15 Aralık 2013 Pazar

Zamanı Verimli Kullanma Hadisesi

Twitter'da, iş yaparken, dersteyken, yemek yerken vesaire oldukça aktifim görüyorsunuzdur. Durum bu olunca ''hacı sen ne ara uyuyon?'' soruları kaçınılmaz oldu. Üniversiteye hazırlanan gençlerden ''uyku nasıl kaçırılır? nasıl verimli ders çalışılır?'' gibi sorular almaya başladım.

Ben de herkese ayrı ayrı bin beş yüz kere cevap vermektense topluca bir yazı yazayım, hem zamanı etkin kullanma hem de verimli ders çalışma hadisesine değineyim dedim.

Öncelikle hem okulun hem işin arasında sıkışıp sakın eve kapanıp asosyal takıldığımı düşünmeyin. Geri kaldığım çok bir şey yok. Şimdi şunu yaptım bunu yaptım diye kendimi gazlamayayım, zaten tüm bunları twitlerimi okuyan ve instagramımı takip edenler anlamıştır çoktan.

Tıp fakültesinde 1 ay sonra 3,5 yılı devirmiş olacağım. Hayatımda bütünleme, sınıf tekrarı vesaire görmedim. Nazar değmesin. Yani bu işleri yaparken kesinlikle asıl mesleğim olacak olan doktorluğa zarar vermiyorum.

Durum buyken, etkin şekilde ders çalışma yollarını anlatayım size dedim. Öncelikle en büyük sorun uyku. Ben uykudan biraz ödün vermeyi tercih ettim. Hafta içleri daha az uyuyup, haftasonları artırıp kendime borçlarımı ödeyerek hayatımı sürdürüyorum. Ama zaten bomboş olsam bile uyumayı çok seven bir insan değilim. 10 saatten fazla uyursam kafam karışır, mala bağlarım. Bu da benim doğuştan avantajım diyelim :) Cidden çok kahve tüketiyorum, sudan çok kahve içtiğim oluyor. Tolerans geliştirdim sanırım kafeine, uykumu açmıyor artık pek. Yeşil elma da yiyebilirsiniz, uykuyu açar, yabana atmayın. Ama sakın kolayla kahveyi karıştırmak, redbull içmek gibi hareketler yapmayın. Kolayı ve enerji içeceklerini ağzıma sürmem ben hayatta. Suni, işlenmiş şeyler hepsi. Mümkün olmadıkça nescafe de içmem. Kendi makinemde filtre kahve yapıp sütsüz şekersiz içerim. Şekeri kesinlikle önermem de, sütü de kesseniz kalori ve kahvenin işe yaraması açısından daha iyi olur haberiniz olsun.

Zamanım çok olmadığı için ders çalıştığım her anı verimli kullanmam gerekiyor. Bunun püf noktalarını anlatayım size:

-Kendinize kurallar koymayın. 1 saat çalışıcam, 15 dk dinlenicem gibi kalıplara uymaya çalışmayın. Oturun, sıkılınca bırakın, ama bırakınca masada durmayın, kalkın gezin ki dolaşımınız harekete geçsin, beyninize daha çok kan gitsin.

-Ben ders çalışırken genelde sakız çiğnerim. Öyle cak cak dikkatimi dağıtacak kadar değil ama, ağzım meşgul olur ya sakızla, ya fındık fıstıkla falan. Bu da beyne giden kan akımı artırır.

-Müzikle çalışmayın. Klasik müzik dinleyin klişeleri var, denedim ama sevmeme rağmen uzun vadede beynimi ütüledi benim. Masanın üstünde baygınlık geçirdim adeta. Çalışmaya ara verince takın müziği, gözlerinizi kapatın, 3 dakikada nasıl kafanız dağılacak, nasıl resetleneceksiniz bakın görün.

-Kendinize hedef koymadan masaya oturmayın. Koymadığınız zaman bırakmanız daha kolay olur, kendinizi zorlamayamazsınız. Atıyorum ''150 sayfa okuyacağım'', ''4 sunum bitireceğim'' gibi. Bunlar motivasyonu artıran şeyler.

-Şahsen işlerimi internet üzerinden mail olarak aldığım ve ailemden uzak yaşadığım için telefonumu asla kapatmam, sessize mümkün olmadıkça almam, internetim, bildirimlerim hep açıktır. Zaman zaman telefon dikkat dağıtıyor evet ama, telefonu alıp başka odaya koyunca da onda aklınızın kalma ihtimali var. Masada duran telefonla başa çıkabilmeyi öğrenin.

-Ara verdiğiniz zamanlarda sevdiğiniz, sizi rahatlatan kişilerle konuşun. Ben annemi veya babamı ararım mesela hep. ''çalışmaktan sıkıldım'' dediğim an ''sen her türlü halledersin'' temasında cümleler kuruyorlar, bu kendime güvenimi ve motivasyonumu arıtıyor.

-Çalışırken abur cubura çok kaçmayın. Fındık, fıstık, ceviz veya meyve yiyin. Ben su içmekte çok zorlanıyorum ama mutlaka bol su için. Hatta her daraldığınız anda suyu dikleyin kafaya. Ancak bu yöntemle içtiğim suyu günde 1,5 litreye çıkarabiliyorum ben. Psikolojik olarak da arınıyormuşsunuz, siniri stresi atıyormuşsunuz gibi geliyor.

-Kendinize güzel bir çalışma ortamı yaratın. Mesela ben kahvemi, suyumu falan almadan hayatta masaya oturmam. Zırt pırt kalkıp dönmekten nefret ederim. Ayrıca sürekli aynı yerde de çalışmam. Odamda, mutfakta, salonda, starbucksta, arkadaşımın evinde derken pek çok çalışma ortamım var. Kısacası seferiyim yani :)

Benim aklıma gelenler bunlar. Bilimsel şeyler falan değil hiçbiri, işin uzmanı da değilim. Ama tecrübelerime dayanarak belki birilerine yol gösterebilirim diye yazdım bunları. Tam da vize zamanına denk geldi, iyi oldu diye düşünüyorum. Herkese yaptığı işte, çalıştığı derste, okuduğu okulda çok çok başarılar :)


11 Aralık 2013 Çarşamba

Öğrenciyi Öğrenci Yapan 12 Özellik

1- Sabah kalkıp çalışırım: Gece uyku bastırmıştır, sıçtın mavisini çoktan görmüştür, büyük umutlarla alarmı 1 saat erkene kurup yatar. Sabah alarm çaldığında ise '' daha 1 saat var lan yat yat'' diyip yorganla sevişmeye devam eder.

2- Mutfakta sınırsız yaratıcılık: 1 paket çubuk makarnadan sayısız çeşit yemek yapar, evde 2 yumurtanın içine koymadığı bir bulaşık süngeri kalır.

3- Ona küçük sürprizler yapın (YAPAMADI): Aylar sonra evine gidecekken, habersiz gideyim de şaşırsınlar diyip kapıda kalır. Her akşam evde mandalina soyup dizi izleyen anne babanın o akşam akrabaya gidesi tutmuştur.

4- Maksat zengin gözüksün: Bim'den Jucy meyve suyunu alır, sürahiye koyar, ''Cappy karışık'' havası vererek gelen misafire gururla iteler.

5-Yedi=Kutsal rakam: Her ayın 7'sinde burslar yatar, o gün en kralından yemek yer, sinemaya gider, D&R'ı kaldırır, bir sonraki ayın 7'sine kadar simit yer.

6-Her sınav sonrası radikal(!) kararlar: Finallerde sıçıp sıvadıktan sonra ''abi önümüzdeki dönem her derse gidicem, not tutucam'' diyip o dönem gelince de yakın arkadaşa imza atsın diye yol yapar.

7-Alayım da dursun: Çalışmayacağını bile bile tüm notları çektirir, sınıfın çalışkanının notlarını çektirir, çıkmış soruları çektirir. Çektirir de çektirir. Cüzdanın yarısını fotokopicide bırakır. Sonra notları nereye koyduğunu bile hatırlamaz. Notları tamamlamak, dersi geçmenin en önemli aşamasıdır.

8-Hoca taktı: O dersi geçmek onun hakkıdır. Zaten üniversite yata yata geçilen yerdir. Geçemiyorsa mutlaka hoca takmıştır, öğrencide hiçbir zaman kusur yoktur.

9-Alarm vesvesesi: Hafta içi alarmla tüm mahalleyi uyandırır, kendi uyanamaz. Uyku için her şeyini feda edecektir. Sonra o alarmı hafta sonu açık unutur ve cumartesi sabahı apartmanın kapıcısından bile erken kalkar.

10-Eğitimi sorgulamak: ''Bu benim hayatta ne işime yarayacak?'' diye lüzumsuz gördüğü her bilgiye bok atar. Hoca amfide ''et pişirme teknikleri'' anlatmadığı sürece anlattığı her şey ölümüne gereksizdir.

11-Kombi=son çare: Doğal gaz faturası girmesin diye ancak 8. battaniyeden sonra üşürse ''belki'' kombiyi yakar.

12-Baba evine gitmek=kıtlıktan çıkmak: Öğrenci evinde makarna ve menemen yemekten kusma seviyesine gelip, gurbetten evine gittiği gün anne yemeklerinden midesine 8 ay yetecek kadar yer, yatana kadar yer. Üstüne tatlı yer, onun üstüne meyve yer yine de doymaz.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Allah Kimseyi Çok Özlemek Zorunda Bırakmasın

Yer: Göğüs hastalıkları servisi. Annesi zor nefes alan, makineye bağlı olan kız, ''iyileşecek mi?'' diye soruyor.

Yer: Hastane morgu. Kapıda cenaze arabası. İçinde tabut. Onun içinde bir kadın. Kızı feryat figan ağlıyor. Annem diyor, gitti diyor, aldılar onu benden diyor.

Yer: Acil servisin önü. Çocuk, sedyedeki babasını elleriyle acile getiriyor. Bağırıyor, çağırıyor, ''Durumu nasıl?'' diye soruyor.

Bunlar gibi daha pek çok şey. Her gün, her saat annesine babasına refakat edenler, cenaze arabasıyla toprağa yollayanlar, doktorun ağzından çıkacak 2 kelime için canını vermeye hazır bekleyenler.

Hastanedeyken hayatı sorgulamaya başlıyorsun. Yaptığı her doğrunun, her yanlışın altında anlam aramaya başlıyorsun. Kendine daha çok ''neden?'' diye soruyorsun. Daha çok kıymet biliyor, daha çok özlüyorsun.

Telefona sarılıyorsun sonra, çok uzaktaki aileni arıyorsun. 700 kilometrenin yarattığı lanet olası özlemi hafifletmeye çalışıyorsun.

Baban açıyor telefonu, hal hatır soruyor önce. Sonra, ''Kızım, özledim yavrum'' diyor. ''Ne zaman tatilin?'' diye soruyor. ''Baba daha 1,5 ay var'' diyemiyorsun. Ders programı belli değil, arada kaçmaya çalışırım, yine konuşuruz'' falan diye saçmalıyorsun. Sesin bir anda kısılıyor. ''Çok var be baba'' diyemiyorsun. Gelirim diyorsun ama bakkala gitmeye bile vaktin yok halbuki. Ağzından çıkan tek doğru laf ''Ben de çok özledim baba''.

4 yıl oldu. Bundan 4 yıl önce, 18 yıl birlikte yaşadığım ailemi arkamda bırakıp, bedenlerini değil ama desteklerini yanıma alıp yabancı olduğum bir yere, yeni bir şehre geldim tek başıma. İnsanoğlu her şeye alışır dedim, yeter ki ölüm olmasın dedim. Özlemek bana koymaz dedim. Ama öyle bir koyuyor ki, içimi biri matkapla deliyor sanki seslerini her duyduğumda.

Eve gelince gülerek kapıyı açan anne, akşamın 9'unda panikle ''geç oldu nerde kaldın'' diye arayan baba. Her derdini anlattığın, her zaman senin anlayan, yanında olan kardeş. Kusana kadar özlüyorsun. Değil 4 yıl, 15 yıl da böyle ayrı geçse yine özleyeceksin adın gibi biliyorsun.
Günlük hayatın koşuşturmasında aklına çok gelmiyor ama akşam eve geldiğinde, pijamalarını giyip televizyon izleyen babayı, ertesi günün yemeğini akşamdan yapan anneyi, ikisinin arada tatlı atışmalarını bile özlüyorsun. O zaman hayat o kadar boş ve anlamsız geliyor ki.

Annen, baban, çok uzaklarda fotoğraflarına bakıp hayatına ortak olmaya çalışıyor.

''Yemek yedin mi'' diye soruyor. Sanki sana yemek yapabilecekmiş gibi.
''Kalın giyindin mi'' diye soruyor. Sanki üşüyor olsan montunu verebilecekmiş gibi.

Yemesen bile yedim anne diyorsun. Üzerindeki incecik bluza aldırmadan, giyindim anne diyorsun. Kendini en boşverdiğin, her gece 3'er saat uyuyup su yerine kahve tükettiğinde, mide kramplarından uyuyamadığın zamanlarda bile bunu onlara söyleyemiyorsun. Üzülmesinler, ne gerek var diyorsun. Hayatın onlara toz pembe görünüyor ama aslında griden hallice.

Ailesinden hiç ayrı düşmemiş insan bilmez bunları. Özlemeden kolay kolay kıymet bilinmez. Hiç gitmeyeceklermiş gibi hissedersin. Ama bir bakmışsın baban seni elleriyle el memleketin otobüsüne bindiriyor. Annen sınava giderken sarılamıyor, sabah kalkıp sana dua etmekten başka elinden gelen bir şey yok. Gece telefonunu kapatamıyorsun. Sessize alamıyorsun. Aradıklarında meşgulsen bile kolay kolay meşgule atamıyorsun. Ya önemli bir şey varsa tedirginliği insanı öldürüyor. Gece yarısı gelen telefonlardan ödün kopuyor. Her sabah seslerini duyduğun için, aldıkları nefes için binlerce kere şükretmeyi öğreniyorsun.

Aile şu dünyadaki en önemli şey. Herkesin yokluğuna bir gün elbet alışılır. Arkadaşın, sevgilinin. Hepsinin yeri bir şekilde dolar. Kendine yeni sevgili bulursun ama yeni bir anne, baba bulamazsın. Onlar tektir, eşsizdir, bir tanedir. Her zaman en değerlidir. Şimdi içeri gidip sarılmak için her şeyimi verebilirdim. Ama yoklar. Ve benim bunu yapabilmek için daha çok beklemem gerekiyor.

Size tek bir tavsiyem var. Ailenizin kıymetini bilin. Ters davranmayın, her zaman bildiğinizi okumayın, iyiliğinizi düşündüklerine hep ama hep inanın.  Ben bunlara inanmayı 4 yılda öyle bir öğrendim ki...

Ve onları çok sevin. Kimsenin yerinin, aldığı nefesin garantisi yok. Hiç ayrılmayız dersin, bir bakmışsın yarın apayrı dünyalara düşmüşsünüz. Birlikte geçirdiğiniz her anın keyfini çıkarın, çok sarılın, çok öpün. Aranızda telefon denen lanet olası aletin olmamasının tadına varın.


Son sözüm, Allah kimseyi çok özlemek zorunda bırakmasın. Beni bıraktı...



22 Kasım 2013 Cuma

Napıyorum Ne Ediyorum?

Yazmayalı epey olmuş. Blogu geçtim, gün içinde twittera bile doğru düzgün bakamıyorum. Anca mention gelirse falan. Yeni stajıma başladım pazartesi günü. Göğüs hastalıkları, kardiyoloji ve enfeksiyon üçgeninde dolanıp durucam 2 ay. Çok afedersiniz ağzıma feci sıçılıyor. Her gün, bazı günler iki tane hasta başı, sürekli ordan oraya hoca kovalamak, aralarda bir sürü ders, haftanın sonuna yetiştirilecek hasta dosyaları... Eve gelip yayılayım desen imkansız, ya ders çalışacaksın ya da ertesi gün hasta başında azarlanıp düşük notu yiyeceksin. İş kısmından hiç ama hiç söz etmiyorum, tüm bunların üstüne bir de bilgisayarı önüne alıp iş yapmak beni telef ediyor.

Bu kadar yoğunluğa rağmen öyle ''allaah ölüyorum'' gibi bir halde değilim ama düzenim biraz bozuldu. Öğleden akşamın bilmem kaçına kadar aç geziyorsun, eve gelince özellikle gece ders çalışırken iştah patlama yapıyor. Zaman olmadığından spor falan da yalan oldu zaten, her staj ikişer kilo alarak 4. sınıfı bitirmem umarım :(

Daha tatilime de bir sürü zaman var. Yılbaşında eve gidecektim ama 13 ocakta sınav var, ondan beteri 31 aralıkta hasta başı, 1 ocakta ders var. Yuh ulan. Cidden yuh. Yeni yıl benim için şimdiden iptal.

Ama tüm bunlara rağmen mutluyum diyebilirim. (Notlara bayıldığım tomar tomar paralar, taşıdığım eşek ölüsü gibi kitaplar, sunumlar haricinde.) Hastaların hayır duasını almak, hiç tanımadığın insanları muayene etmek, dertlerini dinlemek, vizitte hal hatır sorup yüzlerini güldürmek çok güzel bir şey. İnsan kendini işe yarar hissediyor. Hatta benim için okuldan çok iş gibi artık bu. 8-5 hastanede olup mesleğimi icra ettiğimi hissediyorum. Yorgunum, kafam karmakarışık, su içmeye vaktim yok ama mutluyum.

8 Kasım 2013 Cuma

Kıllığım Üzerimde

Aslında tahammül eşiği çok düşük bir insan değilim. Genelde işime gücüme bakar, Allah ıslah etsin diyip geçerim ama bu aralar YETHEEER diye bağırır, her ayrıntıya, her harekete dikkat eder, eleştirir oldum. Mesela;


-Tayt giyiyorsanız üzerine uzun bişey giyin abi. Her zaman söylerim aslında, isteyen istediğini giyer, kimse kimsenin gözüne hitap etmek zorunda değil. Hoşlaşmam ama geyikli taytı da ugg'ı da giyenlere laf etmem. Ama bu tayt olayı bariz teşhirciliğe giriyor ya. Anatomi 101'deyiz vajina inceliyoruz sanki lan.

-Sen tıp bitirince ne uzmanı olucan sorusu yöneltenler. Kafamda bişey yok diyorum, hastaneye yeni geçtim olmaması da normal. Vardır bişey vardır diyor. YOK TEYZE YOK. Bir ısrar kıyamet gidiyor millet ya.

-Otobüste, tramvayda yanındaki yeri ahbabına tutanlar... Sen nabıyon allah aşkına ya? Belediyenin vasıtasında kim kime yer tutuyor lan? Millet kapılara yapışmış, nefes almaya yer yok, çantamızı bile kıçımıza sokacak haldeyiz, adam yer tutuyor. He yav he.

-Şimdi bir lafımı daha çiğnemiş olacağım. Normalde milletin attığı twitlere söylenmem. Kim ne isterse yazsın, takip silah zoruyla değil. Ama kankinizle muhabbet edip üzerine public olarak ''ahahah off Nalan ya gülmekten öldüm'' gibi twitler atıyosunuz, alakam olmasa bile Nalan'ı bulup takip edesim geliyor.

-Telefonla çok yüksek sesle konuşanlar. İnanın 5. katta oturuyorum ve karşı binanın inşaatına 5 çuval çimento gerektiğini bile öğrendim demin.

-Bir de kızsız kalamayan adamlar var. Telefonda biriyle mesajlaşır, o olmazsa yedekte dursun diye arkadaşına sulanır, yoldan geçenin bile içine düşer. Sonra da twitterda ''hayatta sadece 1 kere seversin'' diye tespit yapar. He koçum he aynen öyle.

Huysuz votkaleymının serzenişlerini dinlediniz. Var mı böyle sizi de hayattan bezdiren tipler?

20 Ekim 2013 Pazar

Makyaj Blogları 101

Bana sürekli soruyorlar, şuyum var ne süreyim, bu maskarayı nerden aldın, akmayan kokmayan eyeliner nerden bulunur vesaire vesaire. Şahsen makyaj yapmaya üniversitede başladım diyebilirim. Lise sondayken dersaneye gideceğim zaman bir flormar göz altı kapatıcım bir de avon göz kalemim vardı. Allık neyin bilmezdim. Zaten çok şükür hiçbir zaman fondötendi, bazdı, üstüne pudraydı derken binaya astar çekilecek kadar boyayı suratıma sürmedim. Ergenlikte bile aknem çok azdı, kapatacak bir şeyim yoktu.

Makyaj ve cilt bakımı konusunda ben de birkaç yere, hatta kendi bloguma da yazılar yazıyorum bildiklerim ölçüsünde. Bu konuda araştırıp karıştırmayı çok seviyorum. Bunun için de en büyük yardımcım makyaj bloggerları! O insanlar iyi ki varlar. Gratis'te falan suratsız ve bilgisiz çalışanlarla muhatap olmaktan kurtuldum sayelerinde. Hiç mi üşenmezler, videolar çekiyorlar, ojeleri sürüp sürüp siliyorlar, meslekleri gibi ciddiye alıyorlar bu işi. Vallahi helal olsun. Bu disiplin, bu özen takdire şayan.

Şimdi siz de benim gibi onlar sayesinde bilgilenin, yeni kozmetik diyarlarına doğru koşun ve coşun diye içlerinden en sevdiklerimi önericem;

-Your face, my canvas/ http://gorkemkarman.blogspot.com/ : Ah bu Görkem yok mu bu Görkem. Ben ona Görkit derim hep. Çok geç keşfettim ne yazık ki. Kendisi memleketin Mac'ten sorumlu devlet bakanı gibim bi insan. Ayrıca hem yaş hem de hayat görüşü olarak en çok benzeştiğim bloggerlardan kendisi. Genelde high-end dediğimiz, Türkçe'si kalbur üstü markalarla haşır neşir. Şahsen 2-3 ayda bir parayı kıyıp Mac'e bayıldığım için onu okumadan mağazaya adımımı atmam. Sayesinde ne rujlar ne allıklar keşfettim. Aynı zamanda çok güzel videoları da var. Makyaj dışı konularda da sık sık konuşuruz, dertleşiriz arada. Bebişim ya. Ayrıca kardeşi Buket'i de ilk gördüğüm yerde mıncır mıncır sevicem.

-Chunli Beauty/ http://www.chunlibeauty.com/ : Chunli'mi unutursam yazıklar olsun bana. O kadar tatlı ki. Ayrıca hem evli mutlu hem de çalışan sınıfına giren bir insan kendisi. O kadar işin arasında yok allık swatch'uydu yok cilt bakımıydı nasıl uğraşıyor bir anlayamadım vallahi. Bir de üstüne en güzel makyaj bloggerlarından birisi. Sık sık da yarışma yapıyor, çok cömert bir insan kendisi.

-Ojem rujum rimelim/ http://www.ojemrujumrimelim.com/ : Ay ben bu hatunun upuzun simsiyah saçlarına, selvi boyuna hastayım! Kendisiyle en büyük ortak yanımız göz makyajımızı Dalin'le çıkarıyor olmamız. Adeta birer koca bebeğiz ahah :)

-Güzellik Kazanı/ http://guzellikkazani.com/ : Videolarının has-ta-sı-yım! Çok samimi, çok tatlı. Hiç karşılaşmadım ama sanki çok sevdiğim bir ablammış gibi geliyor. Aşırı tatlı ve kendine çok benzeyen de bir kızı var. O da bizim gibi süslü püslü olmaya aday şimdiden :)

-Make up with style/ http://www.makyajblogum.com/ : O da çok geç keşfettiğim, ayrıca açtığı nefis forum http://makyajpuan.com/ sayesinde daha da bir sevdiğim bloggerlardan. Mac'inden Golden Rose'una kadar çok geniş bir yelpazede sürüyor, sürüştürüyor, bizi de aydınlatıyor kendisi. Allah başımızdan eksik etmesin :)


Aralarından en sevdiğim, kafama uyan, işini ciddiye alan insanları yazdım. Unuttuklarım vardır, gerçi tüm bloglara hakim bir insan da değilim zaten. Fazla okuyunca beyin yanıyor bir süre sonra. Allah başımızdan eksik etmesin valla onları, yoksa kazandığımız üç kuruşu saçma sapan şeylere saçıvericektik. Sayelerinde bilinçli bilinçli alışveriş yapıp rahat rahat sürüştürüyoruz :)

Son olarak; genelde blog altına yorum bırakmaya üşenen bir insanımdır. Yorumlarımı twitterdan yapmayı daha çok severim. Ama bu insanlar bu işi gönüllü olarak yapıyorlar, kimsenin çıkarı için değil. O yüzden beğenmeseniz bile saygısız, saçma sapan yorumlar yapmayın. O yazıların hepsinde emek var, harcanan tonlarca zaman var. İçeriği beğenmeseniz bile kırmadan, yapıcı eleştiriler yapmak en güzeli. Hakaret etmek kimseye bir şey kazandırmıyor. Bloglar, kendinizi tatmin etmeniz için değil, öğrenmek, paylaşmak, eğlenmek için var.

Geldim Gidiyorum vol.584930

Yine geldim yine gidiyorum çucuklar. Fark ettim ki sürekli git gel olmuş hayatım. Bazen acayip yorgun hissediyorum. İki yere de aitmişim gibi gelmiyor. Oku oku oku, İstanbul'a gel önce bi aile kahvaltısı, sonra at kendini sokağa, rutin görülecek insanları gör, yeni yerler varsa keşif yap, Moda'da denizi kokla, Cevo'da(ceviz ağacı) demleme çayın dibine vur, Bağdat Caddesi turu at, Karaköy'e kendini salıp kahve iç derken bu şekilde bir İstanbul ritüelim oluşmuş durumda.

Her geldiğimde aynı şeyleri yapmaktan sıkılmadım desem yalan olur açıkçası. Ama şunu söyleyebilirim ki yazdan beri en güzel İstanbul bu seferkiydi. Şehir her zamankine nazaran bomboştu. Buraya okumaya gelen ve çoğu görgüsüz, orasını burasını dağıtmış insanlar memleketine gitmişti, İstiklal'de tramvay yolunda fotoğraf çektiren şaşırmış güruhtan eser yoktu. İstanbul gerçek sahiplerine, bizlere kalmış gibiydi. 

En son sınavdan çıkıp uçağa bindiğim için 9 gün kitap kapağı açmamak fevkaladenin fevkinde oldu benim için. Dönüşte Radyoloji'de staj başı yapıcam inşallah. Yine hastane koşturmacası, maraton hali, ''kızın sen İNTÖR müsün'' diye soran teyzeler, ''bu çişle ilgili bi bölüm varmış nerde o'' diye sorarken aslında ürolojiyi kasteden amcalar vesaire vesaire. Ama onun zevki de bir başka. Artık kendimi okuyor değil de mesleğimi icra ediyor gibi hissediyorum hastaneye geçtiğimden beri. Her gün bin türlü insan görüyorum. Köylüsü, şehirlisi, mahkumu, tecavüzcüsü derken her kesimden insan var. Samsun, Karadeniz'in merkez şehri olduğu için hastalar sadece Samsun'la sınırlı kalmıyor. Çevre illerden de çok hasta geliyor. O yüzden hastane başlı başına kozmopolit bir oluşum halini almış durumda. 

Şimdi gidiyorum, ocak başına kadar yokum. Fark ettim ki orada da kendi yağımda kavrularak mutluyum. Oradaki sahiplenilme hissi burada yok. İnsanlar ağzının içine bakıyor. Büyük şehir nihayetinde ama elbette İstanbul'un onda biri değil. Bana göre hep küçük şehir oldu orası. Haliyle daha sıcak ilişkiler, insanlarla daha sık görüşme şansı, yolda yürürken bile önümü kesebilen akrabalar olarak geri dönüyor bu bana. 

İlginç bir 9 gün yaşadım burada. Enteresan şeyler oldu hayatımda. Ama misyonumuz her zaman arkaya bakmamak olduğundan bu süreçte yaşadığım her şeyi, her zaman yaptığım gibi burada bırakıp gidiyorum. Orada bambaşka, daha samimi, daha rahat bir hayatım var ve bu her seferinde beynime reset atıyormuşum, yenileniyormuşum hissi uyandırıyor bende. İstanbul'da olan İstanbul'da kalır diyorum, kafam bomboş, içim huzurlu, hafiflemiş bir şekilde gidiyorum. 2,5 ay sonra votkaleymın tekrar sokakların tozunu attırmaya gelecek, kendinize iyi bakın. :)

4 Ekim 2013 Cuma

Kışı Sevmeli mi? Nefret mi Etmeli?

Bu yıl da başka yollara düşmeden kazasız belasız ekime geldik çok şükür. Kış da kendini epey erken hissettirdi. Yazıya başlamadan söyleyeyim; nefret etmeli kısmı bende daha ağır basıyor. Ama sevilmeyecek yanları da yok değil keratanın. Başlıyoruz!

Neden Sevmeli?

1-Kış demek, evde daha çok vakit geçirmek demek. Beni bilen bilir. Çanağım yerinde durmaz. Aynı gün içinde 2 kere kıta değiştirdiğimi bilirim. Gezmek tozmak için ölürüm. Ne uykusuzluk, ne yorgunluk buna mani olamaz; soğuk hariç. Hava soğuk olunca kitabı diziyi alıp, yatak döşek eve gömülmenin, saatlerce tavanla bakışmanın keyfi ayrı oluyor. 

2-Eğer sevgiliniz varsa kış daha da bi güzel. Dilediğiniz gibi sarılır edersiniz. Ele ele tutuşup gezmek daha bir anlamlı hale gelir. Çantaya hırkayı attığınız halde adamların montlarına çöreklenmeyin ama. Yazık yahu.

3-Eğer işiniz gücünüz yoksa yatak daha da bir tatlı hale gelir. Yorgana çift lavaş Adana gibi sarılıp döne döne uyursunuz. 

4-Kaloriferler yandığından çamaşır kurutmak kolaylaşır. (Ev kızı alerted, becerikli hatun arayanlar eqlesin)

5-Çay kahve daha da güzel bir hal alır. Şahsen çaydan da kahveden de yaz kış vazgeçemesem de, yazın o çayı içerken ''bunun harareti aldığını iddia edeni Allah kahretsin'' diye söylenmekten zevk alamaz hale geliyorum. Hem ısınıp hem çaylanmak güzel şey.

6-Yağmur. Altında ıslanması, yürümesi, şemsiye taşıtması pek hoş değil ama sesi güzel, sonrasında şehrin kokusu ayrı güzel. Ama romantizm yapıcaz diye yağmur altında leş gibi öpüşmeyin nolursunuz. Zaten yolda bir an önce kapalı bir yer bulsak diye yardırıyoruz, ortalık karışık bir durun allahınızı severseniz.

7-Yaz kış neredeyse kaynar suyla banyo yapan, 1 metrelik saçlarını sıcak sıcak kurutmazsa rahat edemeyen biri olduğum için yazın epey zorluk çekiyorum bu işleri yaparken. Ama kışın öyle mi? Mis gibi su dökünüyoruz sıcak sıcak. Utanmasam tüm vücudu kurutma makinesiyle kurutucam.

8-Giyinmek daha kolay bir hal alıyor. Bazen montu hiç çıkarmıyoruz bile. İçine anneannemin sandığından çıkma dantelli kazağımı bile giysem üzerinde mont var, kime ne? Sütyen giymeyen güruhu da bunun içine katabiliriz pek tabii. Erkekler, siz bu maddeyi okumadınız sayın.

9-Bu madde erkeklere geliyor: Yazın evinde duramayan adamlar, kışın ''bize gelsene film izleriz sonra da sarılarak uyuruz'' sezonunu açıyor. Hanım kızlarımızın pek çoğu da iki battaniye bir dvd'ye kanıyor. Sarılacak uyuyacakmış bi de. Yav he he ya he.

10-En güzel kısmına geldim: salep, kestane, turunçgiller, sıcacık çorba mevsimi açılıyor. Soğuk çorba diye az kakalamıyorlar ayranları yaz aylarında. Soğuk çorba ne lan? Gavur adetleri bunlar hep. Çorba sıcak olacak, yemek borusunu yaka yaka inecek aşağı. 

Neden nefret etmeli?

1-Bir tıp mensubu olarak ilk değinmek istediğim şey; KLOZET ÇOK SOĞUK OLUYOR. Kış mevsimi resmen boşaltım faaliyetlerini baltalıyor. İtiraf edin çoğunuz ''hadi bitse de gitsek'' diye söylene söylene kalıyorsunuz tuvalette.

2-Çoğu mekanda musluk suları buz gibi oluyor. Şöyle ağız tadıyla kütür kütür el yıkayamıyoruz. Titreye titreye bir hal oluyoruz.

3-Özellikle şu günlerde giyim kuşam büyük sıkıntı oluyor. Daha deri ceket, ne bileyim bir trençkot giyemeden paltoya geçtik arkadaş. 

4-UGG'lar piyasaya çıkıyor. Kısa boylu kızlar çizmeleri değil, çizmeler kısa boylu kızları giymeye başlıyor.

5-Mekanda üzerine kan kırmızısı şal atan erkekler beni derinden yaralıyor :(

6-Çantada sürekli şemsiye taşımak, ıslak şemsiyeyi sokacak yer bulamamak derdi baş gösteriyor. Hadi bizim çanta şansımız var da erkeklere acayip acıyorum bu hususta.

7-Mekan önleri maç çıkışı gibi oluyor. Olay var zannedip bi bakayım diyorsun, meğersem tütünlenme faaliyeti varmış. Sigara içenlere büyük eziyet. Sigaralarını rüzgar içiyor hatta direkt. 

8-Grip, farenjit, soğuk algınlığı mevsimi başlıyor. Paket paket mendiller, nurofen'ler, 1000'lik augmentinler piyasaya çıkıyor. 

9-Hava almak zorlaşıyor. Şahsen temiz hava yürüyüşünü salona tercih edenlerdenim. Ama bu havada pek mümkün değil elbette. Cam pencere açınca millet dövecek gibi baktığı için bulunduğumuz ortamı da havalandıramıyoruz doğru düzgün.

10-Uyanmak, yataktan çıkmak zorlaşıyor. ''Olm bu ne soğuk lan'' sorgulamaları eşliğinde halıyla bakışmalar başlıyor.

11-En önemlisi, en vurucusu, en berbatı: DOĞAL GAZ FATURASI KABARIYOR.

Böyleyken böyle. Şahsen ne kış ne yaz insanıyım. Hava, üşütmeyecek, terletmeyecek, hırkayı giyip üstüne bi şal alıp gezilecek kıvamda olursa benden mutlusu yok. İlerleyen günlerde bu konuda Mikail'e bir dilekçe yazmayı planlıyorum. (ÇARPILDI)

19 Eylül 2013 Perşembe

Pilates Maceram

Evvelki sene bir anda bişey dürttü ve ne diyetisyen yardımı alarak, ne de sporla destekleyerek, bir anda diyete başladım. Okulum ve bu konularda süreklü araştırıp karıştırmam sağ olsun kendi beslenme düzenimi kendim belirledim. Yapı itibarıyla da listelere bağlı kalabilen, aç gezebilen bir insan olmadığım için; diyet yaparak değil de yaşam tarzı değiştirerek ve hiçbir besin değeri olmayan birtakım yiyeceklerden uzak durarak tam 27 kilo verdim, 9 ayda. Ayda ortalama 3-4 kilo ideal olduğundan, bu rakamı geçmemeye özen gösterdim. Çünkü haftada 5-6 kilo verdiren şok diyetler hem su ve kas kaybına, hem de bırakıldığı takdirde daha da fazla kilo almaya sebep oluyor.

Ne yediğimi içtiğimi yazmama gerek yok. Ama ne yemediğimi yazabilirim; pilav, makarna, fast food, paketli gıdalar, çikolata, alkol, margarin, hamur işi, gazlı içecekler ve meşrubatlardan uzak durdum. Tam buğday ekmeği tükettim. Ayrıca yıllardır bozmadığım Omega-3 takviyesi alma geleneğimi de sürdürdüm.

Tatlı krizlerini kuru meyvelerle ve 15 günde bir sütlü tatlıyla/dondurmayla yatıştırdım. Asıl sırrımı söylüyorum; kesinlikle aç kalmadım. Aç kalırsanız vücudunuz kıtlık hali varmış zanneder ve yediğiniz pek çok şeyi lipid olarak depolamaya başlar. O nedenle, insülin direncini kırmak, kan şekerini dengelemek için 2 saatte bir bir şeyler yedim. Yoğunluktan dolayı az uyuduğum için günüm uzun oluyor ve ortalama 8 öğün sığdırabiliyorum.

Yazıyı yazma sebebime gelirsek; hala sorular alıyorum, defalarca anlatmama rağmen, nasıl kilo verdin, nasıl koruyorsun diye. Aslına bakarsak diyeti, daha doğrusu düzenli beslenmeyi 4 ay önce farkına varmadan bıraktım. Bunda İstanbul'a gittiğimde beni bekleyen anne yemeklerinin etkisi büyük oldu. Şu anda korumak isteyeceğim kiloda değilim, bir 7-8 daha verirsem ideal indekse ulaşacağım. 

Yaz tatili, çeviri yaparak sabahladığım geceler ve özellikle bir kısmına iştirak edebildiğim Ramazan ayı düzenimi oldukça bozdu. Ramazan bittikten sonra da geceleri sahur yapıyormuş gibi acıkmaya başladım. Kendimi çok zor tuttum. Ama yasak listelerimi fast food haricinde tamamen kaldırdım. Kendimi kısıtlamamaya başladım. Fakat istesem de eskisi kadar yiyemediğimi fark ettim. Mide küçülmesi dedikleri şeyin epey bir doğruluk payı var. 

Yaz bitiminde Samsun'a 1 kilo eksik döndüm. Şoka girdim, nasıl ya dedim. Psikopat gibi devamlı tartılan biri değilim. 15 günde bir tartılırım ve ölçülerime bakıp not aldığım bir defterim var. 1 ay öncesine göre bel çevremde incelme olduğunu ve boyumun 1 cm civarı uzadığını, 1.75 m olduğunu fark ettim. Şimdi size tüm bunların sırrını söylüyorum: PİLATES.

Böyle diyince kendimi Ebru Şallı gibi hissettim ama cidden öyle. Tempoyu sevenlere göre bir spor değil pilates öncelikle onu söyleyeyim. Amiyane tabirle durduğunuz yerde ağzınıza ediyor. ''lan ben zıplamadım bile neden bacaklarımı açamıyorum'' diyorsunuz ertesi gün. Ama 1 hafta düzenli yapınca ağrı sızı kalmıyor.

Ben de yaz tatili boyunca haftada minimum 3 gün pilates yaptım. Hala da devam ediyorum. Ayrıca çıkabildiğim sabahlar koşuya çıktım. Zamanım yoksa evde lastik ve topla yapabilirim aslında ama biraz üşeniyorum başımda biri olmayınca. Bu arada pilates haricinde evde egzersiz arayanlar için Tracy Anderson'ın videolarını da tavsiye ederim. Mutlaka göz atın.

Pilatesin sonuçları ne mi oldu?

-Vücudu esnetiyor ve uzatıyor.

-Kesinlikle bölgesel kas yaptıran bir spor değil. Bir seansta tüm vücudu çalıştırmaya özen gösteriyorum.

-Duruşu düzeltiyor, dikleştiriyor.

-Dayanıklılığı artırıyor. Topuklu ayakkabıyla bile saatlerce ayakta durabiliyorum.

-Sırt, bel ağrılarını azaltıyor. Eskiden okulun yoğunluğundan dolayı 4 saat masadan kalkamadığım zamanlar olurdu ve sırtım, boynum çok ağrırdı. Şimdi daha da yoğun bir tempoda olmama rağmen hiçbirini yaşamıyorum.

Diyeceğim o ki, eğer herhangi bir sağlık probleminiz, omurga eğriliği, kas ve kemik hastalığı gibi bir sorununuz yoksa kesinlikle pilatesi öneririm. Dalga falan geçiyoruz bu arada ama Ebru Şallı'nın dvd'leri de cidden çok çok iyi. Salonda yaptırılan hareketlere çok benziyor zaten. Yabana atmayın :)

15 Eylül 2013 Pazar

Çok Geç Bulup Çok Sevdiğim: Kalabalık Sofralar

3 sene öncesine kadar İstanbul'dan dışarı tatiller haricinde pek adımımı atmamıştım. Malumunuz, İstanbul kalabalık ama aslında çok yalnız bir şehir. Akrabalarla bayramdan bayrama görüşürsün, bazen koskoca Kadıköy'ün meydanında bile hiç tanıdık çıkmaz. Büyükşehir nihayetinde. İlişkiler pek sıcak değil.

Lakin Samsun öyle değil. Hatta Anadolu komple farklı. Samsun'da hem anne hem baba tarafından çok akrabam var. Teyze, hala, kuzenler, yengeler vesaire herkes burda. Haliyle gidip gelmeler, toplaşmalar, akraba günleri (!) oldukça sık oluyor. Genellikle ya dersle ya işle meşgul olduğumdan insanlara tek tek vakit ayıramıyorum. Toplu bi buluşma olursa, mutlaka götürülüyorum. İyi de oluyor, tek seferde herkesi görmüş oluyorum. 

Çocukluğumdan beri hani o coca cola reklamlarındaki, torunun dedeye kola koyduğu kalabalık sofralara pek oturamadım. Anneannem, dedem ben ortaokuldayken öldü. Öbür dedemi ve babaannemi hiç görmedim denebilir. İki dayım da öleli epey bir yıl oluyor. İstanbul'da pek akrabamız yok yani 1.derece. Anca annemin kuzenleri falan var. Uzak akraba yani. Onlarla da görüşmeler bir yere kadar oluyor.

Mesela bayramda seyranda koşa koşa elini öpeceğim bir dedem olamadı hiç. Hani işin parasında olduğumdan değil de ne demek istediğimi anlayın diye örnek veriyorum; ''bu bayram da acayip para topladım he'' diye millet birbirine hava atarken benim hasılat hep 1/3'ü kadar falan olurdu. 

Özetle kalabalığa, bir evde 7-8 kişi yatırmaya, bayramlarda misafir ağırlamaktan yorulan anne figürüne pek aşina değilim. Ama Samsun'a gelince kendimi bir anda akrabaların ortasında buldum. Şunu fark ettim, ne güzel şeymiş ya bu kan bağı denen hadise. 

Mesela kuzenlerimde kaldığım zaman annemlere haber verme ihtiyacı bile hissetmiyorum. Kuzenle ölmeye ölmeye ölmeye diye gitsek ona bile ses çıkarmazlar. Ailelerin birbirini tanıyor olmasının avantajı bu sanırım. Örneğin sen 10 gün bi arkadaşında kalsan kendini borçlu hissedersin, ama akrabada kalsan hissetmezsin. Öyle şeyler konu edilmez çünkü sülale içerisinde.  

Uzun lafın kısası, ben akrabalığın sıcaklığını, kalabalık sofraların zevkini 20'li yaşlarımda ancak tadabildim. Bunca yıl herkesten uzak, dağılmış bir şekilde yaşadığımıza, bayramdan bayrama görüşebildiğimize de üzüldüm. Siz siz olun arkadaşlığı akrabalığın önüne geçirmemeye çalışın. Aynı kanı taşıdığınız insanların kıymetini bilin. Beraber 10 kişilik sofraya oturduğunuz, aynı kaptan yemek yediğiniz insanları üzmeyin. Etrafınızdaki herkes; arkadaş, sevgili, hepsi bir gün sizi bırakabilir ama onlar kolay kolay bırakmazlar.

6 Eylül 2013 Cuma

Holiday's Over

İnsan denen yaratığı sürekli aynı yerde bırakamazsın. Ekmeğini, suyunu her şeyini önüne koysan bile hava bozar onu bir zaman sonra, tebdil-i mekan ister, ferahlık ister.

Haziran sonu geldim. 15 gün evden 3-4 kere çıkmış, sürekli ders çalışmış bir taraftan iş yetiştirmeye kalkmış bir kafayı Samsun'da bırakıp kaçtım evime. Evin kapısını, odamın penceresini kapattığımda huzur paçalarımdan akıyordu. Bileti aldım mı'lardan, kaç saatte gideriz'lerden uzaklaşarak; düşünmeden geldim. Bavullarım ilk defa bu kadar ağırdı ama onu bile hissetmiyordum. Çünkü ben hiç bu kadar hafif olmamıştım.

2,5 ay sürecekti tatilim. Bir taraftan çalışmaya devam edecektim. Serbest çalışıyordum. Freelance'dim. İşi kendim alır, kendim yapar, kendime patronluk taslardım. Dizi çeviriyordum. Geçici işti. Zevkliydi ama bilgisayar başındaki zamanım iki katına çıktı. Baktım 20 küsür dizi takip etmeye kalkıyorum, azaltarak bıraktım. Bıçak gibi kesmeyi gözüm yemedi.

İlk olarak iş hayatımı düzene soktum. Rutin istedim. Bağımsız olmak istemedim. İş görüşmeleri, tercüme büroları girdi hayatıma. Asıl mesleğim doktorluk olacak, belki hayatımda hiç iş görüşmesine bile gitmem diyorken kendimi mülakatlarda buldum.

Şimdi tek bir eksik vardı, tatil. Yani asıl tatil. Denizli olan. Gittim. 1 hafta kaçtım İstanbul'dan. Yüzdüm, güneşlendim. Bilgisayar bile açmadım. Dizi desen hiç izlemedim. Tatil dönüşü yeni işe başlayacaktım, kafa resetlemeye adadım kendimi.

İstanbul'a döndüm. Sonra imzalar vesaireler döndü ortalıkta. Ve düzenli bir iş hayatına sahip, kendine biraz daha fazla güvenen bir çevirmen oldum.

İşlerimi yaparken hiçbir zaman kendimden ödün vermedim. Hayatım boyunca 2-3 işi aynı anda yapmaya çalışarak yaşadım, yaşıyorum da. Şu 2,5 aylık tatilde spor da yaptım, piyano dersi de aldım, lansmanlara etkinliklere de katıldım, gezdim, neredeyse bütün arkadaşlarımı bir, bazılarını pek çok kez gördüm, dizi izledim, kitap okudum, bir yandan da çalıştım. Bunların yanına gönül işleri bile sıkıştırdım hatta. Bazen kendime soruyorum, bu seninki cidden tatil miydi, bu neydi bacım diye.

4.sınıf... Tıbbın en zor senesi belki de. Stajlarım başlıyor. Sabahtan akşama hastane, aralarda ders, sınavlar, sözlüler, vizitler vesaire vesaire... Artık stajyer de olsa doktoruz. Artık maket yok, hasta var. Çok zor olacak. Çok. Üstesinden gelebileceğime dair inancım sonsuz. Ama ilk 3 sene gibi her işe yetişmeye çalışma, hiçbir şeyden kendimi mahrum etmeme prensibimi koruyabilir miyim bilmiyorum.

Gezme tozma kısmına gelirsek... Checkinlerden anlaşılacağı üzere yerimde duramadım tatil boyunca. ''İstanbul'u sömürdün bee'' dediler, ''ay yeter artık okulun başlasın'' dediler :) Tamam lan gidiyoruz işte yarın. (Ekim'de yine geliyorum ama üzgünüm fjdksşfj)

Böyleyken böyle. Bana yeni okul yılımda, hastaların, hocaların karşısında başarılar dileyin. Dualarınızı eksik etmeyin. Hatta hakkınızı helal edin :) Öpüldünüz...



23 Ağustos 2013 Cuma

Kadınların Futbolla İmtihanı

Futbol; ilgilenen kadın için boş zamanlarını doldurabileceği, hayatına heyecan katan bir spor dalı iken; ilgilenmeyen kadın içinse sevgilisini elinden almaya çalışan sarışın bir Rus gibidir.

Kadınların yüzde 90'ı futbolla pek hoşlaşmaz. (Ben yüzde 10'luk azınlıktanım. Neden, ne alaka bilmiyorum ama çocukluğumdan beri spor müsabakası seyretmek, tartışmak, fanatizm bana keyif veriyor.) Çoğu kadın maçlar yüzünden en sevdiği dizilerin tekrarlarını izlemek zorunda kalır, program yapar o gün maç olacağı tutar falan filan... Erkeklerde ise durum tam tersi olduğundan futbolu ilişkiye düşman, futbolcuları da kendilerine rakip görür çoğu zaman kadınlar. Fakat söz konusu futbol olunca erkekler feriştahı gelse tanımıyor. İzlemeye, hayatının merkezine futbolu koymaya devam ediyor. Sırf bu yüzden biten pek çok ilişki gördüm. Bir insana bir şeyi zorla sevdiremezsin, tamam. Ama durum buyken, savaşmak yerine adapte olmak için birtakım tüyolar:


-Uzaktan bakacağına, otur bir iki maç izlemeye çalış. Kim bilir, belki ısınırsın. Belki de 22 adamın 1 topa ilgi duyması o kadar da saçma değildir. Futboldan zevk alan çiftlerin uyumlarını kıskanarak izliyoruz hepimiz. Maçlarda, deplasmanlarda, playstationda her yerde beraberler.

-Bilinçsizce yorum yapma. Sırf futboldan çakıyormuş gibi gözükmek için sevgilinin takımı kaybettiğinde, ''amaan sen de, bu xxx'den adam olmaz ne tutuyorsun şunları'' tarzı laflar edip adamı kışkırtma.

-Fikstürden haberdar ol. Ya dolabının kapağına as, ya cep telefonundan aç bak, ya da yakın erkek arkadaşlarından yardım iste ama fikstürü mutlaka kontrol et. Hem böylece Fenerbahçe-Galatasaray maçının olduğu güne konser bileti ayarlamak gibi hatalar yapmazsın.

-Gereksiz açık sözlülük etme. Oturdunuz maça bakıyorsunuz. Çeneyi tutamayıp ''off bu Pique de ne yakışıklı adam ya'' gibi itiraflarda sakın bulunma. Aksi takdirde hem kıskanır, hem de maçları onunla vakit geçirmek için değil de iki eli yüzü düzgün adam görmek için izliyormuşsun gibi bir izlenime kapılır.

-Maç izlerken yanında oturmaya çalış. Adamı kaderine terk etmiş gibi çekip gitme. Ondan sonra senden uzaklaşır, teselliyi Messi'de bulur görürsün. Playstation-Lig Tv ile yaşar aşkını adam. O yüzden al kitabı tak müziği git salona. Meydanı Messi'ye bırakma.

Elimden geldiği kadar ufak tüyolar vermeye çalıştım. Yine de, hiçbir şeyi zorla olduramayız pek tabii. Sırf sevgilin için futbolla ilgilenmek zorunda değilsin. Ama sen yine de hiç denemeden, uzaktan bakarak futbola ön yargılı davranma derim. Bir dene bakalım, belki es kaza seversin... :)

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Yolculuk Tatilin Yarısıdır

Herkesin bir yerlere yetişmeye çalıştığı bu zamanda en güzeli en hızlı olan değil, en keyifli olandır; atlayacaksın arabana, basıp gideceksin.

Bir cd yapacaksın önce kendine, ''uzun yol şarkıları'' diye. Bangır bangır olup yormayacak, çok hafif olup uyku getirmeyecek. Gittiğin yol Tem de olsa Malibu sahilindeymiş gibi hissedeceksin.

Arabayı baban kullanacak, ama her an yorulup sana verebilir diye tetikte olacaksın. Uyumayacaksın. Şoföre arkadaşlık edeceksin.

Giderken yolun sol tarafında ayçiçek tarlalarını, ağaçları, sağ tarafında denizi seyredeceksin.
Yol dümdüz olmayacak, hafif, tatlı bir virajı olacak. Direksiyonu nazikçe kıvıra kıvıra gideceksin.

Kaymak gibi yola dayamayıp kaptıracaksın, basacaksın gaza. Sonra kendi kendine duraksayıp 'ya radar varsa?'' diye korkacaksın, yavaşlayacaksın biraz.

Sıcaktan ölmedikçe klimayla işin olmayacak. Pencere açılıp sol kol camdan sarkıtılacak. Türk örf ve adetlerine yolda bile uyacaksın.

Madem camı açtın, ara sıra içeri dolan kokulara katlanacaksın. ''off bu tezek kokusu ne ya'' demeyeceksin.

Uzun yollardan geçip, biraz muhabbet biraz müzikle gideceğin yere varacaksın. Unutma; yolculuk güzel geçmezse tatil de geçmez. Yolculuk önemlidir, tatilin yarısıdır.



20 Temmuz 2013 Cumartesi

Gramer

Sıkıldım dedim. Ben de dedi. Üç nokta olmuştuk. Sanki bir ömür sürecek, ama nereye varacağı, ne olacağı belli olmayan.

Ünlem işareti olalım dedim. O kadar tek düzeydi ki; tartışmıyorduk, kavga etmiyorduk, gönül almak için çaba bile gösteremiyorduk. İyi ama, iki gün oluruz, sonra yoruluruz dedi.

Soru işareti olalım dedi. ''Bu takip ettiği kadın kim acaba?''ları, ''Hala günaydın demedi acaba napıyor?''ları yaşayalım dedi. Ben merak etmeyi sevmem, istediğimi o anda öğrenemezsem karnım ağrır dedim.

Noktalı virgül olalım dedim. Olmaz dedi. Ayırmamız gereken, birbirinden bağımsız cümlelerimiz yok dedi. Sen ve ben yok, biz var dedi.

İki nokta olalım dedi. İstemedim. Her cümleden sonra bir açıklama gelir, ben her an her saniye hesap vermeyi, izah etmeyi sevmem dedim.

Tırnak işareti olalım dedim. Birbirimize yetemiyor muyuz? 3.tekilleri dahil etmeyelim dedi.

Parantez olalım dedi. Yok ya? dedim. Ne söyleyeceksen açık açık söyle, ben senin laf arasına sıkıştırdığın düşüncelerinle uğraşamam dedim. Halim yoktu.

Kalıbımıza uygun bir şey bulamadık. Anlatım bozukluklarından çıkamadık. Grameri tükettik. Son çare geldi aklıma. Madem olmuyor, nokta olalım; bitsin dedim.

Durdu, düşündü. Sana noktayı koyarsam başkasına büyük harfle başlayabilmem çok zor dedi. Geriye tek seçenek kalmıştı. Gel virgül olalım dedi. Seninle başladı, seninle aynen devam etsin dedi. Ne zaman biteceği belli olmayan cümle olalım dedi. İlk defa sevdim. İtiraz etmedim. Öylece devam etti,

14 Temmuz 2013 Pazar

Onlar Mektup Yazardı, Biz Whatsapp'tan Emoji Yollardık

  Eski aşkları anımsıyorum. Dizilerden izlediklerimi, büyüklerimin anlattıklarını, hayatımızda internetin olmadığı zamanlar yaşadıklarımı.

  O zamanlar ''ilk buluşma heyecanı'' diye bir şey varmış. Mahallede bakışılır, cakalar satılır, erkek mahallenin futbol sahasında kızın olduğu taraftan atak geliştirip gol atar, kız elinde çekirdekle izlerken erkeğe kaş göz yapar. Zaten gol attıktan sonra ilk kime bakıyorsa o kızda gönlü var demektir. Sonra bir iki muhabbet edilir, gidilir bir çay kahve içilir ve ilişki başlar.

  Bir eksiklik hissettiniz değil mi? Msn yok, Twitter yok, Facebook yok. Kızın Instagram'da fotoğrafı seri halde beğenilmeden, Whatsapp'ta kalpli öpücük yollayan emojiler atılmadan, Twitter'da yazdığı her şeyi favoriye almadan da ilişkinin temelleri atılabiliyormuş.

Elinde telefonla sırıtarak nefes almadan mesajlaşmak? Yokmuş. 

Whatsapp'ta aynı anda 3 kişiyle flört etmek? Yokmuş.

Son görülme zamanını kapatıp arkadan iş karıştırmak? Yokmuş.

Hoşlandığın insana Facebook iletisi ithaf edip profilinden cevap vermesini beklemek? Yokmuş.

Çevrimiçi ama yazmıyor, o zaman kimle konuşuyor diye sinir krizi geçirmek? Yokmuş.

Şu kızın twitini favlamış, acaba hoşlanıyor mu diye şüphelenmek? Yokmuş.

Facebook'ta ''İlişkisi yok'' yazmıyor, acaba var mı diye iç kemirmek? Yokmuş.

Zaman tünelinde 3 yıl geriye gidip gelmişini geçmişini sorgulamak. Yani stalking? Yokmuş.

Eski sevgililerinin Instagram'larını, Twitter hesaplarını kolaçan etmek? Yokmuş.

Eski twitlerini okuyup zamanında yaşadıkları hakkında fikir edinmek? Yokmuş.




  Kısacası eskiden bir ilişkiye sorgusuz sualsiz, gelmişini geçmişini bilmeden, sadece geleceğe bakarak başlanırmış. Kimsenin eski sevgilisi kimseyi ilgilendirmezmiş. Olmuşla ölmüşe çare yok diyerek karşındakini günahıyla sevabıyla kabul edermişsin. Tek kriterin, ailesinin durumu, giyimi, konuşma tarzı, genel kültürüymüş. Hatta bazen onlar da umursanmaz, aileler karşı bile olsa ölümüne sevilip evlenilirmiş.

  İnsanlar daha bir sözünün eriymiş. 2'de buluşacağız denmişse tam 2'de buluşulurmuş. Ayrıca telefonun bile olmadığı zamanlarda sevdiğine mektup yazıp cevabını 1 ay bekleyebilecek kadar sabırlılarmış. Whatsapp'ta ikinci tik 5 saniye içinde gelmedi diye sinir krizleri geçirilmiyormuş.

  Romantizm anlayışı da farklıymış. İki tarafın da sevdiği, onlara özel bir şarkı seçilirmiş mesela, telefonla aratıp dinletilirmiş. Mahallede kızın babası görmeden dalından papatya koparıp verebilmek, Ferhat'ın dağları delmesinden daha büyük kahramanlıkmış.

  Özlemek diye bir şey varmış. Telefonun hiç olmadığı veya olsa bile kontorünün bittiği zamanlar olabiliyormuş. Evin wifi'ından çekip Whatsapp'tan her saniye dürtmek yokmuş. Karşındakini özlemeye, güzel anlarınızı düşünmeye fırsat buluyormuşsun. İlişkiyi içinde sindirebiliyor, şimdiki kadar hızlı yaşamıyormuşsun.





  Unutmak daha kolaymış. Facebook'tan tek tek resim temizlemek, ilişki durumunu ''bekar''a çevirmek, Twitter'da unfollow etmek gibi angaryalar yokmuş. Fotoğraflar yakılır, mektuplar atılır, cep telefonu varsa numarası ve mesajları silinir, kalbin derinliklerine gömülürmüş biten aşklar.

  Peki ya şimdi nasıl? Sürekli bir iletişim hali. Her türlü sosyal medya portalından eklemek, ne zaman kabul edecek diye günlerce karın ağrısı çekmek. Gelmişini geçmişini sayfalarca, saatlerce bıkmadan araştırmak. Çoğu zaman görüşme ihtimalin olmayacak insanlarla sanal flörtler etmek. Kendini olmadığın gibi göstermeye kalkışmak. Sevgiliden gelecek cevaba sabredememek, yaşadıklarını sindirememek, ayrılığı hazmedememek; kısacası tabakhaneye ''ilişki'' yetiştirmek, yangından ''aşk'' kaçırmak.

  Ne diyorsunuz? Sizce sosyal medya hayatımızı kolaylaştıran bir araç mı, yoksa gittikçe yapaylaştıran bir zehir mi? Bence kolaylaştırıyormuş gibi gözüküp sinsice yapaylaştıran, önüne geçilemeyecek derecede bir gereksizlik yığını.

Yaşadığımız çağda iletişim büyük ölçüde ''sanal'' olsa da; sevmenin, sevilmenin 3050'ye bile gelsek ''gerçek'' olması gerektiği umarım bir gün hepimizin kafasına
dank eder...

9 Temmuz 2013 Salı

Ailenizin Çevirmeni Konuşuyor: İzlenesi Yaz Dizileri (SPOILER İÇERMEZ)

Herkese merhaba. Kendimi bir anda dizi sektörünün içinde çevirmen olarak bulduğum, hem iş hem de eğlenmek amaçlı deliler gibi dizi izlediğim için size sık sık ''ailenizin çevirmeni konuşuyor'' diye dizi öneriyorum Twitter'da. Benim çevirdiğim diziler de genellikle yeni başlayan veya maksimum 2 sezonluk diziler olduğundan, ayrıca yapı itibarıyla çok uzun yıllar önce başlamış dizileri izlemeyi sevmediğimden; bu yazıda önereceklerim maksimum 2 sezonluk diziler olacak. Malum birçoğumuz tatildeyiz, kaldı ki Ramazan başladı ve çoğu insan ''bir şeyler öner de vakit geçsin'' diye geliyor bana. Vaktinizi dolu dolu geçirmenize yardımcı olabilecek dizileri derlemek istedim. Buyrunuz!


1-UNDER THE DOME: Stephen King'in aynı isimli romanından uyarlama bir dizi olan Under the Dome, henüz ilk 3 bölümü yayınlanmasına rağmen oldukça keyifli ve heyecan verici, kaliteli bir bilim kurgu olacağını kanıtladı. Konusuna kısaca değinecek olursak, Chester's Mill kasabasına bir anda görünmez bir kubbe iniyor, ve içerisinde kalan insanların dış dünya ile bağlantıları kesiliyor. Adından da anlaşılabileceği gibi, kubbenin altında kalan insanların hayat mücadelesini anlatıyor dizi. 1 sezonun 13 bölüm süreceği açıklandı.  
(IMDB: 7,9)



2-HANNIBAL: 2.sezon onayını henüz aldı, ilk sezonu 13 bölüm sürdü Hannibal'ın. Konuya, filmleri izleyenler aşinadır. Fakat izlememiş olanlar için Hannibal Lecter'ı kısaca tanıtmak gerekirse; kendisi bir psikiyatrist, aynı zamanda kurbanlarının etini yiyen bir seri katil. Hannibal'ı, Casino Royal'da keyifle izlemiş olduğumuz Mads Mikkelsen canlandırıyor. İlk sezonuyla seyir zevki açısından oldukça tatmin edici olan Hannibal'ı, özellikle filmleri de izlemiş olanlara şiddetle öneririm. Fakat ''ben ölümlü kalımlı şeyleri sevmem, ay beni kan tutar'' diyorsanız en son izleyeceğiniz dizi olsun.  
(IMDB: 8,4)



3-RAY DONOVAN: İlk sezon prömiyeriyle oldukça yüksek rating elde eden, henüz 1.sezonun 2.bölümü yayınlanmış olan çiçeği burnunda dizilerimizden bir tanesi. Ray Donovan, LA'daki kalburüstü diyebileceğimiz insanların yaşadıkları problemleri çözmekle yükümlü olan, bir nevi danışman(İngilizce karşılığı: fixer) diyebiliriz. Tabii başkalarının sorunlarıyla uğraşırken kendi ailevi ve kişisel problemleri de bunlara ekleniyor. İzlerken sanki kendi sorununuzmuşçasına saç baş yolabileceğiniz keyifli bir dram Ray Donovan.  
(IMDB: 7,7)



4-MISTRESSES: Bundan 4-5 yıl önce BBC'de yayınlanmaya başlamış fakat fazla uzun ömürlü olamayıp yayından kaldırılmış olan dizi Amerikan versiyonu ile karşımıza çıkıyor. 1. sezonun 6. bölümü henüz yayınlandı.  Diziyi izlemeye başladığınız an aklınıza Sex and the City veya Desperate Housewives'ın geleceğinden şüphem yok, fakat onlar kadar kaliteli bir yapım beklemek hayal kırıklığı doğurabilir. Siobhan, Katie, Trudi ve Jessica adlarındaki, orta yaşlarda, yakın arkadaş olan 4 kadının şehir hayatlarını, aşklarını, mutluluklarını ve üzüntülerini anlatan dizi, tekrar tekrar açıp SATC izleyenleri bir süre idare edebilecek nitelikte. (IMDB: 5,5)



5-THE WHITE QUEEN: Philippa Gregory'nin aynı isimli romanından uyarlama bir BBC dizisi. Tür olarak tarihi drama diyebiliriz. İngiliz iki aile arasındaki taht savaşlarını konu eden dizide, entrika, heyecan, merak had safhada. Aynı zamanda şimdiye kadar tarihte hep erkek egemenliği olduğu gözükse de, ''vay be kadınlar da az değilmiş'' diyorsunuz. Yani bir nevi Hürrem Sultan vakası :) Merlin, Tudors gibi dizileri sevenlerin kaçırmaması gerektiğini düşünüyorum. 1.sezonun 4.bölümü henüz yayınlandı. Şahsi fikrime dayanarak söylüyorum; 2.sezon onayını da alır gibi duruyor.
(IMDB: 7,3)



Şimdilik en çok merak edilen 5 diziyi spoiler vermeden kısaca tanıtmak istedim. Yaklaşık 17-18 dizi takip etmeye çalışan bir insan olarak hatalarım olmuş olabilir, takdir edersiniz ki bu da kafa, beyin yanıyor bir süre sonra :) Şimdiden affola diyerek hatam varsa düzeltmenizi temenni ederim. Bu seriye devam etmeyi planlıyorum. Hatta merak ettiğiniz diziler olursa, eğer izliyorsam bilgi vermeye de çalışırım. Aralarından gözünüze kestirip ''ben bunu kesin izlerim'' dediğiniz diziler varsa yorum bırakmayı unutmayın. İyi seyirler :)

27 Haziran 2013 Perşembe

Nys Cnm Bn Tatle Grdm Glb :s

Herkese merabayın. Şimdi fark ettim, tam 1 ay olmuş yazmayalı. Arada girip istatistiklere baktım, sapkın sapkın şeyler aratıp, bir aile çay bahçesi kadar nezih olan bloguma gelmeyi başaran manyaklara sövdüm. Ben yazmasam da hitimi düşürmemişsiniz, gurur duydum. Mutlu ve huzurlu oldum karpuz çekirdeklerim.

Google reader'ın kalkmasına da 3 gün falan kaldı. Şahsen RSS en çok kullandığım şeylerden biriydi. Geçen gün Google Türkiye ofisindeydim. Google bir şeyi kaldırırsa daha güzelini getirir, o kadar söyleyeyim :)

Bu 1 aylık süre zarfında neler mi yaptım? En son annemler Samsun'daydı. Onları uğurladıktan sonra maraton bir başladı pir başladı. 1 ay nefes almadan ya ders çalıştım, ya işlerimle uğraştım. Nasıl dayandım o tempoya bilmiyorum. Son 15 gün çevirileri azaltıp neredeyse sadece ders çalıştım. 1-2 kez yürüyüştü kahveydi dışarı çıktığım oldu ama hep evdeydim, tadilat sesleriyle notlarıma gömüldüm. Ve 3 yıldır çektiklerimin bir işe yaradığını ilk defa bu kadar derinden hissettim; çünkü 4'e geçtim, stajyer doktor oldum ulaaan! :)

4 gündür de İstanbul'dayım, evimdeyim. 2,5 ay tatilim var. Bu sefer kimseyi günlere sıkıştırmak zorunda değilim, yaya yaya geziyorum. Checkinlerim biraz yoğun evet, ama zaten bütün bir yıl kesik kesik gelebildiğim için göremediğim insan çok ve birileriyle karşılaştığım çok oluyor. Check in yapma sebebim bu yani. Çok geziyosun yeaa diyenin ağzına vururum. O kadar çalıştık, bir Allah'ın kulu da çıkıp ''gez ulan hakkındır'' demedi arkadaş. Babam dahil. ''arada eve de uğra'' diye dalga geçiyor hatta.

Geldim geleli olaylar da duruldu. Gezi'ye bir uğrarım diyordum ama dün önünden geçerken gördüm ki bariyerlerle çevrelenmiş, ağaçlar çiçekler dikilmiş. Çok güzel(!) olmuş diyeyim de sevinsinler bari.
Direniş fiilen bitmiş ama kafalarda devam ediyor elbette. Yoğurtçu'da gördüm bir kalabalık geçen akşam ama o Kurbağalıdere kokusuyla direnmeyi bırak ayakta bile duramam. Bi de sıcakta iyice yükselir o koku. Kadıköy'de geçti gençliğimiz, düşününce bile burnuma gelir o koku. Oyhş :( Allah fenerbahçelilere kolaylık versin.

Tatil planlarım henüz netleşmedi. Önümüzdeki günlerde bir Ankara yapmayı düşünüyorum ama bakalım, henüz tarih net değil. Ankara'dakilere haberi salayım burdan da görüşelim, kucaklaşalım :)

Başka da bir havadis yok. Okuyorum, izliyorum, keyif yapıyorum. Kafayı boşaltıyorum yani. İşler 3-4 gün sonra tekrar başlayacak, şu sıra kafa iznindeyim diyebilirim. Blogla ilgili de yapmayı planladığım birkaç projemsi bişeyler var, netleştiği an zaten paylaşırım dayanamayıp biliyorsunuz.

Hepinizi öperim.

Unutmadan, MB'deki yeni yazımı da okumayı unutmayın :) http://madambrownie.com/avon-bb-krem




27 Mayıs 2013 Pazartesi

İnsanın Annesini Babasını Ağırlaması Bir Başka Oluyormuş

Merhaba kandil simitlerim. Uzun zamandır (10 gün) annemle babam bizdeydi. 10 gün çabuk geçti, geldikleri daha dün gibi. Şimdiye kadar yazdıklarımı okuyanlar bilir, teyzeyle falan anne yokluğunu kısmen hallediyordum ama baba figürünün eksikliğini hissettiğimden yakınırdım hep. Onu 10 günlük de olsa doldurduk. Baba ya bu. Sabahları kahvesi eşliğinde Sözcü okuyacak, geceleri sen internete bağlı olduğun halde modemi çat diye kapayacak, üşenip kapağını indirdiğin bilgisayarı üşenmeden açıp kapatacak, BU ODANIN HALİ NE diye koltuktaki iki dona atlete sinirlenecek ve en önemlisi de akşamın BEŞİNDE nerde kaldın diye arayıp dürtecek. Rahatlığa fazla alıştığım, eve girip çıkmak için kimseye hesap vermediğim için biraz bocaladım ama özlemişim babamın bu orijinal hareketlerini ya.

Ben ki 3 yıldır otogarlarda, hava alanlarında ömrümü çürütmüş insanım, ilk defa onları yolcu ettikten sonra bu kadar üzüldüm. Vedalaşma konusunda uzmanlaştığımı düşünürdüm ama öyle değilmiş o işler ya. Yolculama da ne yolculama ama, bütün sülale toplandı annemler gidiyor diye. Sanki asker uğurluyoruz görmeniz lazım bi kalabalık bi kalabalık. Davulcu zurnacı çağırmadığıma pişman oldum...

Bir de her vedalaşmada aklımdan geçen şeyler hep aynı. 3 yılı öyle böyle geçirdik ama sıçtımın okulunun daha öbür yarısı duruyor. Yani hayat hep böyle git gelle geçecek gibi geliyor. Ama okulu bitirince evime dönmek en büyük isteğim. Hayatımı doğup büyüdüğüm yerde kazanacağıma adım gibi eminim. Memleket hasreti çok başka bişey a dostlar.

Neyse ki 20'sinde benim okul bitiyor da gidicem evime inşallah. Annemlerin kafası rahattı yani nasılsa gelicem diye. Ama ev bir anda tenhalaşınca neye uğradığımı şaşırdım ya. Balkona çıkıyorum, üstümden hırka olmasına rağmen ikinci hırkayı giymem için dürten annem yok. ANAAM ANAAM, GARİİİBAAANAAM !1!!1!!

Tabii getirileri de oldukça fazlaydı. Eve geliyosun, mis gibi anne yemeği, alllaah. Annemler burda diye her sabah kaşarlıyı kıymalıyı yaptırıp kapıya dayanan akrabalar... Ev Oruç Baba Türbesi'ne dönse de sırf pideler için hepsini sineye çektim... Ama okulum olduğu için fazla birlikte olamadık haliyle. Hep birlikte sofraya ancak 2 kere oturabildik maalesef.

Yalnız annemi de babamı da, çalıştığı için gelemeyen ablamı da çok seviyorum be. Allah onları başımdan eksik etmesin. Ben ayrı eve çıkıcam yeaa diye saçmaladığınızı duymayayım, iki saat önce arabaya bindirmesine rağmen şu an deli gibi özleyen bu garip bılogıriyenizi kırmayın, hemen şimdi gidin annenize babanıza kocaman sarılın!

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Yasağın Cazibesi

Biri gelse, içinde bulunduğumuz düzeni değiştirse. Mesela ben bir şeyi, birini hakediyorsam ona sahip olabileyim. Başka bir insan ya da bir dış etken onu elimden alamasın. Çok istiyorsam, deli gibi istiyorsam; varlığında midemle kalbim yer değiştirecek kadar mutluysam, yokluğunda taş düşürüyormuştan beter sancıyorsa bedenim; ben onu hakediyorum. Sahip olmak için sadece çok istemek yetse keşke.

Hani sen bir diziyi hiç kaçırmadan izlersin, ama başka kimse izlemiyor diye yayından kalkar ya, aynı hesap işte.

İki telefonlaşma arası o kadar özlüyorsun ki bazen, sesini yadırgıyorsun. Bir iki dakika dinliyorsun, sonra, evet bu o, bu sesiyle beni titreten adam diyorsun.

Allah kimseyi, duyunca sesini garipseyecek kadar özletmesin.

Gece yatarken aklında o var, sabah kalkınca da. Kahvaltı ederken gözün telefonda, çalışırken bir arasa da konuşsak diyorsun. Bütün hücrelerini ele geçirmiş adam. Adeta ''sen'' olmuş. Yarın öbür gün aklından çıkarmaya çalışsan, beceremeyeceksin. Beyninin içine nüfuz etmiş, oradan kumanda ediyor seni. Söylediği sözleri kulağına değil beynine fısıldıyor. Süzgeçten geçirip alamıyorsun içine. O yüzden de hepsi ayrı bir hücrene dokunuyor. Sanki bütün insanlık adına seviyormuşsun gibi.

Geceleri başını yastığa koyduğunda düşünüp sırıtarak uyuyakalacağın birinin varlığı, ekmek su kadar elzem bir şey.

Yaşadıkların sana bitmeyen aşkın olmayacağını öğrettiği halde sen hala bir birlikte olmaya başlasanız ölene kadar süreceğine inanıyorsun. Kendi yalanın. Kendi dünyan. Gülemiyorsun da haline. İçinden zavallıca ağlıyorsun. ''Kimseye kolay kolay teslim olma'' diyen mantığına tükürüp, sağa sola büyük gururla sattığın o muhteşem ilkelerini bir bir nasıl çiğnediğini görüp kendinden iğreniyorsun.

Zaten sevmemen gereken birini sevmeyi çekici kılan, yasağın o lanet olasıca cazibesi değil mi?

Hep sen anlatıyorsun, o dinliyor. Belki de anladı onu deli gibi istediğini. Hani başlarda utanır sıkılırsın, kendini ağırdan alırsın. Ama öyle bir çizgi var ki, o çizgiyi bir geçersen içini açıp onu beklemeye başlarsın. Neden anlamıyor bu adam dersin. Anlıyor da belli mi etmiyor dersin. Maniküre paralar bayıldığın tırnaklarını bir gecede rezil edersin. Şişeyi tutup kaldıramayacak hale gelene kadar içersin. Baktın hala işaret yok, sormak istersin. Sonra da... Beynine gidecek oksijen, kalbinden her bir atışı, nefesin, sesin, hayatın onun ağzından çıkacak iki kelimeye bakar.

Sormasan meraktan öleceksin, sorsan istediğin cevabı vermeyecek korkusu var. Her halükarda kansere çıkıyor kapı.

Sonra ne mi olur? O da istediğini söyler. Ve kendini, sonunu göremediğin bir ilişkinin içinde bulursun. Hani uçsuz bucaksız bir tünel olsa, önce sonunu görmek istersin. Nerede biteceğini bilmediğin tünele girmek istemezsin. Ama bu seferki başka. O uçsuz bucaksızlık o kadar güzel ki, sonunda ayrılığı bırak ölüm bile olsa, yine güzel.



11 Mayıs 2013 Cumartesi

İlk Buluşmada Her Şeyi Yap, Bunları Yapma. ETME!

Ortak arkadaş grubunda, internette, maçta, sinemada, sporda... Her neyse işte, bir şekilde tanıştınız. Telefonlar alındı. Flörtöz konuşmalar başladı ve... O an geldi; ''bi kahve mi içsek?'' cümlesi çıktı ağızlardan.

Aslında buluşmayı teklif etme şekli bile ipucu veriyor bazen;

Kahve içelim mi; pek de emin değil, tanışalım kaynaşalım akışına bırakalım diyor.

Bi' yemek yiyelim mi; ciddi düşünüyor. Al bunu al al.

Güzel filmler var vizyonda, gitsek mi?; ne filmi lan. İlk buluşmada sinemaya mı gidicez liseli gibi. Frigo da alır mıyız kankacım?

Akşam buluşup bir şeyler mi içsek?; Aslında görünüşte cool gibi ama tehlikeli. İlk buluşmada işin içine alkolü sokup yanlış bir profil çizerek kendinden uzaklaştırmanıza neden olabilir. Kafaların ayık olmasında fayda var.

Ooo tavlada iddialısın demek, henüz benimle oynamadın çünkü. Gel kapışalım!; En aciz grup da bu. Allah yaratırken medeni cesareti koymayı unutup yollamış. Tavladan medet umacak hale gelmiş adam. Ki tavla falan umrunda da değil, jenga versen oynayacak. Bu grubu direkt geç.


Öyle ya da böyle bir şekilde buluştunuuuuz... Peki ne yapmalı ne yapmamalı?

-Yemek yiyecekseniz eğer, zor yemekleri seçmeyin. Spaghetti, ne bileyim Çin yemeği gibi chopstick kullanmayı gerektirecek; ya da tam tersi çiğ köfte gibi elle yenecek yiyecekler sıkıntıya sokmakta bire birdir. ''Rezil olmadan şu yemeği bitirsek'' stresiyle muhabbete odaklanamazsınız.

-Olmadığınız gibi olmaya çalışmayın. Kimse kimseye benzemiyor şu dünyada. Kimi sokak arasındaki alelade bir kafede oturmaktan keyif alırken, kimisi starbucks'ta NAN FET LATTE diye nara atarken zevkten orgazm olacak neredeyse. Diyeceğim şu ki; sırf karşınızdaki hoşlansın diye ait olmadığınız yerlere gitmeyin. 

-ESKİ. Evet, kilit sözcük. Ağzınızdan eski sevgili lafı çıkmayı bırak, gırtlağınıza bile gelmemeli. Çünkü nerede eski sevgilisini unutamamış bir insan var, o sana ilişkiyi zehir ediyor, her fırsatta seni onunla karşılaştırıyor.

-Lafım erkeklere; o kadın o eve bırakılacak. ''Eve gidince çaldır'' kekoluğuna girilmeyecek. Biz eve kendimiz de gidebiliyoruz Allah'a şükür, ama insan kendini daha değerli hissediyor ne yalan söyleyeyim.

-Çok mini etekler, 15 pontluk topluklular, daracık pantolonlardan uzak durun. Ağır makyaj yapmayın. Karşınızdaki tam açılacakken ''ya ben bi tuvalete gideyim'' diyip kemeri gevşetip/eyeliner'ı kontrol edip gelmek zorunda kalmayın. 

-Saçı sakalı mezar başındaki Behlül gibi uzatıp gelmeyin. Bakımsız bir görünümden kimse hoşlanmaz.

-Güzel kokun. Güzel kokmadan güzel olunmaz. Buluşmaya gitmeden önce soğan sarımsak gibi şeylerden söz etmiyorum bile.

-Telefonu mümkünse masada bile tutmayın. Malum günümüz koşullarında pek ''sosyaliz''. Dakika başı mentionlar, dm'ler, whatsapp bildirimleri derken telefondan kafayı bir kaldırıyorsun ki karşında kimse yok... 

-Statünüzden, unvanınızdan, yeteneklerinizden çok bahsetmeyin. Özgüven şovu yapmayın. Özgüven gerekli, ama fazlası da oldukça itici. Bırakın sizi kendi keşfetsin. Öylesi daha güzel oluyor.

-Gelecekle ilgili planlarınızdan çok bahsetmeyin. ''2 çocuk istiyorum Allah kısmet ederse/ilerde Milano'ya yerleşmeyi düşünüyorum'' gibi uzun vadeli konuşmalar yapmayın. 

-Göz temasından kaçınmayın. Çevreyi süzüp durmayın. Sıkıldığınızın göstergesidir bu.

-Çok da abartmamak kaydıyla ufak tefek iltifatlar etmekten kaçınmayın. Sıcak davranın, ama ''ayy bana bir yavşadıı inanamazsıınn'' dedirtecek kadar da abartmayın. Nihayetinde yeni tanışmadınız, öncesinde bir flört dönemi var. Telefonda yürüyüp yürüyüp karşısına geçince teyze kızı gibi davranmayın.

-Kürdan/kibrit çöpü çiğnemek, kağıdın sert kısmıyla diş karıştırmak gibi gerizekalılıklar yapmayın. Hatta bunları ilk buluşmayı geçtim, hiçbir zaman yapmayın. Kendi adıma konuşayım, acımam çeker vururum.

-''Sen herkesten farklısın, senin gibisine hiç rastlamadım, seni ilk gördüğümden beri seviyorum'' gibi oltaları yemeyin. Henüz ilk buluşmadan dökülüp saçılan bu klişeler genellikle herkese söylenir ve %99 yalandır. Daha tanışalı 1 hafta olmuş, neyini seviyorsun lan? Az bi sakin.

-''Şimdi biz neyiz?'' gibi kaygılı cümeler kurmayın. Mutlaka olursunuz bir şey, iki dakika ileriyi düşünmeyin. Tadını çıkarın.



4 Mayıs 2013 Cumartesi

Şehir Dışı vs. Aile Yanı

Sürekli mailler alıyorum liseye giden arkadaşlardan. ''Şehir dışı x üniversitesi tutuyor, sence yazayım mı, yoksa sırf ailemin yanında olmak için istemediğim bölüme mi gideyim'' vesaire şeklinde. 3 yıldır Samsun'da eğitimimi sürdürüyorum. Artısını eksisini, tam da Lys'ye az vakit kalmışken yazayım, belki düşüncelerinizin şekillenmesine yardımcı olurum dedim.

Ben tıp istiyordum lisenin başlarından beri. Puanım Çapa'nın dişine de, Samsun'un tıbbına da rahat rahat yetiyordu. Bütün yaz ikisi arasında gidip geldim. Sonra idealimin peşinden gittim, okul bitince uzmanlığımı ait olduğum yerde, İstanbul'da yapma hedefiyle Samsun'u yazdım.

Avantajım da vardı, annem buralı olduğu için bütün akrabalarım Samsun'da. Yalnız değilim yani. En iyi arkadaşım teyzem hatta, her an yanımda, en büyük destekçim o. Çok iyi anlaşıyoruz. Allah bozmasın.

Neyse, önce şehir dışında okumanın olumsuz yanlarından bahsedeyim;

-Ne oraya aitsin, ne buraya gibi geliyor. Seferi gibi hissediyorsun. Mesela İstanbul'a gittin, çok güzel bir gardrop beğendin atıyorum, bunu alsam nasıl götürücem diye düşünüp kös kös bakıyorsun sadece. En çok alışverişte içine oturuyor bu durum.

-Hayatın bilet kovalamakla geçiyor. Gönül ister ki ''ilk uçakla İstanbul'a gidiyorum'' tribine girelim ama 300 lirayı bayılmadığın takdirde öyle bir dünya yok. Uçak biletini erken alayım ki ucuza gelsin diye sınav takvimi ile online bilet siteleri arasında ömür geçiyor.
Otobüs hep aynı fiyatlarda gerçi, ama o da benim için çok yorucu. 10 saat sürüyor gitmek. Kaldı kı okul yoğun olduğundan çok uzun zaman kalamıyorum, günün yarısını da yolda kaybetmek istemiyorum haliyle. Ama daha uzun tatillerde otobüs iyidir, zaten yorgunsundur, uyuya uyuya gelirsin.

-Özlüyorsun. İşte en önemlisi de bu. Arkadaşlarını, aileni, varsa sevgilini, herkesi özlemek zorundasın. Teyzem yanımda olduğu için annemin yerini yine yarım da olsa dolduruyor sayılır, ablayı da kuzenlerle falan hallediyoruz ama en çok babamın eksikliğini hissediyorum. Bazen, keşke evde olsa da akşamın 9'unda ''gecenin körü oldu nerdesin'' diye dürtse :)

-Evde bir aile düzeni yok. Çizgili pijamayla gezen bir baba yok, haliyle giren çıkan belli değil. Gecenin 12'sinde komşu gelebiliyor. Ya da çok içmiş ve eve dönemeyecek kuzenin çat diye kapıyı çalıp çamaşır suyu bulaşmış eşofmanınla seni basabiliyor.

-Annenin yemeğini özlüyorsun. Kendin yemek yapabiliyor da olsan, anne elinin tadı bir başka oluyor. O nedenle eve her gittiğinde tıka basa yiyip 2 kilo alıyorsun. Aman dikkat! :)

-Buradaki arkadaşlarınla oradakiler farklı olduğu için İstanbul'daki birine okulda yaşadığın bir şeyi kolay kolay anlatamıyorsun. Anlamayacak çünkü. Muhabbet az biraz eksik kalıyor.

-Telefonla konuşmaktan, skype yapmaktan gına geliyor. Ölümüm radyasyondan olacak ama hayırlısı...

Olumlu yanları;

-Özgürsün. Giriş çıkışlarına karışan yok. Ben çıkıyorum diyorsun bitiyor. Kaçta döneceğin pek dert değil. Ama şunu fark ettim, evde seni ''nerdesin bu saate kadar'' diye azarlamak için bekleyen bir baba olmadığında gezip tozmak bir süre sonra çekiciliğini kaybediyor. Ben mesela son 2 yılda akşamları evde dizi izlemeyi, kanepeye yayılmayı gece hayatına tercih eder hale geldim. Cumartesi geceleri zorla çıkarmasalar, tam bir emekli albay olacağım yakında. Sudoku çözeceğim bütün gün.

-Bol bol düşünmeye fırsatın oluyor. Sürekli özlem duyduğun için, insanlara karşı sergilediğin davranışları süzgeçten geçiriyorsun. İki günlük dünya kimseyi kırmaya değmez diyorsun. Kimseyle kolay kolay tartışamıyorsun. Çevrendekilerin kıymetini biliyorsun.

-Hep aynı şehirde olsan bir süre sonra unutabileceğin insanları, farklı şehirde olup özlediğin için ilişkiler dinç kalıyor. Twitter'a ''yirmisinde geliyorum laan'' yazıyorsun, whatsapp'a yirmi kişiden mesaj düşüyor. Mutlaka görüşelim diye. Hani hep orda olsan görüşmek falan yalan olacak bir süre sonra. Ama sen orada kalıcı olmadığın için insanlar sana özel fırsat yaratıyor ve bir şekilde görüşüyorsunuz. Dostluklar sağlamlaşıyor.

-Her gidişinde evde el üstünde tutuluyorsun. ''Almanya'dan abim gelmiş evde bir bayram havası'' geyiği yüzde bin beş yüz doğru. En güzel yemekler yapılıyor, odan tertemiz toplanmış, arkadaşlarını özlemiştir diye gezmene tozmana karışılmıyor.


Bizim okulun %80'i şehir dışındandır tahminimce. Samsunlu çok az. Onlar da ''off sıkıldım aileden artık, okul bitse de Tus'ta İstanbul yazsak'' diye saçmalıyorlar. İnsanoğlunun doğasında var işte bu. Bana sorsan okul bitse de ailemin yanına dönsem derim, adam aileyi başından savmak için ne yapacağını şaşırmış. Hepimiz sahip olamadığımızı elde etmek istiyoruz. Durumdan memnun olup çay koyan kimse yok.

Şimdi liseli arkadaşlar aile boyunduruğundan kurtulmak için saçma sapan yerleri yazmaya kalkacak, biliyorum. Ama sakın istemediğiniz bir yeri sırf gitmek için yazmayın, sakın. Üniversitenin ilk senesi ''Ohh eve de çıkarım, yemeğimi de yaparım, her gün parti veririm vuhuu kopuş'' diye geçiyor, 3'e 4'e doğru ''Bir başkadır benim memleketim!'' diye dövünmeye başlıyor herkes.

En güzel öğrencilik; renklilerle beyazları annenin ayırdığı, sabahları babanın gazete almaya yolladığı, pazar kahvaltısı aileyle yapılacak diye program yapma yasağı konulan öğrenciliktir. Arada sıkılır bunalırsın eyvallah ama aile ortamının sıcaklığı; şehir dışının ''o bar senin bu bar benim'' şeklindeki sözde özgürlüğünden kat kat değerlidir.

29 Nisan 2013 Pazartesi

101 İstanbul Lezzeti Tadım Festivali

   28 Nisan Pazar günü, Time Out İstanbul ve Mekanist işbirliği ile Ortaköy The Marmara Esma Sultan Yalısı'nda yapılan 101 İstanbul Lezzeti Tadım Festivali'ndeydim. Denize nazır tarihi Esma Sultan Yalısı'nın, sıcacık güneşli pazar gününde birbirinden nefis lezzetlerle tadını çıkardık. 



   Detaylara geçmeden önce organizasyon hakkında düşüncelerimi söylemek istiyorum. Her şey kusursuzdu, tüm standlardaki görevliler oldukça güler yüzlüydü. Sayamayacağım kadar standın hepsinde ''hoş geldiniz'' ile karşılanıp ''afiyet olsun'' ile uğurlandık. O sıcakta, güneşin alnında, sabahtan beri binbir emek vermiş insanların biri bile asık suratlı değildi. Herkes halinden memnundu. E haliyle bu da ortamın enerjisini oldukça olumlu etkiledi.

   Müzikleri ise Lounge Fm'den dinledik. Etkinlik sona erdikten sonra yalının üst katında 360 İstanbul Dj'leri eşliğinde mükemmel bir parti ve dans şovları yapıldı fakat başka bir programım olduğundan maalesef katılamadım. Aklım orada kalmadı desem yalan olur.

   Festivale yeme-içme camiasının önde gelenleri katıldı. Benim en çok hatrımda kalanlar; Çapamarka, Eksen İstanbul, Algida, Lipton, Pinkberry, Kaşıbeyaz, Tuborg, Develi, Günaydın Steak House, Virginia Angus, Cook Shop, Cahide, Num Num ve sayamayacağım daha bir sürü katılımcı... Ayrıntılı listeye yazının sonunda vereceğim linklerden ulaşabilirsiniz.

   Gelelim herkesi en çok heyecanlandıran ne yedik ne içtik kısmına! 



   Deniz tarafında ocakbaşı ve mangallar kurulmuştu. Bir ara Günaydın Steak House'un sahibi kendi elleriyle et pişiriyordu. :) Zaten festival alanına kahvaltı bile yapmadan giriş yapmış bir insan olarak kokuyu takip ettim ve kendimi mangalın başında buldum. En sevdiklerim; Virginia Angus'un burgerleri, Develi'nin çiğ köftesi, Hamdi'nin fıstıklı kebabı, Egg&Burger'ın cheeseburger'i, Antiochia'nın soslu dürümleri, Çok Çok Thai'nin köri soslu tavuğu, Kaşıbeyaz'ın kebabı. Hepsini şiddetle tavsiye ediyorum. Hatırlamadıklarımdan özür diliyorum. Damak tadı da şaşırdı haliyle o kadar yemeğin içinde. :)

   Deniz ürünlerine gelirsek; Sunset'in sushileri çok lezizdi. Cibalikapı Balıkçısı ise benim de çok sevdiğim balık turşusuyla katılmıştı. Cunda Balık da Girit Böreği'ni beğeniye sundu ama denemeye bir türlü fırsat olmadı. Fakat daha önce tatmış olduğumdan üzülmeme gerek kalmadı.



   Kantin'in ve Paul'ün nefis ekmekleri, Alesta'nın mantısı, Piola'nın ve Pizano Pizzeria'nın pizzaları ve Papermoon'un risottosu ile karbonhidrata doyduk.

   Carnaval Büfe'nin kızarmış peynir topları ise blush ile bir gitti ki sormayın... :)




   
Gelelim, yalının giriş katını olduğu gibi kaplayan, baş döndüren tatlılara! Şerbetlisinden sütlü tatlısına, dondurmasından lokumuna kadar türlü türlü tatlı mevcuttu. Sütlü tatlılardan; Martı İstanbul Otel'in çilekli panna cotta'sı, Ace Restaurant'ın balkabaklı terrine'i, Galata Muhallebicisi'nin tavuk göğsü ve tabii ki Cook Shop'un efsaneleşmiş Magnolia'sı enfesti.

   

Semiramis'in cevizli asabesi(internetten de sipariş verilebiliyormuş), Lolishop'un el yapımı şekerleri, Pinkberry'nin yoğurtlu dondurması da tadı damağımda kalanlardan...

   Yeme içme faslını bitirdikten sonra, Kuru Kahveci Mehmet Efendi'nin mis kokulu Türk kahvesi'nin yanında çifte kavrulmuş fıstıklı Hacıbekir lokumları ve Vakko'nun çikolatalarıyla cila çektik. :)




   İçeceklere gelirsek eğer; bira deyince çoğu kişinin aklına ilk gelen markalardan olan Tuborg bize eşlik etti. Siyah Belçika birası Leffe'yi tattım. Açık havada güneşin alnında tamamını içmeye pek cesaret edemedim. :) Kendimi şaraba verdim. Arcadia Wines, Suvla ve Urla'nın şarapları ve en en en güzeli de Tektekçi'nin mükemmel shotlarının tadı damağımda kaldı. Unutmadan, Bubble in Tea'nin buzlu ve balonlu çaylarını da şiddetle öneririm. Sıcak havada serinlemek için oldukça elverişli.

Tüm bunların yanında, Doors Academy'nin birbirinden güzel workshopları vardı, Çapamarka mükemmel bir sofra hazırladı. Usta aşçı Refika Birgül'le de keyifli bir sohbet gerçekleştirildi, mutfaktaki tüyolarını ve bazı anılarını bizlerle paylaştı. 

Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat derler ama ben Mekanist'in sloganı olan ''Yediğin içtiğin meşhur olsun''u seçtim, mide fesatı geçirmeye beş kala ayrıldığım festivalde damağımda en çok kalan tatları, mutlaka uğramalıyım dediğim restoranları sizinle paylaştım. 

Unutmadan, bize İstanbul'un en güzel lezzetlerini sunan, mis gibi Boğaz manzarasında bol sohbetle hem gönlümüzü hem damaklarımızı şenlendiren Time Out İstanbul, Mekanist ve diğer tüm sponsorlara teşekkürler!

Festivalde yer alan diğer lezzetleri de http://www.101lezzet.com adresinden inceleyebilirsiniz!




1 Nisan 2013 Pazartesi

Yeter ki Arkana Dönüp Bakma

Yorgunum. Her zamanki gibi.

Parmağımı kaldıracak halim yok, halim olsa dermanım yok. Canım istemiyor. 

Kalktım bir çay koydum. Oturdum düşündüm. Uzun zaman sonra boş boş oturup tavan seyrettim. 

Daha 21 yaşımda ne çok şeyle doldurmuşum hayatımı. Kimleri sokup çıkarmışım ömrüme. İlişkiler, arkadaşlıklar, kayıplar, başarısızlıklar derken ne çok şey yaşamışım ama umursamamışım. 

Geriye dönüp bakmamışım hiçbir zaman. 

Kendimi işe, derse, filme diziye vermişim. 

Yaşadıklarımın üzerine düşünme fırsatını yaratmamışım. 

İşime gelmiş çünkü hep. 

Yaşadığınız kötü bir olayı sıcakken bile kafanıza takmazsanız, üzerinden belli bir süre geçtikten sonra isteseniz de üzülemezsiniz. 

Belki aylardır ağladığımı bile hatırlamıyorum. Belki sene bile olmuştur.

Kendimi sıkıyorum, yaşadığım olumsuzlukları ardı sıra düşünüyorum, sıkıyorum sıkıyorum yine ağlayamıyorum.

İçine atarsan bir gün bir yerde mutlaka fire verirsin derler ama düşünüyorum da içime attığım bir şey bile yok.
Yaşıyorum, ders çıkarıyorum, gerisini geçmişte bırakıyorum. 

Sınavım kötü geçecek diye veya banka kartımı kaybettim diye ağlasam, yarın öbür gün bir yakınım ölünce bu saçma sapan şeyler için döktüğüm göz yaşlarımdan utanırım. 

Mümkün olduğunca pozitif yaklaşıp ''her işte bir hayır vardır'' demek olgunlaştığınızın göstergesi midir, yoksa duygularınızdan sıyrılıp giderek kalbinizin nasır tuttuğunun mu? 

Neyin göstergesi bilmiyorum ama hayatımı büyük ölçüde etkilemeyecek şeylere üzülmeyi kendime yapacağım bir tür haksızlık olarak görüyorum.

Ağlamayı, kendini eve kapamayı, depresif şarkılarda boğulmayı, komaya girecek kadar alkol almayı çare olarak görmeyin. Her zaman önünüze bakın, üzülmeyin. Alınacak dersi alın, geçin. Benim ağzım henüz yanmadı. Umarım hiçbir zaman da yanmaz.

24 Mart 2013 Pazar

Bizim Çocukluğumuz vs. Şimdiki Çocuklar

Geçen gece oturuyoruz öyle barın birinde. Restoran-bar. Yemeğini yiyen de var içip müzik dinleyen de. Arkamızda da bir grup var. Evli mutlu çocuklu sürüsü. 3 çiftin üçünün de birer çocuğu var, hepsinin ellerine vermişler ipad'leri. Dikkatle izledim. Bütün gece çıt çıkarmadan oyun oynadı, mala döndü çocuklar radyasyondan.


Sonra durdum düşündüm. ''Biz böyle miydik lan?'' dedim. Kalabalık bir toplaşmaya gidildiğinde ''ANNEAA'' diye canına okurduk kadıncağızların. Herkesin ilgisi üstümüzde olsun isterdik. Enerjiyi boşaltana kadar tepinip sonra da sıcacık kucaklarda sızardık. Şimdiki çocuklar bir şeyler elde etmek için çabalayamıyor bile. Ne isterlerse ellerine veriliyor, her dışarı çıkıldığında en az bir oyuncak alınıyor. Çoğu, paketi bile açılmadan evde bekliyor.


Biz n'aptık? Ablamızdan abimizden, kuzenlerimizden kalanlarla oynadık. Ben çocukluğum boyunca babamı Toyz Shop'a sokup bir kere barbie aldırdığımı hatırlamam. Paramız mı yoktu? Vardı çok şükür. Ama şımartılmadık. Hayatımın en büyük atraksiyonu babamla alışverişe gittiğimizde alışveriş arabasına çaktırmadan jelibon atmaktı. Müthiş emrivakiydi. Babam kasada geçirdiklerinde bir şey de diyemezdi. Ölürdüm zevkten.


İlkokul-ortaokul zamanlarından bahsediyorum tabii. Kendi yaşıma göre bir 8-10 yıl öncesi bu anlattıklarım. Hayat daha güzeldi be. Elde edilmesi, kazanılması daha zordu. Avcumuzun içine kocaman paralar konmazdı. Parayı bakkala giderken verilen ekmek parasından artırırdık biz. Sonra da artan parayla o kocaman fileden plastik top alırdık. Onu çıkartmak da dünyanın en zor işlerinden biriydi. Bir de en ufak gül dikenine değse patlardı bok yiyesice. Çocukluğum boyunca en az 15-20 tane almışımdır. Ya da cips alır, cipsi yemeden atar, içindeki pokemon tasolarıyla eğlenir dururduk. Tek bir tasoyla zilyon tane tasosunu söğüşlediğim çocuklar olmuştur. 250 tane tasom vardı be. Koleksiyonerliğe daha el kadarken başlamışım resmen. Hey gidim hey.


Şimdikiler gibi bütün gün evde Sims/Fifa partisi yapmazdık. Bizim hayatımız sokaktaydı. Evcilik bile sokakta oynanırdı. Ağaç yaprakları para, arabaların üzeri tezgah olurdu. Okuldan dönüp servisten inince eve çıkmadan, çantayı kaldırıma savurup üzerimizde önlükle başlardık oynamaya. Saklambaç, kör ebe, ortada sıçan, yerden yüksek, Allah ne verdiyse... Sonra anne kişisi bağırırdı camdan. Eve çıkıp yemek yiyip yine inerdik. Akşam ezanıyla da eve girerdik. Komşuların ''bu ne gürültü bee'' diye çığırtmalarıyla yankılanırdı kulaklarımız. 3 dakika sesimizi kısar, sonra volümü yine yükseltirdik.



Hava atılacak en büyük nesneler, bisiklet, scooter, barbie evi, en fiyakalısından futbol topu falandı. ipad de neymiş ulan? Aylarca diretip aldırdığım bisiklet dururken anamın elime tutuşturduğu kıytırık ipad'ini napayım ben?
Düşüp dizimiz kanadığında sallamazdık bile. Kanı ağaç yaprağıyla sildiğimiz olurdu. Sonra da aynen devam ederdik oyuna. Şimdiki el bebek gül bebekler gibi ana kucağına koşmazdık. Çiçek koparıcam diye kaç metrelik uçurumun kenarında gezdiğimi bilirim. Bedava yaşıyorum şu an, onu fark ettim bu yazıyı yazarken.


Bunlar neden mi aklıma geldi? Evde ders çalışıyorum, çeviri yapıyorum. Ayağım da sakat olduğu için kaç gündür hep evdeyim. Havalar da ısındı. Bizim mahalle çocuk yuvası gibi. Şehrin 10-14 yaş nüfüsunun %90'ı buraya toplanmış. Sabahtan akşama top koşturuyorlar, ya da karşıdaki internet cafe'de oyun oynuyorlar. Çocuklara ''sessiz olun biraz laan'' diye bağırmak için ağzımı açıyorum. Sonra susuyorum. Ağzımdan çıkmıyor o kelimeler. Bize bağıran teyzelere ''üff ne var be oynıcaz tabii çocuğuz biz'' diye iç geçirmelerim geliyor aklıma. Boğazımda sıkışıyor o söylemeyi planladığım atar dolu laflarım. O yüzden bırakın, oynasınlar.
Bizim başımız ağrır belki ama hiç olmazsa bütün gün bilgisayara bakmaktan embesil olmuş bir geleceğimiz olmaz. Arkamızda, Counter oynayıp ''sis atma oç'' diye bağırarak değil, düşe kalka büyüyen bir nesil bırakmış oluruz.


22 Mart 2013 Cuma

Nazara İnanalım, İnanmayanları İnandıralım

Şimdiye kadar yazılarımın çoğunu okumuşsanız hakkımda az çok bir fikriniz vardır. Önceleri ''ben nazara, kazaya kadere inanmam yeaa'' diye gezinen ben, yaşadıklarımdan sonra dibine kadar inanmaya başladım.

Bugün sınavım vardı. Sabah kalktım, okula gidicem. Hazırlanıyorum öyle makyaj falan. Ama bir eksiklik var üzerimde, ne olduğunu çözemiyorum. Anaa, lens yok lan gözümde. Her şey flu, hayat toz pembe. 3 gündür okul yok diye fırsat bu fırsat gözleri dinlendireyim dediydim. Benim neyime dinlendirmek? Sabah lensi takıcam, evde lens suyunu bulamıyorum. Şimdi işin yoksa git onu ara, sonra lensi tak falan derken boşver dedim lenssiz gideyim. Gözler de olmuş 2,5 falan. Lens veya gözlük olmadan ne plaka okuyabiliyorum ne bişey. Gözlük takmayı da sevmiyorum. Allah sonumu hayır etsin diyerekten çıktım yola. 

Aşağı doğru, hafif eğimli ve bozuk bir yoldan iniyorum otobüs durağına. Yol aslında bombok ama göz görmüyor ya, bana göre yeni asfalt dökülmüş gibi. ÇAT! Sağ bilek döndü mü dışa! Daha önce 2 defa bağların koptuğu, alçıya alınmış yerden hem de. Dedim ceren bu sefer tezeği avuçladın. 1 saat sonra sınav var, bırak burkulmayı bacağım kopsa yine gidicem okula. Yürümeye devam ettim.

Önceden burkulduğunda top gibi şişmişti. Bu sefer öyle olmadı. Ama ayağımı içe dışa kıvıramıyorum. Bastırınca nasıl acıyor. Sınavdan sonra hastaneye gittim, bi fast jel bi bandajla yırttık bu sefer. Ama bir daha olursa vallahi komple bacaktan kesip alacaklar. Yer yaptı bildiğin namıssız.

Nazar meselesine gelirsek... Şu ara haftanın 4-5 günü spordayım. Yaz hazırlıklarına tam gaz girişmişken bu geldi başıma. Evin içinde yürüyorum ama spora mümkün değil gidemem bir süre. Herkes ''sen yine mi kilo verdin'' demeye başladı, ayağı sakatladık. Şimdi evde yatıp geri alırım tepinerek verdiklerimin hepsini.

Hep böyle oluyor. Şu sıra hayatım çok tıkırında gidiyor. Ama birine güzel bir haber verirken ''aman nazar değmesin'' diye diye bir hal oldum artık. Cidden değiyor çünkü. O nazarınız da kem gözleriniz de çıksın inşallah. Kötülük düşüneceğinize 'oh ne güzel' diyin, öykünün iki rekat ya. 

Vallahi gidicem çarşafa neyin giricem bu gidişle. Yaşadığımı, yaptığımı ettiğimi de kimseyle paylaşmayıp mal mal gezinicem sayelerinde. Hayır her şeyimi anlatıp sürekli övünen biri de değilim ama foursquare'deki spor check-in'inden bile nazar değdirir bunlar. Sinirlerim bozuldu resmen ya. Neyse. Varam gidem de bileklerimi kremleyip yatam akşama kadar... :(

17 Mart 2013 Pazar

Ne Ayaksın Sen Mart?

Ben bu mart ayını hiç sevmedim. Hani kapıdan baktırırdı, kazma kürek yaktırırdı? Tam tersi canım evden çıkmak istemiyor, bakmayı geçtim kapıyı açasım bile yok. Havalar desen hepten boku yemiş. Sabah evden tişört üstü deri ceketle çıkıyorum, akşam eve ''Allah belanı versin bu ne biçim soğuk'' diye dönüyorum. Ya da tam tersi elimde tonlarca ağırlıkta atkılar montlarla gezmek zorunda kalıyorum. Kedilerde bile bir hareketlenme yok. Malak gibi arabaların üstünde yatıyor hepsi. Onlar bile yatıyorken benim canlanmamı beklemeyin.

Ama bedenime yaradı sanki bu mart ayı. Cildim falan bi pürüzsüzleşti ahah. Sporun da katkısı var tabii de, epey kilo verdim şu ara. Kaslar yanıyor, yanlarım ağrıyor, parmağımı oynatamadığım oluyor ama olsun. Spor iyidir.

He bir de 22'sinde ultra zor bir sınavım var. Onun da etkisiyle şu sıralar evdeyim genelde. Spor vs. gibi zorunlu şeyler dışında çıkmamaya çalışıyorum(bir de çıkmaya çalışsam ne olacak acaba).

Mart ayı pek bahar gibi davranmasa da; geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları hükmünü sonuna kadar yerine getiriyor çok şükür. Allah'ın emri o zaten. Fakat her şey yolunda gitse, kafa karışıklıkları ve dengesiz davranışlar olmasa, insanlar birbirine karşı daha açık ve net olsa daha mutlu oluruz bence.

Nisan sonu gibi de İstanbul'a gelicem kısmetse. Buraya geleli 1,5 ay oldu. Ama şu an hiç yol çekecek halde değilim ne yalan söyleyeyim.

Mevsimsel ve duygusal serzenişlerim dışında aklıma yazacak başka bir şey de gelmedi valla. Eskiden önemli bir olay olmadan kolay kolay blog yazısı girmezdim ama sürekli ''daha çok yaaaz'' diyen içe sokulası insanlar yüzünden her şeyi yazasım geliyor. Hepiniz öpüldünüz!

13 Mart 2013 Çarşamba

Çevirmenlik Sürecim

Dikkatinizi çekmiştir; gerek twitter gerekse blogda ağzımda hep bir çeviri lafı var. Hayatımın büyük kısmını işgal ediyor çünkü namıssız. Çok soru geliyor bana, özellikle üniversite öğrencilerinden. Bu işe nasıl başladın, dilini nasıl geliştirdin, ne kadar kazanıyorsun gibilerinden. İşi en başından anlatmaya karar verdim ben de.

Öncelikle şunu söyleyeyim, İngilizce ile ilgili herhangi bir kurs, özel ders vs. almadım. Tıp eğitimini de Türkçe alıyorum. Fakat İngilizce'yi küçüklüğümden beri çok seviyorum. Bunda babamın da etkisi var. Daha ilkokulda ''mesleğim ne olursa olsun bana lazım olacak'' düşüncesini aşıladı bana. Ortaokul ve lisede dört elle sarıldım İngilizce'ye. İnsanların es geçtiği, birbirinden geçirdiği ödevleri ben titizlikle yapardım. Hele writing'ler favorimdi. Her seferinde farklı kelimelerle kendimi ifade etmeye çalıştım. Sözlükle yaşadım. Sınavlara çalışırken yüzlerce kelime ezberledim. Hepsini tek tek hatırlıyorum. Ortaokuldaki İngilizce hocamın bana çok katkısı oldu. Lisede bile yardım etti bana, worksheet'ler verdi. Destek oldu. Kendisine teşekkürü borç bilirim. Sağ olsun.

Okul dışında ne yaptın derseniz; Oxford'un elementary seviyesindeki İngilizce kitaplarını okuyarak başladım. Kendimi geliştirdikçe kademeyi de yükselttim. Bildim bileli dizi hastasıyımdır. Konuşma dili ve argo konusunda ise dizilerin çok yardımı oldu bana. Alt yazıların tamamını okumadan ne dediklerini anlar kıvama geldim zamanla.

Onun dışında; BBC'nin İngilizce öğreniyorum tadında bir sayfası var. Hem haber okuyorsunuz, hem de anlaşılması en zor kelimelerin anlamlarını haberin sonuna yazdıkları için oradan öğrenebiliyorsunuz. Oraya hala gün aşırı girerim. Herkese de öneriyorum.

Bu arada Türkçe'nizin de çok iyi olması gerekiyor. Fıstık gibi dizileri de-da'ları ayırmadan, baştan savma çeviriler yaparak katleden insanlar görüyoruz. İmla kurallarını çok iyi bilmeniz gerekiyor.

Şimdi gelelim 3 yıldır yürüttüğüm çevirmenlik işine nasıl ve neden başladığıma. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, maddi getirisi var evet ama tatmin edici değil. Yani çeviri asıl işiniz olmadığı sürece bununla geçim sağlayamazsınız. Okul bitince Tus'un yanında İngilizce sınavına da giricem. Ayrıca akademik kariyer yaparsam literatür taramak için İngilizce bana çok lazım olacak. O nedenle İngilizce'yi unutmamam lazım. Kendisi çok nankör :( Benim çeviri yapma amacımın %80'ini kendimi geliştirme isteğim oluşturuyor. Allah'a şükür çeviriden gelecek paraya çok aşırı muhtaç değilim. Ama bana kattıkları saymakla bitmez.

Herhangi bir tercüme bürosuna bağlı değilim. Freelance çalışıyorum. Bu işi yapan bir arkadaşımın desteği ile ilk çevirimi almıştım. Önce makale, çocuk kitabı gibi şeyler çevirdim. Sonra çevirmene ihtiyacı olan kurumlar bana ulaştılar, şu an en çok dizi çeviriyorum. Zaten deli gibi dizi izleyen bir insanım, çoğunu da izlediğim dizilerden aldığım için bana pek yük getirmiyor.

Bu işin olumsuz yanlarına gelirsek;

-Adam akıllı program yapamıyorsunuz. Arkadaşınızla sözleşip tam evden çıkacakken ''Bu çevirilerin yarına yetişmesi lazım, kolay gelsin.'' diye mail gelebiliyor.

-''Benim bu hafta sınav haftam'', ''hastayım'' gibi bahanelere bir iki defadan fazla sığınamıyorsunuz. Piyasada çok çevirmen var zaten. Kimse size muhtaç değil. Vazgeçilmez değilsiniz yani. İşinizi disiplinle yürütmeniz gerekiyor.

-Parası tıkır tıkır yatmıyor. Gecikmeler olabiliyor. ''Ay başı'' diye bir kavramınız yok. Para elinize parça parça geçtiği için de çar çur olup gidiyor çoğu zaman.

Tüm bunların yanında, kendi adıma konuşmak gerekirse bana büyük keyif veriyor. Kimi zaman İngilizce'den kusma derecesine gelebiliyorum evet. Ama okulun yanında bir mesleğe sahip olup kendi paramı kazanabilmek mükemmel bir his. Yaptığım her işte kendime bir şeyler katıyor olmam, yeni diziler keşfetmemi sağlaması da cabası. Piyasada çevirilecek çok şey var, üniversite öğrencilerini çok seviyor iş verenler. İmkanınız, zamanınız ve en önemlisi hevesiniz varsa bu işi kovalayın derim. Görüşmek üzere! :)