30 Aralık 2012 Pazar

Depresyon mudur Nedir Ben Bilemedim?

2012'nin son yazısı olacak bu. Bitse de kurtulsak artık şu yıldan. Şu birkaç gündür garibim. Hiçbir şeyden memnun olmak istemiyorum, insanlar isteklerime hayır dediği an kafalarını duvara sürtesim geliyor, arayıp ulaşamamaya, yazdığım şeye cevap beklemeye tahammül edemiyorum falan. ''Her şey benim istediğim gibi olacak'' gibi bencilce bir düşünceyi benimsedim benimseyeceğim yani. Belki de döngüden dolayıdır, ki büyük ihtimalle ondandır. Eskiden dalga geçerdim ''aeeeyy pms:(('' diye ıkınan kızlarla. Ama pms'İn belirtileri, yanınızda ne kadar insan varsa o kadar beliriyor. Yani sevgilin yoksa, yalnız yaşıyorsan ''amaan koyarım regline'' diyip kafayı vurup yatıyorsun, ama evinde senden başka insanlar varsa, seni düşünen, mutlu eden, üzerine titreyen biri varsa hayatında, onlardan çıkarmaya başlıyorsun hıncını.

Geçen hafta annem geldi. Yılbaşında yalnız olma, ben geleyim diye 1 ay önceden rezervasyonu yaptırdığı için ben istanbula gelemedim haliyle. Annemi de nasıl özlemişim, iyi oldu gelmesi. Evde giriş çıkışlardan öğünlere kadar her şey bir silkelenip kendine geldi valla. Ama annem buralı, yani Samsunlu olduğu için bizim akrabalarımız, halamlardan tutun da annemin teyzesiydi kuzeniydi onlara kadar herkes burada yaşıyor. Haliyle annem gelince ev Kabe'ye döndü. Bir akraba geliyor, o tam kalkacakken onun tanıdığı başka akraba geliyor, bu sefer kalkacak olan ''e ayıp olur az daha(en az 2 saat) oturayım'' diyor. Havar komşular havar! Aritmetik olarak artıyoruz anlayacağınız. Ben ki lise zamanlarında televizyon karşısında bile test çözebilmiş insanım, ama şu tıbba girdiğimden beri gürültüye tahammül edemiyorum. Konular o kadar sözel ki, müzik takmak da mümkün değil.  Gürültüyü bir yana bırak, tanıdığın insanlar gelince kıçını dönüp ''ben derse gidiyom'' diyemiyorsun. Şununla da iki laflayayım bununla da derken, piyuuv 2 saat geçmiş. Tezeği avuçlayan yine ben yine ben.

Bir de senenin en zor bloğundayız biz şu an. 11 ocakta sınavı var, o yetmiyormuş gibi 18'inde yarı final var. Bütün 1.dönemi 1 haftada yalayıp yutmam gerekecek. Düşündükçe afakanlar basıyor, kulaklarımdan duman çıkıyor, nasıl bir bokun içine düştük diyorum ama 2 yıldır kıvırıyorsam bu sene de kıvırırım ben yea diyerek özgüvenden taviz vermiyorum:(

İşin kötüsü, yeaa misafirler gitsin, çalışamıyorum diye ıkılıp sıkılınca sanki anneme ''niye geldin?'' diye mesaj veriyormuşum gibi oluyor ya. Halbuki alakası yok, bırak sınavımdan 10 gün önce gelmeyi, bir önceki gün gelse de annem o benim. Elbette gelecek. Benim sinirim misafirlere. Hayatında 4 gün üst üste camiye gitmemiş eleman, annemi 4 gündür görmeden duramıyor. Meryem Ana mı bu kadın ben anlamadım azizim.

Yani üzerimde bir bezginlik var anlayacağınız. Dersten sıkılıyorum, yatağa yatıp kitabı elime alıyorum, satır okuyamadan telefon kurcalarken uyuyakalıyorum falan. Canım hiçbir şey yemek istemiyor. Yüksek müzik/insan sesi duyunca çıldıracak gibi oluyorum. Dayanma eşiğim çok düşük bu ara. Ama yıl bitince bunların geçeceğine inanıyorum niyeyse.

Sömestra da gün sayıyorum zaten, 18'inin gecesi ordayım inşallah. Bir 3 hafta kaldı mı, gerisi yağ gibi gidiyor. 2 ay oldu Samsun'dan dışarı adımımı atamadım, onun için bunaldım galiba biraz. Herkes öyle ya da böyle evine gitti. Arkadaşlarımın çoğu Ankaralı zaten onlar 6 saate zırt diye gidiyor da, bizim her işimiz tantana yok havaş yok bilmem ne. Otur oturduğun yerde diyor iç sesim alttan alttan. Oturuyom ben de. Varam da ders çalışam bari....

16 Aralık 2012 Pazar

Acısıyla Tatlısıyla 2012

Şu başlığı atarken bile içim bir garip oldu. Daha geçen seneki 31 aralık gecesini dün gibi hatırlıyorum. Evime gitmek için son 1 ayı gün gün saydığım şu zamanda, zamanın bu kadar çabuk geçiyor olması beni umutlandırıyor.

Yaptığım, gezdiğim, yediğim içtiğim her şeyi paylaşmayı seven bir insanım. Hatta en çok hoşuma giden şeylerden biri diyebilirim. Bugün oturdum, önce ajandamı, telefonumdaki notlarımı, sonra da blogumu gözden geçirdim. Neler yapmışım bir bakayım dedim.


Öncelik, hayatımın büyük bir kısmını kaplayan okula gidiyor elbette. Binlerce sayfa not okudum. Onlarca kitap karıştırdım. Beynimin infilak edeceğini hissettiğim, sinir krizlerine girene kadar ağladığım günler geçirdim. Sayamayacağım kadar sınava girdim çıktım. Şükürler olsun ki hiçbirinde başarısızlığa uğramadım. Allah daim etsin inşallah.


Özledim. Annemi, babamı, ablamı, arkadaşlarımı, evimi özledim. Semtimi özledim. Hislerimin %70'ini özlemek işgal etti hep. Hala da öyle. Sürekli geriye dönüp baktım, fotoğraflarla, skype konuşmalarıyla yaşadım.


Sağlık Sayfam'ı açtım. Madem bu benim mesleğim olacak, neden insanlarla paylaşmıyorum bildiklerimi dedim. Önce blog, sonra twitter hesabı derken, pek çok insanın güvenip özelini anlattığı, doktorlara söylemekten çekindikleri şeyleri danıştıkları bir insan oldum. Bu duyguyu tarif etmem mümkün değil. Bu sayede, bu alanda sözü geçen bloggerlardan biri haline geldim. Yüzlerce ürün denedim, çoğunu kaçırsam da pek çok lansmana katıldım.


Bir kısa film festivalinin sosyal medya danışmanlığını yaptım yaklaşık 1 yıl süreyle. O da ilginç bir deneyim oldu. Sinema sektörüne bulaşacağım aklımın ucundan geçmezdi.


Binlerce sayfa yazı çevirdim. Kimi zaman kitap, kimi zaman makale vesaire. Hatta arkadaşım hasta olduğu için onun işini yaptım, dizi alt yazısı çevirdim. Dünyanın en zor işlerinden biri. Tanrı alt yazıcıları kutsasın!


Ehliyet aldım. Araba kullanmaya başladım. Benzin bu kadar pahalıyken yakın zamanda kendi arabama kavuşmayı beklemiyorum ama, ayağını yerden kendin kesmek güzel bir duygu. İstanbul'da bile.


Yazdığım bloglar sayesinde hayatımda ilk defa ''basın'' unvanıyla bir şeyler yaptım. Bunun bende yeri ayrı. Babam gazeteci olduğu için küçükken 'ben gazetecilik okuyacağım'' derdim hep. Tıp aklımın ucundan geçmezdi liseye kadar. Şimdi ise kendi çabamla ''basın'' yazan yaka kartı taktım boynuma. Yüzlerce basın bülteni okudum. Yeri geldi twitlerim gazeteye dergiye basıldı, çok mutlu oldum:)


Bazen yoğunluktan, bazen stresten, saatlerce yemek yemeyi unuttum. Sağlığımı hiçbir zaman kaybetmemeye özen göstererek 25'in üzerinde kilo verdim. Çok koştum, çok yürüdüm, pilates'ti, spinning'ti derken; uyurken bile yorulduğum oldu. Fakat bir ara fazla koşmuş olmalıyım ki yazın, 3 yıl önce kopardığım ayak bilek bağlarımı tekrar kopardım. 1 hafta civarı yattım evde. Yürüyebilmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu yeniden anladım.


Yüzlerce bölüm dizi izledim. Bir ara, boş zamanlarımın hemen hepsini ya yazı yazarak ya dizi izleyerek geçirirdim. Şimdi o kadar değil ama yine de çıkış noktalarımdan bir tanesi diziler. Torrent'te dizilerim inerken çocuk büyütüyormuş gibi huzurla doluyorum.


Yıllardır korka korka kırıkları aldırmaktan öteye geçemediğim belime kadar saçlarıma vurdurdum makası. Başta içim sızladı ama artık çok seviyorum:)


Bir sürü festivale, konsere, maça, tiyatroya, sinemaya gittim. Güldüm, eğlendim. Yeni insanlar tanıdım. Özellikle Twitter kanalıyla çok sevdiğim insanlar girdi hayatıma.


Sorumlu Blog üyesi oldum. HIV ile ilgili çalışmaları gönülden destekledim. Bunların doğrultusunda hayatımda ilk defa bir gazeteye röportaj verdim. Adımı ''fenomen tıpçı''ya çıkardılar:p


Bol bol hasta oldum. Stresten, uykusuzluktan, ara sıra tek düze beslenmekten yorgun düştüm. Neredeyse ayda bir gribe yakalandım. Anemik olduğumu öğrendim. İğnelerle, haplarla toparladım çok şükür ki. ''Her şeyin başı sağlık'' içi boş bir laf değil. Dikkat edin kendinize.


Sık sık seyahat ettim. Defalaca İstanbul'a gittim geldim. Tatil vesaire derken seferi oldum çıktım. Kış ayazında arkadaşlarımla yolculuk yaptım. Beraber üşüdük, beraber ısındık. Çok da güzeldi:)


Yazı da epey uzun oldu. Daha neler neler yazarım ama fazla da ayrıntıya girmeyeyim dedim. En son kısmı da Bir Genç Kızın Hisli Defteri'ne ayırdım. Bu dahil olmak üzere 2012'de 44 yazı yazmışım. Ortalama haftada bir yazı girebilmişim şu yoğunluktan fırsat bulup. Oralarda bir yerlerde beni okuyan, geri dönüş mailleri atıp mutlu eden insanların olduğunu bilmek çok güzel. Bir şeyler karalayabiliyorsam, bunda sizin de payınız var unutmayın. Bana ayırdığınız her dakika için binlerce teşekkür!

Yıllardır yapmaktan vazgeçemediğim tek şey, her şeye rağmen gülmek. Gülmekten kaslarınızın ağrıyacağı bir 2013 diliyorum(gülmeyi fazla abartıp yüzünüzü kırıştırmayın sakın:p)




13 Aralık 2012 Perşembe

İzdivaç Maceram

Başlığı okuyunca ''NEEEEYN İZDİVAÇA MI GİTTİN?!???!'' tepkisi verdiniz adım gibi eminim. Yok artıkın. Tövbe allahım, sen yazdıysan boz yarabbim. Sadece ''ekran başındakiler'' kategorisinde iştirak ettim Esra Erol'cığıma<3 Evlilik programı değil de, sanki Siyaset Meydanı izliyormuşçasına dikkatlice, gözlemleyerek, notlar alarak(yok artık) izledim.


İzdivaç safsatası çıktığından beri dibine kadar gıcık olur, Esra Erol'un milleti evererek parayı kırıyor olmasına içerlerdim. Annemin, teyzemin, hatta sülaledeki işi gücü olan birtakım ''erkeklerin'' izlediğini öğrendiğimde her seferinde öhh dedim, yuh dedim. İşsizler dedim. Sonunda yıldım, merakıma yenik düştüm ben de başladım izlemeye.


Hani izlemek dediğim de ''ayy cınım ben sinemaya gelemem ya izdivaç var akşam'' derecesinde değil, yemek yerken, okuldan geldiğimde falan göz ucuyla bakıyorum. He bu arada kadını zerre kadar sevmesem de bir tek Esra Erol'u izliyorum. Su Gibi'yi izleyince ''Songül Karlı sütyensiz'' geyiği geliyor aklıma:(




Bana evlilik programından koca seçme fikri hep saçma gelir. Sanki evine koltuk takımı alıyor adam. Paravan maravan, saçma sapan işler. Aklıma takılan, en çok dikkatimi çeken seyler şunlar:


-''Çay içmek'' deyimi: Çay içmek ne lan? Çay içmek=flört etmek oldu bunların yüzünden. Çaydan soğudum yeminle. Emin Bey Fikriye Hanım'ı çay içmeye davet ediyor, alkışlaaar, izdivaç, hop evlilik, allah analı babalı büyütsün. Laf kalmadı sanki.


-İlk defa gördüğü adamla stüdyodan el ele çıkanlar: Hadi adamı beğendin, tanışmak istedin ona eyvallah. El ele tutuşmak ne lan? Bugün elini veren yarın neler yapar Allah bilir. Hani kız evi naz eviydi? Siz ne ara bu kadar ipleri kopardınız kuzum? :(


-''Elektrik almak'' geyiği: Elektrik ne diye sorsan, ''ne bilem la yemek adı mı acep'' diyecek insanlar bile elektrik almaya başladı bu programda. Hani beğenmek ile hoşlanmak arası bişey sanırım bu elektirink muhabbeti. Son zamanlarda pek moda oldu ama işlevini pek çözebilmiş değilim.


-Programa getirilen kırıtık astrolog: Diyelim ki adam talibini beğendi, evet dedi diyecek, Esroş hemen ''ee akrep ve yengecin uyumu nasıldır?'' diye bir burç saçmalığı sokuyor araya. Oldum olası burç muhabbetinin gereksizliğini savunurum, hayatımda bir kere günlük yorum okumamış insanım. Allahın koskoca gezegeninin benimle uğraşacağına inanmıyorum zorla değil. ''aaaa akreple yengeç anlaşamazmış olmaz bu iş'' diyip vazgeçen çok mal gördüm. Allahım sen şaşırtma.


-Esra Erol'un her lafı sosyal mesajlara malzeme etmesi: Stüdyoya yeşil pantolon kırmızı bluz giyen biri gelse, oradan Kürtlere bağlayıp ''BİTSİN BU TERÖÖRR'' diye ayaklanacak kadın yakında, o derece. Bir de felaket sulu göz. Hani toz kaçtı falan diye geçiştirirsin de Esra Erol kadar ağlamam için birinin gözüme kereste sokması lazım. Acayip bayıyor bir yerden sonra. Çok yapmacık değil mi ya? Zaten cipinde giderken otobüstekilere de ağlıyormuş, cınım ya allah başımızdan eksik etmesin<3




-Sırf televizyonda daha çok gözükeyim diye kimseyi beğenmeyenler: Bunu erkekler yapıyor genelde. Programın ''gediklisi'' olanlar var. Karşısına Adriana'yı oturt, hmm bacaklarda hafif selülit var gibi, der. Yine kusur bulur yine yollar kadını eve. İzdivaç'tan ünlü olup dizide oynayanı bilmiyorum ben abicim, şunu bi' kabullen artık piliz. Niyetin yoksa dükkanın önünü kapatma ya.


-Kendini aşk doktoru ilan etmiş loca sakini: Hani o devamlı yarışmacı olanların oturduğu yer var ya, loca deniyormuş ona. Sırf konuşmak için konuşan, mikrofon sevdalısı tiplerin doluştuğu bi' platform kendisi. Mesela su gibi bir kadın gelmiş, talibi de afedersiniz hıyarın biri; belli ki kadın reddedecek. Bu locadaki amcam aradan bir dalıyor ''bence reddettiğine çok pişman olacaksın!!'' diye, kadının kibarca reddetmek için yaptığı yolun içine ediyor. Koskoca kadının kiminle mutlu olacağını sen daha iyi bilirsin tabii ya, RİSPEKT ABİM.


Tüm bunların yanında, kusursuz insan yok lan izdivaçta. Komplekse giriyorum bazen. Adam kahvede okeyi yarım bırakıp zevce bulmaya gelmiş, hobilerim ''dama oynamak, yüzmek, okumak'' diye yazdırmış. Hani küçümsemeyeyim diyorum da, genelde damadan kasıt satranç, okumaktan kasıt posta gazetesinin Haydar Dümen sayfaları yani. Neysen osun ya. Evlendikten sonra kadın anlamayacak sanki ne olduğunu. Ayıp:(


Benim gözlemlerim bu şekilde. Ama dedikleri kadar varmış, epey eğleniyorum izlerken. Bir de programı jeneriği ''şinanarinarinaynayşinanarinarinaynarinaynaranira'' fena dolanıyor dilime. Şarkı diye bildiğin tekerleme yapmışlar. Dal sarkar kartal kalkar'ı söylemek daha kolay yemin ediyorum.


Yazıyı da şu videoyla bitireyim. Kanımca evlilik programlarına son noktayı koydu bu ablam. Aklıma geldikçe gülüyorum ahahahah










7 Aralık 2012 Cuma

Arkadaş Grubunun Olmazsa Olmazları


1-''EE hadi kalkın bişeyler yapalımm'' diye darlayan kuduruk: Öyle bir tiptir ki bu, iki dakika yerinde otursa birilerinin gelip götünü keseceğine inanır. Onun parası hiç bitmez, kası, eklemi yoktur. Ağrı denen bir duyguyu vücudunda barındırmaz. Son nefesine kadar gezer, he desen sokakta yatar. Katıksız MAL.



2-''Pff bnm canım hçbişey ypmak istemiyo:s'' diye nazlanan uyuşuk: Buna da 1 numaradaki arkadaş iki el kol sürsün Allah rızası için ya. İnsanı yaşamaktan soğutur, ciğerini soldurur. Üstüne toprak atsan 10 yıl gıkını çıkarmadan uyur. Bunların dünyaya geliş amacının ne olduğuna 100 yıldır bilim adamları bile açıklık getiremedi. Millet böyle gereksiz tipleri neden yanında taşır hiç anlamam.



3-Etkisiz görünüp aslında çok etkili olan: ''Ya bugün bi sinema yapalım. Hangi filme gitsek?'' diye sorarsın, ''Hepsi olur ya bana hiç fark etmez'' diye kuğul tavırlara bürünür. Ama içinden ''Allaam nolur benim istediğimi seçsinler'' diye 3 kulu 1 elham okuyacak nerdeyse. Oldu da bunun istemediği filmi seçtin; ''ya bence o olmasın ya'' diye önce yavaştan baş kaldırır. Ola ki sallamadı kimse, o zaman çirkefleşme hızını varın siz hesaplayın.



4-Mali işler sorumlusu: Üniversiteli dediğin, her ayın 7'sinde aldığı bursu 10'una kadar bitirip kalan 27 günde aç gezen kişidir. Allahın emri. Hal böyle olunca paralar suyunu çeker, o ondan alır öbürü öbürüne verir. Çoğu zaman da kimin kime ne verdiği unutulur. Veresiye defteri tutacak değiliz ya. Ama sana borcu olan insana da gidip ''senin bana 10 TELA borcun var'' denmez liseli gibi. Ama bu bahsettiğim kişi, artık evde hesap mı tutuyor ne yapıyorsa, 5 kuruş hakkın geçsin onu bile hesaplar. Aslında bu tiplerin olması iyi oluyor, sen ağzını açmana gerek kalmadan senin borcunu başkasına paşa paşa ödetiyorlar. ARO! ahah:)



5-Eli işte gözü oynaşta olan, fark edilme meraklısı: Bunun da cebinden ruju, çantasından aynası eksik olmaz. Nihayetinde hiçbirimiz paççoz gibi gezmekten zevk almıyoruz da, batak oynarken açıp lip stick sürene de ben gülerim ya. Sürekli mekana giren çıkan erkeklerdedir bunun gözü. Kalabalık bir ortamda durup dururken sansasyonel hareketler yapar, insanların onu süzmesinden beslenir adeta. ALLAHIM SEN KORU YAREBBİM



6-Grubun mezarcısı: Her arkadaş grubunda illa ki elini cebine atmayan biri vardır. Her yemeğin sonu, her paketin son dalı ona bırakılır. Hiçbir zaman bozuğu olmaz. Aslında bütünü de olmaz da, ''200 liralık banknottan aşağısı bana bozuk yeaa'' ayarında caka atar. Bunlara belediye baksın:s



7-Her eve lazım: Grubun işlevsel elemanıdır bu. Eli öpülesi kişiliktir.Bundan iş iste, kendi işi gibi yapsın. Hatta kendi işi olsa bu kadar sahiplenmez. Bunlara çocuğunu bile bırakacaksın. Ama abartıp hamal gibi de kullanmamak lazım tabii. Utanmasa donunu yıkatacak bazıları da. Suistimal etmeyelim piliz:( Kurban oldumun ya, allah başımızdan eksik etmesin.


Her şeye rağmen, arkadaşlık dediğin de böyle birbirini farklı yönlerle tamamlayınca güzel. Yoksa her şeyimin, bütün görüşlerimin bire bir örtüştüğü insanla ne yapayım, sıkılırım ben. Benim aklıma bunlar geldi, sizde de varsa bişeyler paylaşın:)