24 Mart 2013 Pazar

Bizim Çocukluğumuz vs. Şimdiki Çocuklar

Geçen gece oturuyoruz öyle barın birinde. Restoran-bar. Yemeğini yiyen de var içip müzik dinleyen de. Arkamızda da bir grup var. Evli mutlu çocuklu sürüsü. 3 çiftin üçünün de birer çocuğu var, hepsinin ellerine vermişler ipad'leri. Dikkatle izledim. Bütün gece çıt çıkarmadan oyun oynadı, mala döndü çocuklar radyasyondan.


Sonra durdum düşündüm. ''Biz böyle miydik lan?'' dedim. Kalabalık bir toplaşmaya gidildiğinde ''ANNEAA'' diye canına okurduk kadıncağızların. Herkesin ilgisi üstümüzde olsun isterdik. Enerjiyi boşaltana kadar tepinip sonra da sıcacık kucaklarda sızardık. Şimdiki çocuklar bir şeyler elde etmek için çabalayamıyor bile. Ne isterlerse ellerine veriliyor, her dışarı çıkıldığında en az bir oyuncak alınıyor. Çoğu, paketi bile açılmadan evde bekliyor.


Biz n'aptık? Ablamızdan abimizden, kuzenlerimizden kalanlarla oynadık. Ben çocukluğum boyunca babamı Toyz Shop'a sokup bir kere barbie aldırdığımı hatırlamam. Paramız mı yoktu? Vardı çok şükür. Ama şımartılmadık. Hayatımın en büyük atraksiyonu babamla alışverişe gittiğimizde alışveriş arabasına çaktırmadan jelibon atmaktı. Müthiş emrivakiydi. Babam kasada geçirdiklerinde bir şey de diyemezdi. Ölürdüm zevkten.


İlkokul-ortaokul zamanlarından bahsediyorum tabii. Kendi yaşıma göre bir 8-10 yıl öncesi bu anlattıklarım. Hayat daha güzeldi be. Elde edilmesi, kazanılması daha zordu. Avcumuzun içine kocaman paralar konmazdı. Parayı bakkala giderken verilen ekmek parasından artırırdık biz. Sonra da artan parayla o kocaman fileden plastik top alırdık. Onu çıkartmak da dünyanın en zor işlerinden biriydi. Bir de en ufak gül dikenine değse patlardı bok yiyesice. Çocukluğum boyunca en az 15-20 tane almışımdır. Ya da cips alır, cipsi yemeden atar, içindeki pokemon tasolarıyla eğlenir dururduk. Tek bir tasoyla zilyon tane tasosunu söğüşlediğim çocuklar olmuştur. 250 tane tasom vardı be. Koleksiyonerliğe daha el kadarken başlamışım resmen. Hey gidim hey.


Şimdikiler gibi bütün gün evde Sims/Fifa partisi yapmazdık. Bizim hayatımız sokaktaydı. Evcilik bile sokakta oynanırdı. Ağaç yaprakları para, arabaların üzeri tezgah olurdu. Okuldan dönüp servisten inince eve çıkmadan, çantayı kaldırıma savurup üzerimizde önlükle başlardık oynamaya. Saklambaç, kör ebe, ortada sıçan, yerden yüksek, Allah ne verdiyse... Sonra anne kişisi bağırırdı camdan. Eve çıkıp yemek yiyip yine inerdik. Akşam ezanıyla da eve girerdik. Komşuların ''bu ne gürültü bee'' diye çığırtmalarıyla yankılanırdı kulaklarımız. 3 dakika sesimizi kısar, sonra volümü yine yükseltirdik.



Hava atılacak en büyük nesneler, bisiklet, scooter, barbie evi, en fiyakalısından futbol topu falandı. ipad de neymiş ulan? Aylarca diretip aldırdığım bisiklet dururken anamın elime tutuşturduğu kıytırık ipad'ini napayım ben?
Düşüp dizimiz kanadığında sallamazdık bile. Kanı ağaç yaprağıyla sildiğimiz olurdu. Sonra da aynen devam ederdik oyuna. Şimdiki el bebek gül bebekler gibi ana kucağına koşmazdık. Çiçek koparıcam diye kaç metrelik uçurumun kenarında gezdiğimi bilirim. Bedava yaşıyorum şu an, onu fark ettim bu yazıyı yazarken.


Bunlar neden mi aklıma geldi? Evde ders çalışıyorum, çeviri yapıyorum. Ayağım da sakat olduğu için kaç gündür hep evdeyim. Havalar da ısındı. Bizim mahalle çocuk yuvası gibi. Şehrin 10-14 yaş nüfüsunun %90'ı buraya toplanmış. Sabahtan akşama top koşturuyorlar, ya da karşıdaki internet cafe'de oyun oynuyorlar. Çocuklara ''sessiz olun biraz laan'' diye bağırmak için ağzımı açıyorum. Sonra susuyorum. Ağzımdan çıkmıyor o kelimeler. Bize bağıran teyzelere ''üff ne var be oynıcaz tabii çocuğuz biz'' diye iç geçirmelerim geliyor aklıma. Boğazımda sıkışıyor o söylemeyi planladığım atar dolu laflarım. O yüzden bırakın, oynasınlar.
Bizim başımız ağrır belki ama hiç olmazsa bütün gün bilgisayara bakmaktan embesil olmuş bir geleceğimiz olmaz. Arkamızda, Counter oynayıp ''sis atma oç'' diye bağırarak değil, düşe kalka büyüyen bir nesil bırakmış oluruz.


22 Mart 2013 Cuma

Nazara İnanalım, İnanmayanları İnandıralım

Şimdiye kadar yazılarımın çoğunu okumuşsanız hakkımda az çok bir fikriniz vardır. Önceleri ''ben nazara, kazaya kadere inanmam yeaa'' diye gezinen ben, yaşadıklarımdan sonra dibine kadar inanmaya başladım.

Bugün sınavım vardı. Sabah kalktım, okula gidicem. Hazırlanıyorum öyle makyaj falan. Ama bir eksiklik var üzerimde, ne olduğunu çözemiyorum. Anaa, lens yok lan gözümde. Her şey flu, hayat toz pembe. 3 gündür okul yok diye fırsat bu fırsat gözleri dinlendireyim dediydim. Benim neyime dinlendirmek? Sabah lensi takıcam, evde lens suyunu bulamıyorum. Şimdi işin yoksa git onu ara, sonra lensi tak falan derken boşver dedim lenssiz gideyim. Gözler de olmuş 2,5 falan. Lens veya gözlük olmadan ne plaka okuyabiliyorum ne bişey. Gözlük takmayı da sevmiyorum. Allah sonumu hayır etsin diyerekten çıktım yola. 

Aşağı doğru, hafif eğimli ve bozuk bir yoldan iniyorum otobüs durağına. Yol aslında bombok ama göz görmüyor ya, bana göre yeni asfalt dökülmüş gibi. ÇAT! Sağ bilek döndü mü dışa! Daha önce 2 defa bağların koptuğu, alçıya alınmış yerden hem de. Dedim ceren bu sefer tezeği avuçladın. 1 saat sonra sınav var, bırak burkulmayı bacağım kopsa yine gidicem okula. Yürümeye devam ettim.

Önceden burkulduğunda top gibi şişmişti. Bu sefer öyle olmadı. Ama ayağımı içe dışa kıvıramıyorum. Bastırınca nasıl acıyor. Sınavdan sonra hastaneye gittim, bi fast jel bi bandajla yırttık bu sefer. Ama bir daha olursa vallahi komple bacaktan kesip alacaklar. Yer yaptı bildiğin namıssız.

Nazar meselesine gelirsek... Şu ara haftanın 4-5 günü spordayım. Yaz hazırlıklarına tam gaz girişmişken bu geldi başıma. Evin içinde yürüyorum ama spora mümkün değil gidemem bir süre. Herkes ''sen yine mi kilo verdin'' demeye başladı, ayağı sakatladık. Şimdi evde yatıp geri alırım tepinerek verdiklerimin hepsini.

Hep böyle oluyor. Şu sıra hayatım çok tıkırında gidiyor. Ama birine güzel bir haber verirken ''aman nazar değmesin'' diye diye bir hal oldum artık. Cidden değiyor çünkü. O nazarınız da kem gözleriniz de çıksın inşallah. Kötülük düşüneceğinize 'oh ne güzel' diyin, öykünün iki rekat ya. 

Vallahi gidicem çarşafa neyin giricem bu gidişle. Yaşadığımı, yaptığımı ettiğimi de kimseyle paylaşmayıp mal mal gezinicem sayelerinde. Hayır her şeyimi anlatıp sürekli övünen biri de değilim ama foursquare'deki spor check-in'inden bile nazar değdirir bunlar. Sinirlerim bozuldu resmen ya. Neyse. Varam gidem de bileklerimi kremleyip yatam akşama kadar... :(

17 Mart 2013 Pazar

Ne Ayaksın Sen Mart?

Ben bu mart ayını hiç sevmedim. Hani kapıdan baktırırdı, kazma kürek yaktırırdı? Tam tersi canım evden çıkmak istemiyor, bakmayı geçtim kapıyı açasım bile yok. Havalar desen hepten boku yemiş. Sabah evden tişört üstü deri ceketle çıkıyorum, akşam eve ''Allah belanı versin bu ne biçim soğuk'' diye dönüyorum. Ya da tam tersi elimde tonlarca ağırlıkta atkılar montlarla gezmek zorunda kalıyorum. Kedilerde bile bir hareketlenme yok. Malak gibi arabaların üstünde yatıyor hepsi. Onlar bile yatıyorken benim canlanmamı beklemeyin.

Ama bedenime yaradı sanki bu mart ayı. Cildim falan bi pürüzsüzleşti ahah. Sporun da katkısı var tabii de, epey kilo verdim şu ara. Kaslar yanıyor, yanlarım ağrıyor, parmağımı oynatamadığım oluyor ama olsun. Spor iyidir.

He bir de 22'sinde ultra zor bir sınavım var. Onun da etkisiyle şu sıralar evdeyim genelde. Spor vs. gibi zorunlu şeyler dışında çıkmamaya çalışıyorum(bir de çıkmaya çalışsam ne olacak acaba).

Mart ayı pek bahar gibi davranmasa da; geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları hükmünü sonuna kadar yerine getiriyor çok şükür. Allah'ın emri o zaten. Fakat her şey yolunda gitse, kafa karışıklıkları ve dengesiz davranışlar olmasa, insanlar birbirine karşı daha açık ve net olsa daha mutlu oluruz bence.

Nisan sonu gibi de İstanbul'a gelicem kısmetse. Buraya geleli 1,5 ay oldu. Ama şu an hiç yol çekecek halde değilim ne yalan söyleyeyim.

Mevsimsel ve duygusal serzenişlerim dışında aklıma yazacak başka bir şey de gelmedi valla. Eskiden önemli bir olay olmadan kolay kolay blog yazısı girmezdim ama sürekli ''daha çok yaaaz'' diyen içe sokulası insanlar yüzünden her şeyi yazasım geliyor. Hepiniz öpüldünüz!

13 Mart 2013 Çarşamba

Çevirmenlik Sürecim

Dikkatinizi çekmiştir; gerek twitter gerekse blogda ağzımda hep bir çeviri lafı var. Hayatımın büyük kısmını işgal ediyor çünkü namıssız. Çok soru geliyor bana, özellikle üniversite öğrencilerinden. Bu işe nasıl başladın, dilini nasıl geliştirdin, ne kadar kazanıyorsun gibilerinden. İşi en başından anlatmaya karar verdim ben de.

Öncelikle şunu söyleyeyim, İngilizce ile ilgili herhangi bir kurs, özel ders vs. almadım. Tıp eğitimini de Türkçe alıyorum. Fakat İngilizce'yi küçüklüğümden beri çok seviyorum. Bunda babamın da etkisi var. Daha ilkokulda ''mesleğim ne olursa olsun bana lazım olacak'' düşüncesini aşıladı bana. Ortaokul ve lisede dört elle sarıldım İngilizce'ye. İnsanların es geçtiği, birbirinden geçirdiği ödevleri ben titizlikle yapardım. Hele writing'ler favorimdi. Her seferinde farklı kelimelerle kendimi ifade etmeye çalıştım. Sözlükle yaşadım. Sınavlara çalışırken yüzlerce kelime ezberledim. Hepsini tek tek hatırlıyorum. Ortaokuldaki İngilizce hocamın bana çok katkısı oldu. Lisede bile yardım etti bana, worksheet'ler verdi. Destek oldu. Kendisine teşekkürü borç bilirim. Sağ olsun.

Okul dışında ne yaptın derseniz; Oxford'un elementary seviyesindeki İngilizce kitaplarını okuyarak başladım. Kendimi geliştirdikçe kademeyi de yükselttim. Bildim bileli dizi hastasıyımdır. Konuşma dili ve argo konusunda ise dizilerin çok yardımı oldu bana. Alt yazıların tamamını okumadan ne dediklerini anlar kıvama geldim zamanla.

Onun dışında; BBC'nin İngilizce öğreniyorum tadında bir sayfası var. Hem haber okuyorsunuz, hem de anlaşılması en zor kelimelerin anlamlarını haberin sonuna yazdıkları için oradan öğrenebiliyorsunuz. Oraya hala gün aşırı girerim. Herkese de öneriyorum.

Bu arada Türkçe'nizin de çok iyi olması gerekiyor. Fıstık gibi dizileri de-da'ları ayırmadan, baştan savma çeviriler yaparak katleden insanlar görüyoruz. İmla kurallarını çok iyi bilmeniz gerekiyor.

Şimdi gelelim 3 yıldır yürüttüğüm çevirmenlik işine nasıl ve neden başladığıma. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, maddi getirisi var evet ama tatmin edici değil. Yani çeviri asıl işiniz olmadığı sürece bununla geçim sağlayamazsınız. Okul bitince Tus'un yanında İngilizce sınavına da giricem. Ayrıca akademik kariyer yaparsam literatür taramak için İngilizce bana çok lazım olacak. O nedenle İngilizce'yi unutmamam lazım. Kendisi çok nankör :( Benim çeviri yapma amacımın %80'ini kendimi geliştirme isteğim oluşturuyor. Allah'a şükür çeviriden gelecek paraya çok aşırı muhtaç değilim. Ama bana kattıkları saymakla bitmez.

Herhangi bir tercüme bürosuna bağlı değilim. Freelance çalışıyorum. Bu işi yapan bir arkadaşımın desteği ile ilk çevirimi almıştım. Önce makale, çocuk kitabı gibi şeyler çevirdim. Sonra çevirmene ihtiyacı olan kurumlar bana ulaştılar, şu an en çok dizi çeviriyorum. Zaten deli gibi dizi izleyen bir insanım, çoğunu da izlediğim dizilerden aldığım için bana pek yük getirmiyor.

Bu işin olumsuz yanlarına gelirsek;

-Adam akıllı program yapamıyorsunuz. Arkadaşınızla sözleşip tam evden çıkacakken ''Bu çevirilerin yarına yetişmesi lazım, kolay gelsin.'' diye mail gelebiliyor.

-''Benim bu hafta sınav haftam'', ''hastayım'' gibi bahanelere bir iki defadan fazla sığınamıyorsunuz. Piyasada çok çevirmen var zaten. Kimse size muhtaç değil. Vazgeçilmez değilsiniz yani. İşinizi disiplinle yürütmeniz gerekiyor.

-Parası tıkır tıkır yatmıyor. Gecikmeler olabiliyor. ''Ay başı'' diye bir kavramınız yok. Para elinize parça parça geçtiği için de çar çur olup gidiyor çoğu zaman.

Tüm bunların yanında, kendi adıma konuşmak gerekirse bana büyük keyif veriyor. Kimi zaman İngilizce'den kusma derecesine gelebiliyorum evet. Ama okulun yanında bir mesleğe sahip olup kendi paramı kazanabilmek mükemmel bir his. Yaptığım her işte kendime bir şeyler katıyor olmam, yeni diziler keşfetmemi sağlaması da cabası. Piyasada çevirilecek çok şey var, üniversite öğrencilerini çok seviyor iş verenler. İmkanınız, zamanınız ve en önemlisi hevesiniz varsa bu işi kovalayın derim. Görüşmek üzere! :)

8 Mart 2013 Cuma

Uzak Durulası Erkek Tipleri

Öncelikle Dünya Kadınlar Günü'müz kutlu olsun. Her ne kadar kutlanmayacak bir anma günü de olsa, insana kadın olduğunun tüm dünya tarafından bir kez daha hatırlatılması güzel bir şey. He bi de indirimler var tabii eheh.

Gün, kadınlardan bahsetme günü, evet. Ama sabahtan beri twitter'da takip ettiğim erkeklerden bazıları öyle çirkin yorumlar yapıyor ki; kendilerini üstün cinsiyet olarak görmekten vazgeçsinler, dönüp bir aynaya baksınlar diye sevmediğim özelliklerini tek tek sıralamaya karar verdim. İşte benim nazarımda, uzak durulması gereken, çekilmeyen erkek tipleri;

-Özgüveni eksik/fazla: Özgüvenin azı da zarar fazlası da. Dozunda olmalı. Ne minibüste para uzatmaya çekinecek kadar az, ne de ''alçak dağları ben yarattım, siz kimsiniz ki lan?'' derecesinde sapıtmış olmalı. Yerini bilsin, kendinin farkında olsun yeter.

-Kadın düşmanı: ''Dünya kadınsız daha güzel olur, üreme zorunluluğumuz olmasa size ihtiyacımız yok'' derler. Üreme zorunluluğu olmasaymış, oldu anam. Ütopyaya bak lan. Fırıncıya söyle ekmek vermesin. Hatta utanmasa ''bu dünyadan sktirin gidin'' diyecek kıvama gelmiş, seksistliğin dibine vurmuş. Aslında benim de ''erkekler'' diye ayırıp yazı yazmam bir seksizm belki ama, ben iki cinsiyeti de eşit gördüm, göreceğim her zaman. Kimse kimseden üstün değil. Bir kere seni doğuran anandan utan be. Kadınlar naptı sana babanı mı öldürdüler? Sırf farklı olayım, marjinalliğin dibine vurayım diye boş boş konuş bütün gün. 

-Aşırı işkolik: Önce saygı duyarsın, oo işinde gücünde, kariyer sahibi dersin. Sonra gerçek yüzünü görmeye başlarsın. Sinemaya bile gitseniz o karanlıkta açar maillerini kontrol eder. Üstüne bir de gözlerinin ırzına geçer. Pazarları bile buluşmak istemez, eve iş getirdim der. Atsan atılmaz satsan satılmaz. Bunları bırakıcaksın, gitsin patronuyla takılsın bütün gün, sonra ''ayy özledieem'' diye gelmesin ama.

-Baba parasıyla güç gösterisi yapan: Bu da bir öncekinin tam tersi. Yanlış anlamayın, sözüm babasının parasıyla geçinenlere değil. Bununla rant sağlamaya çalışanlara. Hava atacak kıvama gelebilmen için önce o parayı kendin kazanacaksın arkadaşım. Zaten kendin kazanmaya başladın mı sakızın bile ucuzunu arar hale geliyorsun, geçtim kızlara saçmayı..

-Aşırı depresif: Tamam sürekli ''Allahım çok mutluyum, hayat çok güzel'' diye gezen sevgi kelebeği de olmasın. Ama 7/24 ''ölmek istiyorum, buraları terk edip Bodrum'a yerleşicem'' diyen de kurdeşen döktürür insana ya. Yerleşeceği de yok bakma. Anca konuşsun. Heh git, git de organik domates yetiştir öyle koca tek başına. İnsanoğlu dediğin azıcık hayattan zevk almayı bilmeli.

-Kızlarla kimin eli kimin cebinde olan: ''Ama aşkım o vallahi çok iyi bi kız'' cümlesini kurduğunuz an, sevgilinize son cümlelerinizden birini kurmuşsunuz demektir. Bunu hiçbirimiz yemeyiz. Senin sevgilin varsa, sen başka kızın beline o elini koymayacaksın arkadaşım. Ne bu ihtiyaç mı? Hayır. Yapmasan ölmezsin merak etme. Az eline ayağına sahip çık.

-Arkadaşlarıyla ulu orta kız muhabbeti yapan: Ulan bu X de çok taş beeah. (buradaki X, porno yıldızı, manken, model, bilumum yollu olarak nitelendirilebilecek bir dişi oluyor) Tamam erkeğin porno izleyeni de vardır da, neyse şimdi ayrıntıya girmeyeyim. Ama bunu git kendi başına yap. Goygoyunu yapmak zorunda değilsin. Sevgilin varken ulu orta hatun muhabbeti yapıyorsan bildiğin hıyarlık bu yaptığın.

-Hastalık hastası: Başı ağrısa ''ALLAHIM BEYNİMDE KESİN TÜMÖR VAR KAĞIT KALEM GETİRİN VASİYETİMİ YAZICAM'' der bu da. Senin ben vasiyetine tüküreyim ya. Alt tarafı başın ağrıyor, grip oldun, üşüttün vesaire. Sanki kanser oldu herif. Doktora bile gitmeden ölüm fermanını yazdı oturduğu yerden. Hiç çekilmiyor yemin ediyorum. Hatta bunun kadını da erkeği de çekilmiyor.,

Şimdi bunları okuduktan sonra feminist misin, seksist misin falan demeyin bana. Aksine, erkekler olmadan biz kadınlar da yaşayamayız benim düşünceme göre. Bu yazıyı bana yazdıran, iki gündür kadınlara söve söve bitiremeyen akıl fikir yoksunu insanlar. He bu listede yazdığım insanlardan hayatım boyunca uzak mı durdum? Elbette hayır. Kimse hiçbir zaman istediğiniz gibi olmaz. Zaten ilişkinin en güzel tarafı karşındakini artısıyla eksisiyle kabul edebilmektir.

3 Mart 2013 Pazar

Yoklukta Gideri Var: Mim

(Bilmeyenler için, mim nedir? bloggerların kendi kafasına göre uydurduğu soru cevap tarzında yazı kalıpları. Herkes mimleniyor, o hafta herkes birbiri hakkında bir şeyler öğrenmiş oluyor.)

Hakikaten bu blogger arkadaşlar sürekli oturdukları yerden mim uyduruyorlar galiba. Blog istatistiklerine bakarken sürekli mimlendiğimi görüyorum. Şu ara zamanım gereksiz dolu geçiyor. Bir sürü iş var, okul var. Kol gibi bir endokrinoloji var. Yazmaya çizmeye zaman olmadığı için yine birikmiş mimlere sığındım.

Öhm. Başlıyoruz.

1-En son kime yalan söyledin, neden?

Komşuya söyledim. Sabahın 9'unda kapıyı çaldı karı. Bizde tarçın var mıymış, lazımmış. Napacaksa pazar sabahı tarçını. Pek acil ihtiyaç değilmiş gibi geldi. Uykum açılmasın diye yok dedim tabii ki. Allah affetsin:(

2-Biz okumuyoruz farz et, kendine bir itirafta bulun.

Biraz daha su içmemeye devam edersen buharlaşarak geberip gideceksin votkaleymın.


3-Şu an istediğin işi mi yapıyorsun?

Öyle mayışlı falan bir işim yok. Alt yazı-kitap vs çevirisi yapıyorum ve birkaç yere yazı yazıyorum. Çeviriyi yapma sebebim İngilizce'yi unutmamak, yazı yazmak zaten başlı başına zevk. He bunlardan para kazanmak hoş mu, hoş tabii ki. Ama asıl mesleğim doktorluk olacak 3 yıl sonra ve inşallah şu okurken çektiğim sıkıntılara değer maddi ve manevi açıdan.

4-Mutlu musun?

Tabii ki. Mutsuz olmamı gerektiren bir şey olsa hiç üşenmem, olurum. Ama gayet tıkırında gidiyor hayat.


5-Keşke?

Keşke diyince bir bok olmuyor arkadaşlar. Demeyin.


6-Sence ideal eş nasıl olmalı?


Beşiktaşlı olacak bu biiir. İkincisi, statü olarak ne benden eksik ne benden fazla olacak. Hayata bakışım, değer yargılarım benzer olacak. Davul bile dengi dengine. Dengin olmayan insanla yaşadıklarından hiçbir hayır gelmez. Ben bunu bilir bunu söylerim. Ayrıca, eş olduğu kadar arkadaş da olacak. Bir de yalan söylemeyecek. Şimdilik bu kadar yeterli. Listeyi uzatırsam evde kalıcam :(


7-Nerede yaşıyorsun ve ömrünü nerede geçirmek istiyorsun?

İki şehirde yaşıyorum denebilir. Okul sebebiyle 3 yıldır Samsun'dayım ama aklım hep doğduğum, büyüdüğüm yer olan İstanbul'da. Senenin %60'ı burda, 40'ı orda geçiyor diyebilirim. Ömrümü de tabii ki İstanbul'da geçirmek istiyorum.


8-Seni en çok ne mutlu eder?

Sınavın güzel geçtiği, çevirilerin bittiği, ayfonun şarjının %100, kahvenin de önümde olduğu cuma akşamları. Bir de oturup uzun uzun film, spor, kitap vs muhabbeti yapabileceğim bir insanın varlığı.


9-Korkuların neler?

Gecenin körü denebilecek saatlerde kapımın çalınmasından acayip tırsarım. Zaten Samsun suç oranında Türkiye'de lider, tövbe yarabbim sen koru :( Bir de ölümdür en korktuğum şey. Bahtım kara bu konuda. Çok şükür çekirdek ailem sapasağlam duruyor ama sülaleden, eş dosttan bir sürü kişiyi kaybettim 2013'ün başından beri. Allah uzun ömürler versin herkese.


10-Hayatında en çok utandığın an?

Lisede tiyatrodayken ilk defa başrol oynayacağım an. Sahneye çıktığımda 3,5 atıyordum.

11-Kendinde en sevmediğin özellik?

Çok zor karar veriyorum. Suyu Erikli mi alsam Nestle mi diye bile düşünürüm yarım saat mal gibi. 

Sormadınız ama en sevdiğim özelliğim de; duygularıma kendimi kaptırmam mümkün olduğunca. Hayat devam ediyor mantığına dayanarak önüme bakarım. Bu yüzdendir ki şu yaşıma kadar bir kere bile depresyona girmedim, günlerce evden çıkmayıp nutellaya abandığım falan görülmemiştir. Yeter ki ölüm olmasın, gerisi hiçbir zaman insanın huzurundan, keyfinden önemli değil, diyerek yazıyı bitireyim. Ölüm de ölüm diye içinizi kararttıysam mazur görün. Öpüldünüz.