21 Nisan 2012 Cumartesi

Ne Var Ne Yok vol.3

  Şu sıralar naptın nettin derseniz diye bi' özet geçeyim dedim.

^^Aslında bu satırları İstanbul'umdan, evimden yazıyor olacağdım ama okul tutturdu 25'ine sınav koyucaz diye. Sonra gittim ayırtılmış bileti yaktım. Dün bi' baktım ki duyuru yapmışlar; 25'indeki sınavı 2 mayısa erteledik diye. Ulan şimdi güler misin ağlar mısın? Burda kaldığımla kalakaldım. Neyse bir sürü işim var yapmam gerekeni onları hallederim ben de.

^^Bugün bütün evi kırkladım. Hatta kesmedi evin dışına çıktım balkonu da kırkladım. Bence şu dünyadaki en zor meslek ev hanımlığı. Doktorluğun tahtını devrediyorum kendilerine. Oy belim:(

^^Evi temizleyince, çiçek böcek işlerine de merak saldım. Bugün gittim saksı, toprak, begonya, 11 ay çiçeği(wtf?) vesaire bir sürü şey aldım. Ekicem biçicem gari.

^^Sınav daha yeni bitti, bir sonraki de 10 mayısta diye ipini koparmış danalar gibi geziyoruz, yiyoruz içiyoruz. 2 hafta önce gittiğimiz Trabzon gezisinden sonra fazla oksijen kafa mı yaptı nedir, bu gece barda gönlüm hovarda stayla dolaşıyoruz. Hayat güzel lan. Acısı bir şekilde çıkacak ama dur bakalım.

^^Kültür sanat da paçalarımızdan akmaya devam ediyor. Geçen hafta operet izledik, ay sonunda da konsere gidicez. Gerçi ben operetin olduğu gün hem sınava girip sonra da 3-4 saat çeviriye hallendiğim için bi' 15 dakikasını uyuyarak geçirmişim öyle diyolla. Çok utanıyorum kendimden:(

^^Kendime çokzel konser biletleri aldım. Gitmek istediğim bir sürü konser var. İstanbul pek şukela bu yaz. Caz festivali de var, Feist'in biletleri alındı bile dün. RHCP'ı da cebime attım tabii ki. Yalnız şunu anlayabilmiş değilim bu yazın favori konser mekanı neden Santral? Kıç kadar yerin neresine sığıcaz çok merak ediyorum. Yer kıtlığı var sanki memlekette. Yazın bütün stadlar bomboş yap orda geniş geniş?

^^Dizilerden acayip geri kaldım çok mutsuzum. Başlasın diye yırtındığım Shameless'ın 2.sezonu başladı da 13 bölümü çekildi bile, ben hala 4'teyim. Californication, Spartacus, Breaking Bad'den hiç bahsetmiyorum bile. Onlardan bölümü geçtim sezon olarak gerideyim. Şunları biri indirip alt yazı ayarlayıp getirse ne güzel olur, oh mis.

^^Bu aralar vizyon tam ayarında. Nazar değmesin çok güzel filmler var. En son Amerikan Pastası'nı izledim, sırada da Battleship var. Amerikan Pastası her zamanki gibi gülmekten alta işetenden. Gidiniz! (Jim'cim çok tatlı çıkmışsın canım benim annene babana selam)

^^Bu aralar da Twitter'ı bi ayrı seviyorum. Benim twitler o dergi senin bu gazete benim salınıyorlar sağda solda. Güzel bir duygu ne bileyim. Kesip saklıyorum falan. Anı hep anı. Bu arada bütün fotoğraflarım basının elinde bu yüzden o pek hoş değil:p

^^Arkadaşla Trabzon-Fenerbahçe maçına gitme planlarımız var. Aslında normali, benim bugünkü Trabzon-Beşiktaş maçına gitmemdi ama alınmayın renkdaşlarım da bize de gelen geçen çaktı anasını satayım. Ben ne yapayım daha bu sezon Beşiktaş'ın maçını izleyip? Bak zaten yine yenildik, iyi ki gitmemişim.


18 Nisan 2012 Çarşamba

Önce Zarar Görme

Yeni bir dünyaya ayak basmanın verdiği şaşkınlıkla annenin karnından çık. Yıllar hızla akıp geçsin, annen baban göz bebekleri gibi baksınlar sana. Lisede hep dersleri iyi olan öğrencilerden ol, üniversite sınavına çalışmaya 3 yıl önceden başla. Üzerinde baskı, zihninde gelecek kaygısıyla sınava gir ve tıp fakültesini kazan. Memleketteki her 10 öğrenciden 7-8'inin keşke ben de kazanabilsem dediği okula adımını at.

''Üniversiteye kapağı attın mı sonrası kolay'' klişesi bir tek senin için geçerli olmasın. Her sınavın bir Öss ağırlığında geçsin. Uykusuzluktan gözlerin yansın, kan çanağına dönsün ama sen yine de uyuma. Uyursan, ''okuyamadan sınava girdiğim yerden ileride bir hasta gelirse ne yapacağım'' düşüncesi içini kemirecek çünkü.

Oku, ağırlıktan zor kaldırdığın kitapları bir bir hatim et. Sonra altıncı sınıfa gel. Artık doktor olmaya beş kala bir yerdesin. Ama okumak hala bitmedi, bitmeyecek. Bir elinde kahven, öbür elinde kitabın, boynunda büyük bir gururla taşıdığın steteskobun; aşırı kafeinden ellerin ayakların titreyerek gez hastane koridorlarında. 36 saatlik nöbetten çıkıp, ders çalışıp sene sonunda Tus'a girmen beklensin senden. Kendini yine o kalın, hastane kokulu kitapların arasında bul.

Sonra, hastane-sınav denkleminden galip çıkan sen ol ve istediğin uzmanlığı kazan. Şimdi ne olacak? Sıkıntı stres bitti mi sanıyorsun? Hayır, aksine asıl stres şimdi başlayacak. Artık doktorsun; iki avcunun arasında bir insanın kalbini de tutabilirsin, bir çocuğun küçücük beynini de. Seçim yapma şansın yok. Sana bin bir umutlarla gelen hastaya nefes aldıracaksın, bu sırada kendin de nefes almaya devam edeceksin.

Yıllar böyle geçip gidecek... Okuduğun, uykusuz kaldığın, koşturmaktan zayıfladığın günlerin karşılığını almanın, geride bırakacağın çocuklarına iyi bir gelecek sunmanın hayaliyle çalışmaya devam edeceksin.

Her zaman başarılı olamayacaksın. İki elinin arasından kayıp giden canlar da olacak, iyileştirip ailesine mutlu haberi vermek için dakikaları saydığın hastaların da...


Ve bir gün...

Başarısız olduğun o talihsiz zamanlardan biri. Kadere karşı gelemediğin... Tamam doktorsun ama, gideni de gittiği yerden döndürecek değilsin. Çünkü sen Tanrı değilsin.

Sonra merhumun yakını odana girecek ve... İşte her şey bitti. Gözünün önünden geçenler ailen, sevdiklerin ve bir de ezberlemek için uykusuz kaldığın kitap yaprakları. Geleceğin, birikimin... En büyük düşmanın olan ölüme şimdi sen yenildin. Hayat kurtarayım derken hayatından oldun. Elinden gelemeyecek olanı yapman beklendiği için sen de o hastanın ardından gidiyorsun...

Gaziantep'te 80 yaşındaki dedesini kaybettiği için 17 yaşındaki genç tarafından öldürülen Dr.Ersin Arslan'dan bahsediyorum. Henüz çok gençti, uzmanlığını yeni almıştı. Daha öğreneceği çok şey vardı. Ölüm galip geldi ve o gitti...

Sadece o mu öldü? Hayır. Onun ailesi, meslektaşları, onun geldiği yere gelmeyi hayal eden binlerce tıp öğrencisi, kendini korkusuzca hekimlere emanet eden yüz binlerce insan da öldü. Geleceğimize inancımız, mesleğimize saygımız öldü. Ben ve benim gibi birsürü tıp öğrencisi, okuduğumuz her satırda ileride rahat edeceğimize, toplumda saygınlık sahibi olacağımıza inanırken; görev yaptığı hastanede öldürülen bir doktor bütün ezberimizi bozdu, gözümüzü açtı. Sanki şimdiye kadarki emeklerimiz boşa gitmiş gibi bir his kapladı içimizi. ''Nereye gidiyoruz biz?'' dedik, durduk düşündük.

Başı sıkışınca ''doktor yok mu!'' diye haykıran insanoğlu nasıl olur da doktorun canını alır, birinin ölümünün intikamı başkası öldürülerek nasıl alınır anlam veremiyorum. Dünden beri gözlerim boş bakıyorum etrafa. Sadece şunu düşünüyorum. Doktorluk bu mu? Daha önce hiç görmediğin insanların hayatını kurtarmaya çalışırken, öldü diye gece gözlerine uyku girmezken kendi hayatından olmak mı?


Peki ya şimdi ne olacak? Biz belki birkaç gün, belki birkaç hafta sonra olanları zihnimizde bir yere gömecek ve hayatımıza devam edeceğiz. Fakat o doktorun iş arkadaşları, oğlunu doktor çıkardığı için alnı açık gezen annesi babası unutmayacak. Her gün bir kere daha ölecekler. O doktorun kariyerine harcadığı yılların belki onda biri kadar bile ceza almayacak onu öldüren, kim bilir...

İleride doktor olduğumda da ben yine bunu hatırlayacağım. Hastamı kaybetmekten, ölüme yenilmekten daha fazla korkacak, hastane koridorlarında daha tedirgin dolaşacağım.

Bize tıp fakültesine girdiğimizde ilk olarak şunu öğrettiler; primum non nocere. Yani, ''önce, zarar verme''.
Fakat artık şunu da öğretmeleri gerekiyor; ''Önce, zarar görme..''


Doktor Ersin Arslan'a Allah'tan rahmet, sevdiklerine de baş sağlığı ve sabır diliyorum...

Şu Dizi Setleri Benden Bile Müsrif

Şu devirde televizyonsuz durulmuyor. Durulsa bile internetsiz durulmuyor, hepimizin mutlaka ya tv'den ya internetten izlediği yerli yabancı diziler var. Her ne kadar kendimi dizinin heyecanına kaptırıp gitsem de, bilinçaltıma ittiğim bazı şeyler var dizilerle ilgili.

Yahu arkadaş bu ne savurganlık bu ne müsriflik, bu ne para paçamızdan akıyorculuk?
-Sinirlenince iPhone fırlatmalar

-Bir ucundan öbür ucunu göremeyeceğin masaya hazırlanmış mükellef kahvaltıdan iki zeytin bir kaşar yiyip kalkmak

-Bir cafede otururken önündeki dolu tabağa dokunmadan, içtiği kahveden bir yudum bile almadan sırf sinirlendi diye kalkıp gitmek. Bari kahveyi bitireydin.

-En lüks spor salonunda üyeliği olup bütüüün dizi boyunca bir kere falan uğramak(benim öyle yerde üyeliğim olsa kahvaltıyı bile orda yaparım da, ondan)

-Girilen lüks gece kulübünden sırf sevmediği biriyle karşılaştı diye beş dakika sonra çıkmak(arkadaşım o kulüplerin girişi kaça siz biliyor musunuz? bilmiyorsunuz tabii ki nerden bileceksiniz)

Bu ve bunun gibi aklıma gelmeyen daha bir sürü zarar ziyan, müsriflik. Beni bile geçtiler(babam burayı okuyunca ukala bir gülüş atacak kesin). Aç açıkta olsan, bi' dizi setine sız; hepimizden daha on numara idame ettirirsin hayatını vallahi.


8 Nisan 2012 Pazar

Zıt Kutuplar Birbirini Fizikte Çeker, Aşkta Çekmez

Tutturmuşlar bir zıt kutuplar birbirini çeker diye. Lisede gördük, deneyini de yaptık, kanıtladık. Fakat ben bu kanuna tam anlamıyla inanabilmiş değilim, en azından ilişkiler konusunda.

Bir insanla çift olacaksanız uyumlu olmanız ilk şart. Birbirinizi ne kadar seviyorsanız sevin, tabiri caizse ''ayrı dünyaların insanları'' iseniz, bir cacık olmaz o ilişkiden. Nasıl mı? Görelim...

Sen sevdiğini söylemeyi, belli etmeyi seviyorsun. El ele tutuşsak, milleti kıskandırsak diye fırsat kolluyorsun, o ise bunlara gerek duymuyor. Topluluk içerisinde öpmeye kalkıyorsun, geri çeviriyor, ufluyor pufluyor. E sen de rencide olup bozuk atıyorsun. Onunsa gerekçesi hep aynı: seni sevdiğimden şüphen mi var yoksa?

Sen iş çıkışı bile olsa sinemaya, alışverişe gideriz diye kafanda planlar yapıp onu arıyorsun. Hafta sonları arkadaşlarının tekliflerini geri çeviriyorsun ''hmm canım bilmiyorum ki belki xxx ile bir şeyler yaparız'' diye. O ise bütün hafta sonunu seninle battaniyeye sarılıp uyuyarak, evde sana portakal suyu sıkarak geçirmek istiyor. Evde kalsanız senin aklın dışarıda, dışarı çıksanız onun aklı evde. Kimse tam anlamıyla mutlu değil, herkes rol yapıyor.

Sen özel günlerde hatırlanmak istiyorsun. El ele tutuşma yıldönümüne bile önem veriyorsun. Sevgililer günü Amerika'nın oyunu bile olsa bir telefon, bir dal çiçek almak istiyorsun. O ise ''özel günler olmadan da yaşarız biz bu ilişkiyi'' diyor. Üşengeçliğinin, unutkanlığının arkasına sığınıyor işte böyle.

Sen ne yaşayacaksanız özel olsun, bir anlamı olsun istiyorsun. O ise paldır küldür yaşamak istiyor her şeyi. İkinci gün el ele tutuşup üçüncü gün öpmek istiyor. O aceleci, sen sindire sindire ilerlemek istiyorsun.

Bütün bunların sonunda ne mi oluyor? Küçük bir kıvılcımdan kocaman kavgalar çıkıyor. Birbirinizi delicesine seviyor olabilirsiniz evet ama ne dersen de, sevgi karın doyurmuyor...