20 Mayıs 2013 Pazartesi

Yasağın Cazibesi

Biri gelse, içinde bulunduğumuz düzeni değiştirse. Mesela ben bir şeyi, birini hakediyorsam ona sahip olabileyim. Başka bir insan ya da bir dış etken onu elimden alamasın. Çok istiyorsam, deli gibi istiyorsam; varlığında midemle kalbim yer değiştirecek kadar mutluysam, yokluğunda taş düşürüyormuştan beter sancıyorsa bedenim; ben onu hakediyorum. Sahip olmak için sadece çok istemek yetse keşke.

Hani sen bir diziyi hiç kaçırmadan izlersin, ama başka kimse izlemiyor diye yayından kalkar ya, aynı hesap işte.

İki telefonlaşma arası o kadar özlüyorsun ki bazen, sesini yadırgıyorsun. Bir iki dakika dinliyorsun, sonra, evet bu o, bu sesiyle beni titreten adam diyorsun.

Allah kimseyi, duyunca sesini garipseyecek kadar özletmesin.

Gece yatarken aklında o var, sabah kalkınca da. Kahvaltı ederken gözün telefonda, çalışırken bir arasa da konuşsak diyorsun. Bütün hücrelerini ele geçirmiş adam. Adeta ''sen'' olmuş. Yarın öbür gün aklından çıkarmaya çalışsan, beceremeyeceksin. Beyninin içine nüfuz etmiş, oradan kumanda ediyor seni. Söylediği sözleri kulağına değil beynine fısıldıyor. Süzgeçten geçirip alamıyorsun içine. O yüzden de hepsi ayrı bir hücrene dokunuyor. Sanki bütün insanlık adına seviyormuşsun gibi.

Geceleri başını yastığa koyduğunda düşünüp sırıtarak uyuyakalacağın birinin varlığı, ekmek su kadar elzem bir şey.

Yaşadıkların sana bitmeyen aşkın olmayacağını öğrettiği halde sen hala bir birlikte olmaya başlasanız ölene kadar süreceğine inanıyorsun. Kendi yalanın. Kendi dünyan. Gülemiyorsun da haline. İçinden zavallıca ağlıyorsun. ''Kimseye kolay kolay teslim olma'' diyen mantığına tükürüp, sağa sola büyük gururla sattığın o muhteşem ilkelerini bir bir nasıl çiğnediğini görüp kendinden iğreniyorsun.

Zaten sevmemen gereken birini sevmeyi çekici kılan, yasağın o lanet olasıca cazibesi değil mi?

Hep sen anlatıyorsun, o dinliyor. Belki de anladı onu deli gibi istediğini. Hani başlarda utanır sıkılırsın, kendini ağırdan alırsın. Ama öyle bir çizgi var ki, o çizgiyi bir geçersen içini açıp onu beklemeye başlarsın. Neden anlamıyor bu adam dersin. Anlıyor da belli mi etmiyor dersin. Maniküre paralar bayıldığın tırnaklarını bir gecede rezil edersin. Şişeyi tutup kaldıramayacak hale gelene kadar içersin. Baktın hala işaret yok, sormak istersin. Sonra da... Beynine gidecek oksijen, kalbinden her bir atışı, nefesin, sesin, hayatın onun ağzından çıkacak iki kelimeye bakar.

Sormasan meraktan öleceksin, sorsan istediğin cevabı vermeyecek korkusu var. Her halükarda kansere çıkıyor kapı.

Sonra ne mi olur? O da istediğini söyler. Ve kendini, sonunu göremediğin bir ilişkinin içinde bulursun. Hani uçsuz bucaksız bir tünel olsa, önce sonunu görmek istersin. Nerede biteceğini bilmediğin tünele girmek istemezsin. Ama bu seferki başka. O uçsuz bucaksızlık o kadar güzel ki, sonunda ayrılığı bırak ölüm bile olsa, yine güzel.



2 yorum:

  1. Yaşamadan,tadını almadan,dilin yanmadan, ne kıymetini ne hiddetini bilemeyeceğin bir şey değil mi zaten dediğin gibi... Plan program yapmadan karşına çıkması güzelde plansız programsız gitmesi olmasa sonunda...

    YanıtlaSil
  2. ne güzel anlatmışsın. zia aşk acısı çeken mia için bu yazı çok fena oldu... özledim be.

    YanıtlaSil

Hay ağzına sağlık dedi ve ekledi;