31 Mart 2012 Cumartesi

Senin Gülümsemen Yeter

Erkek. Sabah kalkıyor, gömleği pantolonu giyiyor. Mükellef kahvaltıdan iki salatalık bir zeytin atıyor ağzına, işe gidiyor. Neden? Evin direği çünkü.

Kadın. Sen ne yapıyorsun? Sabah mutlaka ondan daha erken kalkıp kapıyı açıyorsun, buz gibi apartmanın kokusunu içine çekip ekmeği gazeteyi alıyorsun. Domatesi doğrarken elini kesiyorsun. Vakit kazanmak için yara bandı bile yapıştırmıyorsun. Emiyor, unutuyorsun. Acıya aldırmadan çocukların önlüklerini ütülüyorsun. Saçlarını örüyorsun. Sehpanın üzerinde toz görmüşsen hemen bezi kapıp temizliyorsun.

Bu arada o hala uyuyor. Sonra o da kalkıyor. Sen günkü ruh halin her nasılsa onu bir kenara bırakıp sırf onun gönlünü hoş tutmak adına gülümsüyorsun. Zaten asla kaybetmeyeceğin tek şey de bu. Gülümsemen. Seni tutup hayata bağlayan zincir bir halat gibi.

Sonra sen de, evi ''her an misafir gelebilirmiş gibi'' bırakıp işine gidiyorsun. İkiniz de toplantılara girip çıkıyorsunuz, ikinizin de sinirleri yıpranıyor. Sonra o eve geliyor. Kendini ayakkabılarla kanepeye atarken, sen okula uğrayıp çocukları alıyorsun. Dönerken marketten alışveriş yapıyorsun. Aklında da ne pişireceğin... Günün bir salisesini bile kendini düşünmeye ayıramamışsın, işin kötüsü bunun farkında bile değilsın. Öyle karışıksın.

Eve geliyorsun, çocukları banyoya sokuyor, giydiriyorsun. Bunları yaparken üzerinde döpiyesin, fuların var hala. Sonra mutfağa geçip yemek yapıyorsun, sofrayı kurup onu çağırıyorsun. O bütün yorgunluğuyla kanepeden kalkıyor. Ve işte... Sonunda sen de oturdun. Sonunda sen de karşına değil, önüne bakabildin. Kendi ellerini bugün ilk defa gördün belki de.

Yemek yiyorsunuz, sen tabakları makineye diziyorsun. Onlar yıkanırken çamaşırları asıyorsun. O da kanepeye geçip maçı açıyor. Sonra, ''ben çok yorgunum yatıyorum'' diyorsun. O maçını izlerken yanağına öpücük kondurup içeri gidiyorsun. Yarın yapılacaklar listesi hazırlıyorsun. Çocukların ödevlerine yardım ediyorsun. Dişleri fırçalandı mı kontrol ediyorsun ve hepsinin yorganını örttüğünden emin oluyorsun. Çiçekleri suluyorsun. Onun temiz çoraplarını eşleştirip çekmeceye yerleştiriyorsun. Ütülediğin yeni yıkanmış perdeleri asıyorsun yatak odasına. Bir iki iş görüşmesi yapıyor, maillerine bakıyorsun. Terden akmış makyajını ancak silebiliyor, kremini sürüyorsun. Pijamalarını giyiyor ve yatıyorsun.

90 dakika sonra maç bitiyor. O da ''haydi ben de yatayım'' deyip kalkıyor kanepeden, pijamasını giyiyor ve yatıyor. Yaptıklarının hepsi toplasan 2 dakika sürüyor.

İşte kadınla erkek arasındaki fark... O sadece para kazanıp, ailesini geçindirirken, güler yüzüyle hoş tutarken; sen evi sırtına almış götürüyorsun. Bir an bile doğrulmaya kalksan o ev sırtından düşecek. İşte bu yüzden hep yorgun, dimdik durmaya çalışsan da sırtındaki yükten duramıyorsun. Ama senin saçların ondan daha az beyazlıyor, belin ondan daha az tutuluyor. Çünkü hayata bağlandığın zincir halatın var senin, gülümsemen...

Unutma, o evin direği olabilir; ama onun dik durmasını sağlayan da etrafındaki çimento. Birleştirici, bütünleştirici. İşte o çimento, sensin.

27 Mart 2012 Salı

İlişkiniz Gayet Tıkırında mı, Haydi Gelin İçine Edelim

Güzel giden bir ilişki nasıl bozulur? İnsan sevdiğini nasıl çıldırtır? Her şey bir anda nasıl ters düz edilir? Görelim:

Hoşuna gitmeyen en ufak şeyden pürüz çıkar. Yemek yerken senin sevdiğin şaraptan içmeyip başkasını tercih etmişse ''hmm eski sevgilin bunu seviyordu o zaman, hmm'' diye laf sokuştur.

Hiçbir zaman gülme. Komedi filmlerinde bile ağla. İllallah getirtecek kadar salya sümük gez. 

Tahammülsüz ol. Ara, açmıyorsa bir daha, açmıyorsa bir daha... Sakın bakınca görür diye mesaj bırakmayı deneme. En az 25 cevapsız çağrı olsun o telefonda.

İnanma. Tuvaletteyim dese bile, evde annemlerle televizyon izliyorum dese bile. Fotoğraf iste, olmadı skype, olmadı kalk git yerinde gör.

Bugünde kalma. Ya sürekli geçmişe dönüp ettiğiniz kavgaları, yaptığı hataları hatırlat; ya da sürekli geleceğe bakarak ''biz ne olucaz? ciddi düşünüyor musun?''  yoklaması çek.

Üşen. Uyuşuk ol. Ne eve çağırıp makarna yap ona, ne de su isterse kalk ver. Her şeyi dışardan söylesin, kendi işini kendi yapsın.

Bile bile beklet. Randevu ver, 2,5 saat beklet. Tahammülü kalmayıp giderse de olay çıkart. Hemen konuyu ''sen artık beni sevmiyorsun''a getir.

Bunalt, haddinden fazlasını bekle. Ne söyleyeceksen en dolaylı yoldan söyle, seni anlamasını, kompleks düşünmesini bekle. Beceremezse de ''beni anlamıyorsun''a getir. Çileden çıkart. Ne yapacağını bilemesin, şaşırıp kalsın.

Baktın konuşmuyor, çok mu sessiz? Hemen ne düşündüğünü, ne hayal ettiğini sor. Seni düşünüyorum dese bile inanma, ya eski sevgilisini ya Beşiktaş'ın maçını düşünüyordur, ne olacaktı!

Akrabalarıyla iyi geçinme. Hep kendini onlarla kıyasla. Ağzından anne lafı duyduğunda ''ya annen ya ben'' ikilemi yarat, seçim yapmasını iste.,

Özel gün atlarsa kıyameti kopart. Özel günden kastım tabii ki doğum günü, sevgililer günü değil. Beraber Ortaköy'de ilk kumpir yiyişinizin bile yıldönümü var artık.

Arkadaşlarıyla irtibatı kesmeye gayret et. Erkek erkeğe dışarı çıkıcaz derse yüzünü düşür, hasta numarası yap, ağla zırla. Yeter ki çıkamasın, gerekirse kapıyı kilitle.

Farkındalık bekle. Git, rujunun bir ton koyusunu al, bir dahaki buluşmada onu sür. Ton farklılığını anlamazsa ''başka biri mi var?''a getir konuyu.

Hiç adetin olmasa bile al telefonunu kurcala. Gerekirse aç oyun oyna ama mesajlara bakıyorsun zannetsin. Güvenmediğin ortaya çıksın, delirsin.

Ve bitti. Ben yazarken yoruldum, sen de okurken yorulmuşsundur. İlişkini berbat etmek adına bu uzuuun listeyi uygulayacağına, bu listedekilerden uzak durup her şeyin tıkırında devam edişini izlemeyi denesene?

23 Mart 2012 Cuma

Merkez 4540: Bekarlık Sultanlıktır, Tamam.

Kadınız. Elbette ki hepimiz bizi sahiplenen, sabahları günaydın mesajıyla uyandırabilen, üstümüz açık kalınca örtecek kadar düşünceli olan bir insan olsun istiyoruz hayatımızda. Fakat her zaman her şey istediğimiz gibi olmuyor. Birini seviyoruz, karşılık alamıyoruz. Bizi seveni biz sevmiyoruz. Şu devirde uzun soluklu mutlu ilişkiyi yakalayanlar bir elin parmaklarını geçmez.

Durum buyken, elde avuçtakiyle mutlu olmak, hayatı her haliyle sevebilmek gerekiyor. Çift olmanın yanı sıra, bekarlığın da oldukça güzel tarafları var. Tabii ki ''ben bana yeterim'' deyip bir köşeye çekilmeli demiyorum, fakat sevgili bulacağım diye de kendini hırpalamanın alemi yok. İşte bekarlığın avantajları:

Fiziksel rahatlık: Her ne kadar bir kadın başkalarından önce kendine olan saygısı için bakımlı olmalıysa da, sevgilin olunca yüklendiğin sorumluluk kat kat artıyor. Rujum akmış mı, sivilcem çıkmış mı derken panik içinde yaşıyorsun. Gel gör ki sevgilin yoksa sal çayıra gitsin. Evin içinde sıfır makyaj volta at, ağdayla uğraşacağın 1 koca saati uykuya devret, istersen bırak saçların kırık kalsın. İster mini elbiseyle dışarı çık, ister aynı hırkayla üç gün geçir. Ne eleştiren var ne güzellik bekleyen.

Sorumsuzluk: Kimseye karşı sorumlu değilsin. Cep telefonunun şarjı bitmişse ertesi güne kadar takmaya üşenebilirsin. Evde bırakıp çıkabilirsin. Geceleri kız arkadaşlarınla istediğin gibi çıkabilirsin, ''vallahi kız kızaydık'' diye hesap vermek zorunda değilsin.

Seçim yapabilme özgürlüğü: Evi döşerken fikrini alman gereken biri yok. Akşam yemeğini seçerken ''hmm acaba karnıbahar sever mi'' diye düşünmene de... İstersen koca bir günü hamburger yiyerek geçir, muhalefet eden kimse yok.

Evde rahatlık: Yatağın tamamı senin. Yorganı kimse çekiştirmiyor. İstersen pazar günü akşama kadar döne döne uyu. Kumanda da sana ait. En sevdiğin diziyi maçın devre arasına sıkıştırmak zorunda değilsin.

Karşı cinsle iletişim özgürlüğü: Gece dışarı çıktığında istediğin erkekle göz teması kurabilirsin. Dilediğin kişiyi rahat rahat Facebook'a ekleyebilirsin. Şifren istenip mesaj kutun didiklenmiyor çünkü. Chat'te, twitte hareket serbest! ''ıı şey, ben yazmadım kuzenim yazmış'' numaralarına ihtiyaç yok!

Uzun lafın kısası sevgili hemcinslerim, kendimizi sevmemiz, mutlu olmamız için hayatımızda bir karşı cins olması şart değil. Hayatın tadını kalbimizi kaptırmadan da çıkarabiliriz. Şimdi sevgilisi olanlar gitsin arasın, olmayanlar da kalksın çay koysun kız kıza dedikoduya geliyorum:)

20 Mart 2012 Salı

Zaten Dünyadaki Tek Erkek Senin Sevgilin

Kadın milleti olarak sahiplenmeyi severiz. Ne de olsa anne olma vasfı bize bahşedilmiş. Doğuştan bir anaçlık var hepimizde. Koruruz kollarız, sevdiğimizi paylaşmayı pek sevmeyiz.

Fakat bazı hemcinslerim bu sahiplenme olayını fazlasıyla abartıyor. Bu neden kaynaklanır? Partnerine güvenmemekten mi, yoksa az biraz özgüven eksikliğinden mi bilinmez...

Dün otobüse bindim, akbilimi de bastım arkalara doğru bakına bakına ilerliyorum. E etrafı da süzüyorum haliyle. Kızın birine takıldı gözüm. Allahım yanında oturan sevgilisine ani bir hareketle sarılmalar, paldır küldür öpüşmeler falan. Belediye otobüsünde? Ve benim gözümün içine içine bakarak. Ortam zaten sıkış tıkış, seninki başladı adamı sarıp sarmalamaya. Tam yeri tam zamanı canım şu hareketlerin evet. Sanki ben otobüse senin adamı tavlamaya bindim. Bütün yaşama amacım o. Hatta sırf biraz daha göreyim diye onunla aynı durakta ineceğim. İşte o hanfendi tam bu kafalardaydı.

Şimdi siz bunu nasıl yorumlarsınız?
1-Kızın sevgilisinin gözü çok mu dışarda? Daha önceden sabıkalı mı?
2-Ben mi şen dul görünümüne sahibim? İzdivaç'tan çıkmış eve dönüyor gibi bir halim mi var?
3-Kızın kendine hiç güveni mi yok?

Bence üçüncü maddede tam da üzerine bastım konunun. Bunun sebebi tamamen özgüven eksikliği. Sen erkek arkadaşını duygusal açıdan tatmin edemiyorsan, seninle ilgili bir sorunu olduğunda dinlemeyip sadece daha çok sarılmakla yetiniyorsan, her an ''ya başkasına giderse'' korkusuyla yaşamaya mahkumsun ömür boyu. Halbuki sevgilinin seninle mutlu olduğuna inansan, zor durumlarda bile anlayış göstersen bunlar olmayacak. ''Benim sevgilimin gözü benden başkasını görmez'' deyip çevireceksin kafanı cam tarafına. Böyle komik durumlara da düşmeyeceksin.

Kaldı ki sadece bu örnekteki kız değil, kadın milletinin çoğunda bu konu hastalığa dönüşmüş durumda. Sevgilisi ister Hugh Grant olsun, ister İbrahim Üzülmez. Sanki dünyada tek bir erkek kalmış, o da onun sevgilisiymiş gibi tavırlara giriyorlar. Yanındaki erkeklere günaydın desek adımızı kırıtığa çıkartıyorlar. Toptan herkesle selamı sabahı keselim o zaman. Evet canım evet, oldu..

Ben ne mi yaptım? Kendimi koca avcısı gibi hissettirmesine rağmen, hiçbir şey. Sadece kafamı çevirdim yoluma devam ettim. Binde kaç ihtimal bilmiyorum ama, umarım bu tip insanlar bu yazıyı okumuş ve hem kendine, hem de başta sevgilisi olmak üzere çevresindeki tüm insanlara daha fazla güvenmeyi öğrenmeye karar vermişlerdir...

16 Mart 2012 Cuma

Dergi Meseleleri

Eskiden beri dergi almayı çok severim. Dergiyi hediye kremi için alanlardan olmadım hiçbir zaman. Fakat yanında bir hediye veriliyorsa onun ne olduğuna da dikkat ederim. Mesela geçen ay Elele, tarot kartları veriyordu. Tarot ne la? Bunlara inanan var mı hala dedim, kızdım almadım.

Dergi alma sürecim ortaokul yıllarında her hafta Salsa ve Trendy almakla başladı. Çocuktuk tabi. Hatırlıyorum da Salsa'nın arka kapağında İlhan Mansız(oyh) posteri var diye kendimi duvardan duvara atmıştım. O hafta ben almayı unutmuşsam sınıfta mutlaka biri almış, okula getirmiş olurdu. Okuyup testleri birbirimize yapardık falan. Moda sayfalarından en güzel elbiseleri seçerdik. Güzel günlerdi, eğlenirdik. Sonrası Blue Jean'ler, Hey Girl'ler falan...

Yıllar geçti, ben değiştim ama dergilere eşek yüküyle para yatırma sorunsalım değişmedi. Her ay rutin dergilerimi alırım, mutlaka yeni bi' tane de keşfederim. Beğenirsem onu da almaya devam ederim, beğenmezsem ''hadi bay bay kuzum gidiyorum'' yaparım.

Artık her konuda, içerikte dergi var. E yıllar geçtikçe, eli yüzü düzgün bir İngilizce'ye kavuşunca okuyabileceğiniz dergi sayısı kat kat artıyor. Yabancı ülkelerden Türkiye'ye getirilen dergiler de dudak uçuklatıyor ne yazık ki. 40 liraya dergi mi olur allah aşkına? 100 sayfa desen, zaten 20 sayfası reklam onun. İnsanın içi acıyor. O fiyata sahaftan ne kitaplar kaldırırım ben, neyse yine de emeğe saygı+rep piliz.

National Geographic, Ntv tarih, Atlas gibi dergileri almayı sevmiyorum. Yani şimdi mantıklı düşünüyorum da, içinde Kapadokya gezi rehberi, Osmanlı yükselme devri olan bir şeye neden para vereyim ki en alasını internette çeşit çeşit bulabilecekken? Bana saçma geliyor. Benim ihtiyacım olan, başka kafalar neler düşünüyor onu görmek. Tabii onların da bir güzel yanı vardır muhakkak, alana okuyana sormak lazım.

Keza Bilim Teknik tarzı dergiler de öyle. Bilimi sevene, merak edene pek tabii güzeldir fakat benim allahım bilim olmuş. Okulda bilim, eve gel kitapta bilim.. Dergiyi açıp ''alzheimer nedir?''i neden okuyayım ki? Derse girmişim gibi bir his uyandırıyor, kafam hepten kazan oluyor.
Beni dergi okumaya iten, köşe yazıları, röportajlar, özel dosyalar. Bir nevi ufkumu genişletmeli yani.




Düzenli olarak aldığım dergiler, Aktüel, Tempo, Monocle, Vogue, People, Chip, Pc Net, Women's Health. Amma da alıyormuşum ha. (bu arada vogue'u da sırf bütün sayılarını aldım diye almaya devam ediyorum, artık çok sıkıcı geliyor bana) Beşiktaş'ın dergisini de tablete indiriyorum. Ama gerçek dergi zevki vermiyor pek.

Bir de bu ay GQ Türkiye'nin ilk sayısı çıktı malum. Erkek dergisi olmasına rağmen, sırf ilk sayı hatıra olur, özenlidir diye aldım. Erkek dergisiyle ne işim olur diyordum ama pek bir mantıklı geldi. Bize 800 liralık makyaj çantasını almamızı öneren kadın dergilerindense; ilişkilerle ilgili tüyolar veren, erkekleri daha iyi tanımamızı sağlayan erkek dergileri de mantıklı bir seçim.


Son bir eleştiriyle bitirmek istiyorum. Dergilerin allahı reklam olmuş artık arkadaş! GQ'nun -abartısız- ilk 30 sayfası full reklam. Açın bakın inanmıyorsanız. Boş boş çevire çevire bir hal oldum. Sanki mağaza kataloğu karıştırıyormuş gibi hissettim kendimi. Tamam işlerin dönmesi için reklam lazım da biraz abartmıyor musunuz sevgili genel yayın yönetmenleri? ps: Bu ay en az reklam gördüğüm dergi de Aktüel'di. Hem de ayda 2 sayı çıkmasına rağmen.. Sonuç olarak, dergiler artık eskisi kadar satmasa da eğlencelidir, her ay tatlı bir heyecan verir. Okuyunuz, okutunuz...

11 Mart 2012 Pazar

Erkek Milletiyle İlgili Tüyolar Geldi Hanıım

Nasıl biz kadınları anlamak erkeklere göre zorsa, onları anlamak da bize göre zor anacım. Gerek tribün münasebetim, gerek playstation sevdam, gerekse iddaa zımbırtıları sebebiyle pek çok erkek arkadaşım var sağolsunlar. Erkeklerden yana aşkta pek şanslı olamasam da, arkadaşlıkta pek bir şanslıyım.

Karşı cins panpalarla vakit geçire geçire, sevgili hedelerini dinleye dinleye adeta bir Üstün Dökmen oldum çıktım. Hani az daha kassam Seda Sayan'a ilişki koçuyum diye çıkabilirim yani. Bu sebeple dedim ki sizlere iki tavsiye vereyim bu zor çözülen erkek milleti neyden hoşlanmaz, neye sinir olur da renk vermez?

Madde 1: Şimdi kısçelerim, diyelim ki bir cafede oturuyorsunuz sen, o bir de iki üç arkadaş daha. Televizyonda da Ryan Gosling belirdi birden. (oyhş) Benim yazarken düştüğü gibi senin de izlerken dibin düştü elbet. O an nasılsa elin ecnebisi, hayal kurmak serbest diye yayılıp ''off çok yakışıklı bu adam yeaa'' diyiverirsen, bu demek oluyor ki tezeği avuçla yidin. Senin adam Ryan mayn dinlemez, karşı komşunun oğlunu da beğensen, Ryan'ı da beğensen yine de ondan üstün demektir. Onda olup bende olmayan ne var diye düşünür durur sabaha kadar. Beğenme demiyorum beğenin ama içinden, renk vermeden piliz.

Madde 2: Durduk yere, hiç lüzum yokken adamın şeceresine el atma bebişims. Sana ne herifin eski sevgilisinden? Sanki senin hiç eski sevgilin yok lan. Olan olmuş biten bitmiş. Adamın eli senin omzundayken ''o benden daha mı güzeldieee'' diye saçmalamaya gerek yok.

Madde 3: Topluca bir yerde oturuyorsunuz, herkes söyledi kebapları köfteleri pattisleri. Seninki tam acılı adanaya yumulacakken ''canım son zamanlarda biraz fazla kaçırmadın mı hıı.s.S.s'' diye araya girme, adamı rencide etme. Arkadaşları götürecek, seninki kedi gibi bakacak sonra. Sözünü dinlese kılıbık diyecekler bir de üstüne. Al işte hem Adana'dan ettin adamı hem karizmadan. O da yetişkin insan nihayetinde, sen de sevgilisisin, dahiliyeden doktor mehmet değil. Kaldı ki, Akdeniz salatası yiyen erkek de bana bir o kadar itici gelmiştir. Erkek dediğin bir oturuşta 1,5 iskenderi götürecek aga. He sonra eve koşarak gidip yaksın banane.

Madde 4: Diyelim ki sigara içiyor. Sen de bir o kadar haz etmiyorsun sigaradan, içkiden falan. Adam her bara gidelim dediğinde ''üff yine zıkkımlanacaksın dimii!!'' diye ayar verme, sigaramı çantana koyar mısın derse uflayıp puflama. Saygı göster, üç kuruşluk keyfini burnundan getirme. ''Bence içmesen daha iyi'' dersin bir defaya mahsus o kadar, zorla güzellik olmaz.

Madde 5: Regl döneminde her türlü boku yiyip, her konuyu yerli yersiz büyütüp ''of napiyiim hormonlar işte'' bahanesinin arkasına sığınma. Hiçbir hormon insanı o kadar coşturmaz canım. O pms gerginliği biraz da ''uf pms'teyim çok gerginim'' diye büyüttüğümüz için, psikolojik yani. Olumlu yaklaşırsan sinirlerin o kadar da hoplamaz. Adam bakkal Hasan'ın çırağı değil ki ağzına geleni söyleyip azarlayasın, sevgilin nihayetinde.

Madde 6: Onunla beraber oturuyorsunuz, yanınızdan bir çift geçti. Kızı baştan aşağı bir süzdün, varoş buldun saçını başını. Hemen davranıp bok atma kıza çingene gibi. ''Üff o saç rengi ne ya, üf siyah ayakkabıya kahve çanta takılır mı üf'' diye eleştirme hemen. Kaldı ki sonra senin adam ''niye ya bence yakışmış'' falan der, ahanda kavga sebebi. Hiç gerek yok.

Madde 7: İlişkinize başka ilişkileri kılavuz etme. ''ya aşkıım bak Erdem Selin'le tanışma yıldönümleri şerefine sürpriz parti yapıyormuş, sorsam sen bizimkini hatırlamazsın bile'' triplerine girme. Her koyun kendi bacağından, demediler mi sana hiç anan baban? Yeryüzünde yaşanan bütün ilişkiler ideal ve birbirinin tıpkısının aynısı olsaydı ne boşanmalar olurdu ne aldatmalar. Özentiliğe gerek yok, hele ki aşkta hiç gerek yok. He bir isteğin varsa araya Erdem ve Selin'i sokuşturmadan söyle. Biz de tanışma yıldönümü kutlasak nasıl olur sence, de mesela. Yapıcı ol yani, yakıcı değil.

Madde 8: Allah aşkına kendini adamın annesiyle de mukayese etme. Tamamen gereksiz bir sidik yarışı olur o söyleyeyim. Hiçbir erkek besleyip büyüten annesine sırt çevirip kadının yanına gitmez, he giderse gerizekalıdır o zaten. Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz demişler, iyi de demişler. Anne, kandır candır.


İşte böyle cici kuşlar. Aklımın erdiği kadarıyla bu çıkarımları yaptım. Siz fark etmeseniz bile erkekler bu hareketlere uyuz oluyorlar, sonra erkek arkadaşlarına dert yanıyorlar ''bugün benimki böyle dedi çok bozuldum'' diye. Erkek muhabbetine malzeme olmak istemiyorsanız bu 8 maddeden uzak durmakta fayda var. Öperim!

9 Mart 2012 Cuma

Ne Var Ne Yok vol:2

Uzuuun zaman oldu tek satır yazamadım valla. Daha önce yazıp taslaklara attıklarımdan yayınladım. ''Attım hafızaya, blog bedava'' durumları oldu biraz. Kendimi banttan yayınlanan programın sunucusu gibi hissettim. Bunun sebebinin okulum, yürütmeye çalıştığım işler, çeviriler, hayır gönül işleri falan olduğunu anlatmaya kalksam 1 yıllık yazı yazarım şuraya. O yüzden hiç girmiyorum izninizle.

Yazı yazacak zaman yoktu ya, aklımda sürüyle şey birikti. Böyle beynim ''sen de yaz yaz yaz'' diye dürttü durdu beni. Normalde üzerinde düşünmeyeceğim şeyler hakkında ''anaa bundan güzel malzeme olurdu la'' falan diye iç geçirmeye başladım. En son masadaki şekerliğe takmıştım kafayı siz hesap edin.

Gel gör ki aklıma gelenlerin hepsini unuttum, yazacak konum yok şu an. Kendime de çok kızıyorum bu konuda. Her sene başında hayvanlar gibi paralar yatırıyorum 2012 ajandalarına, deftere şuna buna. Gel gör ki yazıp çiziyor musun diye sorsanız, utancımdan kafayı bile kaldıramam. Benim ajandaların kaderi bellidir senelerdir. Ocağın 7-8'ine kadar işediğimi bile yazarım, sonra amaan şimdi bunu çantadan kim çıkaracak da falan der, telefona kaydederim aklımdakileri. E ajanda tutmayınca da gelsin kaçırılan dersler(buna pek üzüldüğümü söyleyemem), gidilmesi unutulan etkinlikler vesaire.

20 yaşına geldim. Kaç yıldır erişkin bir insanım fakat hala en ufak bir olayda bile kendimi keşfetmeye devam ediyorum. Son bir ayda fark ettim ki, hayatım ne kadar yoğun olursa o kadar dirayetli oluyorum. Şubat ayı dolu dolu geçti benim için. Sömestr bitti İstanbul'dan döndüm, bi' doktora gideyim dedim. ÇAT! Ağır anemik çıkmayayım mı... Gelsin kalçadan iğneler, demir hapları, B12'ler. Her bişeyim düşükmüş mübarek, şansa bala yaşıyormuşum. Sınıfı nasıl geçiyorum ben bu eksiklerle onu anlamadım da neyse. Her sabah üçlü beşli ilaç içmekten ne mide kalacak ne karaciğer. Ama beynimde bi' aydınlanma var hissediyorum:p  Daha da az uyuyorum artık. Kolay kolay da yorulmuyorum. Size tavsiyem, bir belirti görmeseniz bile gidin aldı ayda bir bi' kan tahlili yaptırın. Ben de hiç beklemezdim, sırf hastanede dersim var diye gittim kan verdim o gün. Ahanda şimdi anemiğim görüyorsunuz. Vücut çok sinsi, çok çakal be.

Tam ben anemik olduğumu öğrenmişken, okulda hematoloji dersinde de bütün anemi tiplerini didik didik öğrenmemiz çok kötü oldu. Kadın gelmiş ''demir eksikliği anemisi olan insanlar toprak yemeye yatkındır'' falan diyor. Kendimi camdan aşağı atacaktım. Derste kendini işlemek rezalet bir duygu. Ben daha kendime konduramazken bir de slaytlar gözümün önünden akıp gidiyor falan...

İşte tüm bunların dışında, bizim bi tanıdık daktır çağırdı diye bir katarakt, bir vazektomi ameliyatı izledim. Artık çıtır çerez gibi gidiyor valla. İlk izlediğimde bisturiyi değdirdiklerinde içim bir hoş olmuştu. Daha kliniğe geçmeden cerrah kesildim hadi bakalım.

Dün gittim Devlet Opera ve Balesi'nden bilet aldım, İstanbulname diye bir operete. İçinde İstanbul geçen şeylere dayanamam bilirsiniz. Eminim dob'un tüm opera ve baleleri gibi bu da çok güzel olacak. Pazartesi günü ona gidip biraz kafayı boşaltacağım hayırlısıyla.

Böyle yani aşkipokitoplar. Kısa kısa ne varsa döktüm yine size. Esen kalın hoş kalın!

3 Mart 2012 Cumartesi

Kadın Dediğin

Kadın dediğin, ister. Günde beş vakit aranmak ister. Evlilik yıl dönümü gelir hediye ister. Akşam eve gelen kocanın elinde 21 çift gül görmek ister. Sevilmek ister, korunmak ister.

Kadın dediğin, bekler. Onunla tartışmışsa, haksız olsa bile ilk adımı ondan bekler. Kimi zaman ilişkisini kurtarabilecek kadar cesur, kimi zaman yattığı yatağından çıkıp eline telefonu alamayacak kadar kırılgandır, hassastır.

Kadın dediğin düşünür, düşünülmeye ihtiyaç duyar. Evde kendine kahve koyarken bile aklında onun kahveyi ne çok sevdiği vardır. Ondan da bunu bekler. O da elinde playstation kolu bile olsa onu düşünmelidir, şu maç bitse de arasam demelidir içinden gizlice.

Kadın dediğin alıştırmaya gelmez. İlişkiye başlarken canım cicim aylarında günde 7 kere arıyorsan; ilişki seneleri doldursa bile yine 7 kere araman gerekir. Bir kere her gün gülle gelmeye başladıysan, yıllar geçsin üzerinden sen bir gün o gülü unut, yüzü düşer.

Kadın dediğin bildiğini, duymak ister. Evet onu çok seviyor olabilirsin. O da seni çok seviyor olabilir. Bunu ikiniz de adınız gibi biliyor, bir an bile şüphe duymuyor olabilirsiniz. Ama o bu iki kelimeyi duymak ister. Sebebi kesinlikle emin olmamak, kuşku duymak değil. Sadece duymak, sevildiğini bilmenin huzuruyla yaşamak ister.

Yani kadın dediğini kolay kolay çözemezsiniz, anlayamazsınız sevgili erkekler. Onun beyni, duyguları daha kompleks, bazen de sanki metrelerce yüksek bir binanın metal tabelsıymışcasına ulaşılmaz, dokunulmazdır. Ama siz yine de ''kadınları anlamak zor ya'' deyip işin işinden çıkacağınıza, oturup çözmeyi bir deneyin derim...