18 Nisan 2012 Çarşamba

Önce Zarar Görme

Yeni bir dünyaya ayak basmanın verdiği şaşkınlıkla annenin karnından çık. Yıllar hızla akıp geçsin, annen baban göz bebekleri gibi baksınlar sana. Lisede hep dersleri iyi olan öğrencilerden ol, üniversite sınavına çalışmaya 3 yıl önceden başla. Üzerinde baskı, zihninde gelecek kaygısıyla sınava gir ve tıp fakültesini kazan. Memleketteki her 10 öğrenciden 7-8'inin keşke ben de kazanabilsem dediği okula adımını at.

''Üniversiteye kapağı attın mı sonrası kolay'' klişesi bir tek senin için geçerli olmasın. Her sınavın bir Öss ağırlığında geçsin. Uykusuzluktan gözlerin yansın, kan çanağına dönsün ama sen yine de uyuma. Uyursan, ''okuyamadan sınava girdiğim yerden ileride bir hasta gelirse ne yapacağım'' düşüncesi içini kemirecek çünkü.

Oku, ağırlıktan zor kaldırdığın kitapları bir bir hatim et. Sonra altıncı sınıfa gel. Artık doktor olmaya beş kala bir yerdesin. Ama okumak hala bitmedi, bitmeyecek. Bir elinde kahven, öbür elinde kitabın, boynunda büyük bir gururla taşıdığın steteskobun; aşırı kafeinden ellerin ayakların titreyerek gez hastane koridorlarında. 36 saatlik nöbetten çıkıp, ders çalışıp sene sonunda Tus'a girmen beklensin senden. Kendini yine o kalın, hastane kokulu kitapların arasında bul.

Sonra, hastane-sınav denkleminden galip çıkan sen ol ve istediğin uzmanlığı kazan. Şimdi ne olacak? Sıkıntı stres bitti mi sanıyorsun? Hayır, aksine asıl stres şimdi başlayacak. Artık doktorsun; iki avcunun arasında bir insanın kalbini de tutabilirsin, bir çocuğun küçücük beynini de. Seçim yapma şansın yok. Sana bin bir umutlarla gelen hastaya nefes aldıracaksın, bu sırada kendin de nefes almaya devam edeceksin.

Yıllar böyle geçip gidecek... Okuduğun, uykusuz kaldığın, koşturmaktan zayıfladığın günlerin karşılığını almanın, geride bırakacağın çocuklarına iyi bir gelecek sunmanın hayaliyle çalışmaya devam edeceksin.

Her zaman başarılı olamayacaksın. İki elinin arasından kayıp giden canlar da olacak, iyileştirip ailesine mutlu haberi vermek için dakikaları saydığın hastaların da...


Ve bir gün...

Başarısız olduğun o talihsiz zamanlardan biri. Kadere karşı gelemediğin... Tamam doktorsun ama, gideni de gittiği yerden döndürecek değilsin. Çünkü sen Tanrı değilsin.

Sonra merhumun yakını odana girecek ve... İşte her şey bitti. Gözünün önünden geçenler ailen, sevdiklerin ve bir de ezberlemek için uykusuz kaldığın kitap yaprakları. Geleceğin, birikimin... En büyük düşmanın olan ölüme şimdi sen yenildin. Hayat kurtarayım derken hayatından oldun. Elinden gelemeyecek olanı yapman beklendiği için sen de o hastanın ardından gidiyorsun...

Gaziantep'te 80 yaşındaki dedesini kaybettiği için 17 yaşındaki genç tarafından öldürülen Dr.Ersin Arslan'dan bahsediyorum. Henüz çok gençti, uzmanlığını yeni almıştı. Daha öğreneceği çok şey vardı. Ölüm galip geldi ve o gitti...

Sadece o mu öldü? Hayır. Onun ailesi, meslektaşları, onun geldiği yere gelmeyi hayal eden binlerce tıp öğrencisi, kendini korkusuzca hekimlere emanet eden yüz binlerce insan da öldü. Geleceğimize inancımız, mesleğimize saygımız öldü. Ben ve benim gibi birsürü tıp öğrencisi, okuduğumuz her satırda ileride rahat edeceğimize, toplumda saygınlık sahibi olacağımıza inanırken; görev yaptığı hastanede öldürülen bir doktor bütün ezberimizi bozdu, gözümüzü açtı. Sanki şimdiye kadarki emeklerimiz boşa gitmiş gibi bir his kapladı içimizi. ''Nereye gidiyoruz biz?'' dedik, durduk düşündük.

Başı sıkışınca ''doktor yok mu!'' diye haykıran insanoğlu nasıl olur da doktorun canını alır, birinin ölümünün intikamı başkası öldürülerek nasıl alınır anlam veremiyorum. Dünden beri gözlerim boş bakıyorum etrafa. Sadece şunu düşünüyorum. Doktorluk bu mu? Daha önce hiç görmediğin insanların hayatını kurtarmaya çalışırken, öldü diye gece gözlerine uyku girmezken kendi hayatından olmak mı?


Peki ya şimdi ne olacak? Biz belki birkaç gün, belki birkaç hafta sonra olanları zihnimizde bir yere gömecek ve hayatımıza devam edeceğiz. Fakat o doktorun iş arkadaşları, oğlunu doktor çıkardığı için alnı açık gezen annesi babası unutmayacak. Her gün bir kere daha ölecekler. O doktorun kariyerine harcadığı yılların belki onda biri kadar bile ceza almayacak onu öldüren, kim bilir...

İleride doktor olduğumda da ben yine bunu hatırlayacağım. Hastamı kaybetmekten, ölüme yenilmekten daha fazla korkacak, hastane koridorlarında daha tedirgin dolaşacağım.

Bize tıp fakültesine girdiğimizde ilk olarak şunu öğrettiler; primum non nocere. Yani, ''önce, zarar verme''.
Fakat artık şunu da öğretmeleri gerekiyor; ''Önce, zarar görme..''


Doktor Ersin Arslan'a Allah'tan rahmet, sevdiklerine de baş sağlığı ve sabır diliyorum...

6 yorum:

  1. çok doğru bir noktaya değinmişsin aslında... oluyor bizim toplulumuzda böyle şeyler ? sebep ne , cehalet falan mı , bilmiyorum nasıl insanlaşabiliriz

    YanıtlaSil
  2. çelik yelek giymesi lazım bu gidişle doktorların
    ya da daha akıllıcası hastaneye o bıçak nasıl sokuluyor? Bunun cevabını arayıp denetimlerin arttırılması lazım.

    YanıtlaSil
  3. Ne acı kurtarılamayan bir insan yüzünden belkide kurtarılabilek onlarca insanıda öldürmek bir anlamda. Umarım bu senin şevkini kırmaz..

    YanıtlaSil
  4. ellerine sağlık cerenim. bilinçsiz toplumun götürüleri bunlar ne yazık ki

    YanıtlaSil
  5. Cok dogru oz abisi gibi sevdigi iki kuzeni doktor olan ben bunun korkularini hep yasiyorum bir ben degil tum aile yasiyoruz. Onlar olum korkusuyla mucadele ediyorlar. Ne sen ne kuzenlerim ne hic bir doktor ne de hic bir saglik calisani bu zulmu hak etmiyor. Isiniz cok zor. allah size gani gani kolayliklar versin halkimiza da bilinc!

    YanıtlaSil

Hay ağzına sağlık dedi ve ekledi;