminimce. Samsunlu çok az. Onlar da ''off sıkıldım aileden artık, okul bitse de Tus'ta İstanbul yazsak'' diye saçmalıyorlar. İnsanoğlunun doğasında var işte bu. Bana sorsan okul bitse de ailemin yanına dönsem derim, adam aileyi başından savmak için ne yapacağını şaşırmış. Hepimiz sahip olamadığımızı elde etmek istiyoruz. Durumdan memnun olup çay koyan kimse yok.

Şimdi liseli arkadaşlar aile boyunduruğundan kurtulmak için saçma sapan yerleri yazmaya kalkacak, biliyorum. Ama sakın istemediğiniz bir yeri sırf gitmek için yazmayın, sakın. Üniversitenin ilk senesi ''Ohh eve de çıkarım, yemeğimi de yaparım, her gün parti veririm vuhuu kopuş'' diye geçiyor, 3'e 4'e doğru ''Bir başkadır benim memleketim!'' diye dövünmeye başlıyor herkes.

En güzel öğrencilik; renklilerle beyazları annenin ayırdığı, sabahları babanın gazete almaya yolladığı, pazar kahvaltısı aileyle yapılacak diye program yapma yasağı konulan öğrenciliktir. Arada sıkılır bunalırsın eyvallah ama aile ortamının sıcaklığı; şehir dışının ''o bar senin bu bar benim'' şeklindeki sözde özgürlüğünden kat kat değerlidir.