30 Aralık 2012 Pazar

Depresyon mudur Nedir Ben Bilemedim?

2012'nin son yazısı olacak bu. Bitse de kurtulsak artık şu yıldan. Şu birkaç gündür garibim. Hiçbir şeyden memnun olmak istemiyorum, insanlar isteklerime hayır dediği an kafalarını duvara sürtesim geliyor, arayıp ulaşamamaya, yazdığım şeye cevap beklemeye tahammül edemiyorum falan. ''Her şey benim istediğim gibi olacak'' gibi bencilce bir düşünceyi benimsedim benimseyeceğim yani. Belki de döngüden dolayıdır, ki büyük ihtimalle ondandır. Eskiden dalga geçerdim ''aeeeyy pms:(('' diye ıkınan kızlarla. Ama pms'İn belirtileri, yanınızda ne kadar insan varsa o kadar beliriyor. Yani sevgilin yoksa, yalnız yaşıyorsan ''amaan koyarım regline'' diyip kafayı vurup yatıyorsun, ama evinde senden başka insanlar varsa, seni düşünen, mutlu eden, üzerine titreyen biri varsa hayatında, onlardan çıkarmaya başlıyorsun hıncını.

Geçen hafta annem geldi. Yılbaşında yalnız olma, ben geleyim diye 1 ay önceden rezervasyonu yaptırdığı için ben istanbula gelemedim haliyle. Annemi de nasıl özlemişim, iyi oldu gelmesi. Evde giriş çıkışlardan öğünlere kadar her şey bir silkelenip kendine geldi valla. Ama annem buralı, yani Samsunlu olduğu için bizim akrabalarımız, halamlardan tutun da annemin teyzesiydi kuzeniydi onlara kadar herkes burada yaşıyor. Haliyle annem gelince ev Kabe'ye döndü. Bir akraba geliyor, o tam kalkacakken onun tanıdığı başka akraba geliyor, bu sefer kalkacak olan ''e ayıp olur az daha(en az 2 saat) oturayım'' diyor. Havar komşular havar! Aritmetik olarak artıyoruz anlayacağınız. Ben ki lise zamanlarında televizyon karşısında bile test çözebilmiş insanım, ama şu tıbba girdiğimden beri gürültüye tahammül edemiyorum. Konular o kadar sözel ki, müzik takmak da mümkün değil.  Gürültüyü bir yana bırak, tanıdığın insanlar gelince kıçını dönüp ''ben derse gidiyom'' diyemiyorsun. Şununla da iki laflayayım bununla da derken, piyuuv 2 saat geçmiş. Tezeği avuçlayan yine ben yine ben.

Bir de senenin en zor bloğundayız biz şu an. 11 ocakta sınavı var, o yetmiyormuş gibi 18'inde yarı final var. Bütün 1.dönemi 1 haftada yalayıp yutmam gerekecek. Düşündükçe afakanlar basıyor, kulaklarımdan duman çıkıyor, nasıl bir bokun içine düştük diyorum ama 2 yıldır kıvırıyorsam bu sene de kıvırırım ben yea diyerek özgüvenden taviz vermiyorum:(

İşin kötüsü, yeaa misafirler gitsin, çalışamıyorum diye ıkılıp sıkılınca sanki anneme ''niye geldin?'' diye mesaj veriyormuşum gibi oluyor ya. Halbuki alakası yok, bırak sınavımdan 10 gün önce gelmeyi, bir önceki gün gelse de annem o benim. Elbette gelecek. Benim sinirim misafirlere. Hayatında 4 gün üst üste camiye gitmemiş eleman, annemi 4 gündür görmeden duramıyor. Meryem Ana mı bu kadın ben anlamadım azizim.

Yani üzerimde bir bezginlik var anlayacağınız. Dersten sıkılıyorum, yatağa yatıp kitabı elime alıyorum, satır okuyamadan telefon kurcalarken uyuyakalıyorum falan. Canım hiçbir şey yemek istemiyor. Yüksek müzik/insan sesi duyunca çıldıracak gibi oluyorum. Dayanma eşiğim çok düşük bu ara. Ama yıl bitince bunların geçeceğine inanıyorum niyeyse.

Sömestra da gün sayıyorum zaten, 18'inin gecesi ordayım inşallah. Bir 3 hafta kaldı mı, gerisi yağ gibi gidiyor. 2 ay oldu Samsun'dan dışarı adımımı atamadım, onun için bunaldım galiba biraz. Herkes öyle ya da böyle evine gitti. Arkadaşlarımın çoğu Ankaralı zaten onlar 6 saate zırt diye gidiyor da, bizim her işimiz tantana yok havaş yok bilmem ne. Otur oturduğun yerde diyor iç sesim alttan alttan. Oturuyom ben de. Varam da ders çalışam bari....

16 Aralık 2012 Pazar

Acısıyla Tatlısıyla 2012

Şu başlığı atarken bile içim bir garip oldu. Daha geçen seneki 31 aralık gecesini dün gibi hatırlıyorum. Evime gitmek için son 1 ayı gün gün saydığım şu zamanda, zamanın bu kadar çabuk geçiyor olması beni umutlandırıyor.

Yaptığım, gezdiğim, yediğim içtiğim her şeyi paylaşmayı seven bir insanım. Hatta en çok hoşuma giden şeylerden biri diyebilirim. Bugün oturdum, önce ajandamı, telefonumdaki notlarımı, sonra da blogumu gözden geçirdim. Neler yapmışım bir bakayım dedim.


Öncelik, hayatımın büyük bir kısmını kaplayan okula gidiyor elbette. Binlerce sayfa not okudum. Onlarca kitap karıştırdım. Beynimin infilak edeceğini hissettiğim, sinir krizlerine girene kadar ağladığım günler geçirdim. Sayamayacağım kadar sınava girdim çıktım. Şükürler olsun ki hiçbirinde başarısızlığa uğramadım. Allah daim etsin inşallah.


Özledim. Annemi, babamı, ablamı, arkadaşlarımı, evimi özledim. Semtimi özledim. Hislerimin %70'ini özlemek işgal etti hep. Hala da öyle. Sürekli geriye dönüp baktım, fotoğraflarla, skype konuşmalarıyla yaşadım.


Sağlık Sayfam'ı açtım. Madem bu benim mesleğim olacak, neden insanlarla paylaşmıyorum bildiklerimi dedim. Önce blog, sonra twitter hesabı derken, pek çok insanın güvenip özelini anlattığı, doktorlara söylemekten çekindikleri şeyleri danıştıkları bir insan oldum. Bu duyguyu tarif etmem mümkün değil. Bu sayede, bu alanda sözü geçen bloggerlardan biri haline geldim. Yüzlerce ürün denedim, çoğunu kaçırsam da pek çok lansmana katıldım.


Bir kısa film festivalinin sosyal medya danışmanlığını yaptım yaklaşık 1 yıl süreyle. O da ilginç bir deneyim oldu. Sinema sektörüne bulaşacağım aklımın ucundan geçmezdi.


Binlerce sayfa yazı çevirdim. Kimi zaman kitap, kimi zaman makale vesaire. Hatta arkadaşım hasta olduğu için onun işini yaptım, dizi alt yazısı çevirdim. Dünyanın en zor işlerinden biri. Tanrı alt yazıcıları kutsasın!


Ehliyet aldım. Araba kullanmaya başladım. Benzin bu kadar pahalıyken yakın zamanda kendi arabama kavuşmayı beklemiyorum ama, ayağını yerden kendin kesmek güzel bir duygu. İstanbul'da bile.


Yazdığım bloglar sayesinde hayatımda ilk defa ''basın'' unvanıyla bir şeyler yaptım. Bunun bende yeri ayrı. Babam gazeteci olduğu için küçükken 'ben gazetecilik okuyacağım'' derdim hep. Tıp aklımın ucundan geçmezdi liseye kadar. Şimdi ise kendi çabamla ''basın'' yazan yaka kartı taktım boynuma. Yüzlerce basın bülteni okudum. Yeri geldi twitlerim gazeteye dergiye basıldı, çok mutlu oldum:)


Bazen yoğunluktan, bazen stresten, saatlerce yemek yemeyi unuttum. Sağlığımı hiçbir zaman kaybetmemeye özen göstererek 25'in üzerinde kilo verdim. Çok koştum, çok yürüdüm, pilates'ti, spinning'ti derken; uyurken bile yorulduğum oldu. Fakat bir ara fazla koşmuş olmalıyım ki yazın, 3 yıl önce kopardığım ayak bilek bağlarımı tekrar kopardım. 1 hafta civarı yattım evde. Yürüyebilmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu yeniden anladım.


Yüzlerce bölüm dizi izledim. Bir ara, boş zamanlarımın hemen hepsini ya yazı yazarak ya dizi izleyerek geçirirdim. Şimdi o kadar değil ama yine de çıkış noktalarımdan bir tanesi diziler. Torrent'te dizilerim inerken çocuk büyütüyormuş gibi huzurla doluyorum.


Yıllardır korka korka kırıkları aldırmaktan öteye geçemediğim belime kadar saçlarıma vurdurdum makası. Başta içim sızladı ama artık çok seviyorum:)


Bir sürü festivale, konsere, maça, tiyatroya, sinemaya gittim. Güldüm, eğlendim. Yeni insanlar tanıdım. Özellikle Twitter kanalıyla çok sevdiğim insanlar girdi hayatıma.


Sorumlu Blog üyesi oldum. HIV ile ilgili çalışmaları gönülden destekledim. Bunların doğrultusunda hayatımda ilk defa bir gazeteye röportaj verdim. Adımı ''fenomen tıpçı''ya çıkardılar:p


Bol bol hasta oldum. Stresten, uykusuzluktan, ara sıra tek düze beslenmekten yorgun düştüm. Neredeyse ayda bir gribe yakalandım. Anemik olduğumu öğrendim. İğnelerle, haplarla toparladım çok şükür ki. ''Her şeyin başı sağlık'' içi boş bir laf değil. Dikkat edin kendinize.


Sık sık seyahat ettim. Defalaca İstanbul'a gittim geldim. Tatil vesaire derken seferi oldum çıktım. Kış ayazında arkadaşlarımla yolculuk yaptım. Beraber üşüdük, beraber ısındık. Çok da güzeldi:)


Yazı da epey uzun oldu. Daha neler neler yazarım ama fazla da ayrıntıya girmeyeyim dedim. En son kısmı da Bir Genç Kızın Hisli Defteri'ne ayırdım. Bu dahil olmak üzere 2012'de 44 yazı yazmışım. Ortalama haftada bir yazı girebilmişim şu yoğunluktan fırsat bulup. Oralarda bir yerlerde beni okuyan, geri dönüş mailleri atıp mutlu eden insanların olduğunu bilmek çok güzel. Bir şeyler karalayabiliyorsam, bunda sizin de payınız var unutmayın. Bana ayırdığınız her dakika için binlerce teşekkür!

Yıllardır yapmaktan vazgeçemediğim tek şey, her şeye rağmen gülmek. Gülmekten kaslarınızın ağrıyacağı bir 2013 diliyorum(gülmeyi fazla abartıp yüzünüzü kırıştırmayın sakın:p)




13 Aralık 2012 Perşembe

İzdivaç Maceram

Başlığı okuyunca ''NEEEEYN İZDİVAÇA MI GİTTİN?!???!'' tepkisi verdiniz adım gibi eminim. Yok artıkın. Tövbe allahım, sen yazdıysan boz yarabbim. Sadece ''ekran başındakiler'' kategorisinde iştirak ettim Esra Erol'cığıma<3 Evlilik programı değil de, sanki Siyaset Meydanı izliyormuşçasına dikkatlice, gözlemleyerek, notlar alarak(yok artık) izledim.


İzdivaç safsatası çıktığından beri dibine kadar gıcık olur, Esra Erol'un milleti evererek parayı kırıyor olmasına içerlerdim. Annemin, teyzemin, hatta sülaledeki işi gücü olan birtakım ''erkeklerin'' izlediğini öğrendiğimde her seferinde öhh dedim, yuh dedim. İşsizler dedim. Sonunda yıldım, merakıma yenik düştüm ben de başladım izlemeye.


Hani izlemek dediğim de ''ayy cınım ben sinemaya gelemem ya izdivaç var akşam'' derecesinde değil, yemek yerken, okuldan geldiğimde falan göz ucuyla bakıyorum. He bu arada kadını zerre kadar sevmesem de bir tek Esra Erol'u izliyorum. Su Gibi'yi izleyince ''Songül Karlı sütyensiz'' geyiği geliyor aklıma:(




Bana evlilik programından koca seçme fikri hep saçma gelir. Sanki evine koltuk takımı alıyor adam. Paravan maravan, saçma sapan işler. Aklıma takılan, en çok dikkatimi çeken seyler şunlar:


-''Çay içmek'' deyimi: Çay içmek ne lan? Çay içmek=flört etmek oldu bunların yüzünden. Çaydan soğudum yeminle. Emin Bey Fikriye Hanım'ı çay içmeye davet ediyor, alkışlaaar, izdivaç, hop evlilik, allah analı babalı büyütsün. Laf kalmadı sanki.


-İlk defa gördüğü adamla stüdyodan el ele çıkanlar: Hadi adamı beğendin, tanışmak istedin ona eyvallah. El ele tutuşmak ne lan? Bugün elini veren yarın neler yapar Allah bilir. Hani kız evi naz eviydi? Siz ne ara bu kadar ipleri kopardınız kuzum? :(


-''Elektrik almak'' geyiği: Elektrik ne diye sorsan, ''ne bilem la yemek adı mı acep'' diyecek insanlar bile elektrik almaya başladı bu programda. Hani beğenmek ile hoşlanmak arası bişey sanırım bu elektirink muhabbeti. Son zamanlarda pek moda oldu ama işlevini pek çözebilmiş değilim.


-Programa getirilen kırıtık astrolog: Diyelim ki adam talibini beğendi, evet dedi diyecek, Esroş hemen ''ee akrep ve yengecin uyumu nasıldır?'' diye bir burç saçmalığı sokuyor araya. Oldum olası burç muhabbetinin gereksizliğini savunurum, hayatımda bir kere günlük yorum okumamış insanım. Allahın koskoca gezegeninin benimle uğraşacağına inanmıyorum zorla değil. ''aaaa akreple yengeç anlaşamazmış olmaz bu iş'' diyip vazgeçen çok mal gördüm. Allahım sen şaşırtma.


-Esra Erol'un her lafı sosyal mesajlara malzeme etmesi: Stüdyoya yeşil pantolon kırmızı bluz giyen biri gelse, oradan Kürtlere bağlayıp ''BİTSİN BU TERÖÖRR'' diye ayaklanacak kadın yakında, o derece. Bir de felaket sulu göz. Hani toz kaçtı falan diye geçiştirirsin de Esra Erol kadar ağlamam için birinin gözüme kereste sokması lazım. Acayip bayıyor bir yerden sonra. Çok yapmacık değil mi ya? Zaten cipinde giderken otobüstekilere de ağlıyormuş, cınım ya allah başımızdan eksik etmesin<3




-Sırf televizyonda daha çok gözükeyim diye kimseyi beğenmeyenler: Bunu erkekler yapıyor genelde. Programın ''gediklisi'' olanlar var. Karşısına Adriana'yı oturt, hmm bacaklarda hafif selülit var gibi, der. Yine kusur bulur yine yollar kadını eve. İzdivaç'tan ünlü olup dizide oynayanı bilmiyorum ben abicim, şunu bi' kabullen artık piliz. Niyetin yoksa dükkanın önünü kapatma ya.


-Kendini aşk doktoru ilan etmiş loca sakini: Hani o devamlı yarışmacı olanların oturduğu yer var ya, loca deniyormuş ona. Sırf konuşmak için konuşan, mikrofon sevdalısı tiplerin doluştuğu bi' platform kendisi. Mesela su gibi bir kadın gelmiş, talibi de afedersiniz hıyarın biri; belli ki kadın reddedecek. Bu locadaki amcam aradan bir dalıyor ''bence reddettiğine çok pişman olacaksın!!'' diye, kadının kibarca reddetmek için yaptığı yolun içine ediyor. Koskoca kadının kiminle mutlu olacağını sen daha iyi bilirsin tabii ya, RİSPEKT ABİM.


Tüm bunların yanında, kusursuz insan yok lan izdivaçta. Komplekse giriyorum bazen. Adam kahvede okeyi yarım bırakıp zevce bulmaya gelmiş, hobilerim ''dama oynamak, yüzmek, okumak'' diye yazdırmış. Hani küçümsemeyeyim diyorum da, genelde damadan kasıt satranç, okumaktan kasıt posta gazetesinin Haydar Dümen sayfaları yani. Neysen osun ya. Evlendikten sonra kadın anlamayacak sanki ne olduğunu. Ayıp:(


Benim gözlemlerim bu şekilde. Ama dedikleri kadar varmış, epey eğleniyorum izlerken. Bir de programı jeneriği ''şinanarinarinaynayşinanarinarinaynarinaynaranira'' fena dolanıyor dilime. Şarkı diye bildiğin tekerleme yapmışlar. Dal sarkar kartal kalkar'ı söylemek daha kolay yemin ediyorum.


Yazıyı da şu videoyla bitireyim. Kanımca evlilik programlarına son noktayı koydu bu ablam. Aklıma geldikçe gülüyorum ahahahah










7 Aralık 2012 Cuma

Arkadaş Grubunun Olmazsa Olmazları


1-''EE hadi kalkın bişeyler yapalımm'' diye darlayan kuduruk: Öyle bir tiptir ki bu, iki dakika yerinde otursa birilerinin gelip götünü keseceğine inanır. Onun parası hiç bitmez, kası, eklemi yoktur. Ağrı denen bir duyguyu vücudunda barındırmaz. Son nefesine kadar gezer, he desen sokakta yatar. Katıksız MAL.



2-''Pff bnm canım hçbişey ypmak istemiyo:s'' diye nazlanan uyuşuk: Buna da 1 numaradaki arkadaş iki el kol sürsün Allah rızası için ya. İnsanı yaşamaktan soğutur, ciğerini soldurur. Üstüne toprak atsan 10 yıl gıkını çıkarmadan uyur. Bunların dünyaya geliş amacının ne olduğuna 100 yıldır bilim adamları bile açıklık getiremedi. Millet böyle gereksiz tipleri neden yanında taşır hiç anlamam.



3-Etkisiz görünüp aslında çok etkili olan: ''Ya bugün bi sinema yapalım. Hangi filme gitsek?'' diye sorarsın, ''Hepsi olur ya bana hiç fark etmez'' diye kuğul tavırlara bürünür. Ama içinden ''Allaam nolur benim istediğimi seçsinler'' diye 3 kulu 1 elham okuyacak nerdeyse. Oldu da bunun istemediği filmi seçtin; ''ya bence o olmasın ya'' diye önce yavaştan baş kaldırır. Ola ki sallamadı kimse, o zaman çirkefleşme hızını varın siz hesaplayın.



4-Mali işler sorumlusu: Üniversiteli dediğin, her ayın 7'sinde aldığı bursu 10'una kadar bitirip kalan 27 günde aç gezen kişidir. Allahın emri. Hal böyle olunca paralar suyunu çeker, o ondan alır öbürü öbürüne verir. Çoğu zaman da kimin kime ne verdiği unutulur. Veresiye defteri tutacak değiliz ya. Ama sana borcu olan insana da gidip ''senin bana 10 TELA borcun var'' denmez liseli gibi. Ama bu bahsettiğim kişi, artık evde hesap mı tutuyor ne yapıyorsa, 5 kuruş hakkın geçsin onu bile hesaplar. Aslında bu tiplerin olması iyi oluyor, sen ağzını açmana gerek kalmadan senin borcunu başkasına paşa paşa ödetiyorlar. ARO! ahah:)



5-Eli işte gözü oynaşta olan, fark edilme meraklısı: Bunun da cebinden ruju, çantasından aynası eksik olmaz. Nihayetinde hiçbirimiz paççoz gibi gezmekten zevk almıyoruz da, batak oynarken açıp lip stick sürene de ben gülerim ya. Sürekli mekana giren çıkan erkeklerdedir bunun gözü. Kalabalık bir ortamda durup dururken sansasyonel hareketler yapar, insanların onu süzmesinden beslenir adeta. ALLAHIM SEN KORU YAREBBİM



6-Grubun mezarcısı: Her arkadaş grubunda illa ki elini cebine atmayan biri vardır. Her yemeğin sonu, her paketin son dalı ona bırakılır. Hiçbir zaman bozuğu olmaz. Aslında bütünü de olmaz da, ''200 liralık banknottan aşağısı bana bozuk yeaa'' ayarında caka atar. Bunlara belediye baksın:s



7-Her eve lazım: Grubun işlevsel elemanıdır bu. Eli öpülesi kişiliktir.Bundan iş iste, kendi işi gibi yapsın. Hatta kendi işi olsa bu kadar sahiplenmez. Bunlara çocuğunu bile bırakacaksın. Ama abartıp hamal gibi de kullanmamak lazım tabii. Utanmasa donunu yıkatacak bazıları da. Suistimal etmeyelim piliz:( Kurban oldumun ya, allah başımızdan eksik etmesin.


Her şeye rağmen, arkadaşlık dediğin de böyle birbirini farklı yönlerle tamamlayınca güzel. Yoksa her şeyimin, bütün görüşlerimin bire bir örtüştüğü insanla ne yapayım, sıkılırım ben. Benim aklıma bunlar geldi, sizde de varsa bişeyler paylaşın:)

24 Kasım 2012 Cumartesi

Zoraki Pazartesi Sendromu

Haftasonu, severiz seni. Hatta ''hastanız''. Hiç bitme isteriz, şımarırız, her gün cumartesi olsa deriz, debelenir dururuz. Zaten 2 güncük bir şeysin, onu da ''öeef bitmesin, pazartesi olmasın'' diye ziyan ederiz.

Kendi adıma konuşayım; cuma günü akşam 5-6 sularında acayip huzurlu hissederim. Nereden baksan önünde 2 gece 2 gün var, ertesi gün nasıl kalkıcam derdine düşmeyeceğin. Cuma gece yarısı çorbası, cumartesi akşam üstü kahvesi, pazar sabahı kahvaltısı derken, haftasonunu pazartesinin gelişinden dolayı içim ''hafif'' buruk şekilde kapatırım. Dikkat! İçim burkulur, üzülürüm, ona eyvallah ama sendroma girmem.

Bir ''pazartesi sendromu'' klişesidir almış başını gidiyor. Bu lafı ilk babamdan duymuştum küçükken. Emekli olmasına rağmen ''pazarları hiç sevmem, çalışmamama rağmen pazartesi sendromum var benim'' derdi. Pazar akşam üstü oldu mu huylanmaya, rahatsızlanmaya başlardı. Şimdikiler gibi ''pazartesi kalkıp alarm ve sendrom içerikli twit atalım, retweetleri cebe indirelim, hem bedavadan havamız olmuş olur, sendrom mendrom kulağa da hoş geliyor'' kafasında çakma sendromcu değildi.

Pazartesi sabahı 6 buçukta kalkıyorum, kahvaltı ederken twitter'a bakıyorum göz ucuyla. Özellikle belli başlı, 30-40 bin follower üstü adamlar var, her sabah alarm ertelemenin, sendromun ekmeğini yiyor herif. Onunla da yetinmiyor; pazar gününün çabuk bitişinden, komşunun sabah çaktığı çividen, her şeyden şikayetçi. Hayatıyla bir zoru var adamın.

Asla ''OFF BU ÇOK SIKTI YAZMAYIN'' havasına girmedim, girmem de; ama bu adamlar bana zarar veriyor resmen. Zorla sendroma sokuyor insanı. Yataktan zar zor ''ertele''ye basmadan kalkmışım, arkamdaki yatağı kafamdan atıp önüme bakmışım; sen hala yok sıcacık yatak, yok kim kalkacak şimdi de bilmem ne. Ki bunu yazanların çoğu da ya açıköğretim falan okuyor, ya çalışmıyor, ya da çoktan gitmiş işinin başına geçmiş. Onların kafasında amaç hit artırmak; bana göre eğlenmek adı altında bir tür sadizm. Ki gerçekten sendroma giren insan bütün gün keko gibi twitter'a takılmaz ya. Gün bitsin diye haldur huldur çalışır, boş boş bakışlar atar, yazmayı geçtim açıp iki twit okumaya hali bile olmaz.

Velhasıl, her sabah şu 3-5 densiz yüzünden ''acaba dersi mi eksek la'' diye iç geçiriyorum, ayaklarım kimi zaman geri geliyor ama inat değil mi ulan diyip gidiyorum yine o okula. Benden size tavsiye;
Yarın pazar, gidin bütün günü uyuyarak geçirin de bi kendinize gelin.

Sadede gelirsem; HER SABAH ALARM-SENDROM-YATAK İÇERİKLİ TWİTLERİNİZLE RETWEET'İN ANASINI AĞLATABİLİRSİNİZ AMA BİZ ARTIK BUNLARA GÜLMÜYORUZ BEYLER.

Bunu da büyük harflerle bastırıp Taksim'in çatına asıcam İstanbul'a ilk gelişimde. Herkese iyi haftasonları.

16 Kasım 2012 Cuma

Ne Var Ne Yok vol.5

Yine sınav sonrası yaymakla geçen bir haftanın sonuna gelmiş bulunuyoruz sayın seyirciler. Şimdi beni yeni okumaya başlayanlar saf saf ''ne yinesi lan, iki vize bi final işte'' falan diyecek de öyle değil annem, her ay sınav oluyoz biz. (Ben sordum sebebini, bok varmış öyle dediler.)

Neredeyse her ayın ilk iki haftası işle güçle uğraşarak, filmdi kitaptı vakit öldürerek, 3. haftası yavaştan not okumaya başlayarak, son haftası da kıçları tutuşturup, dünyayla bağlantıyı kesip tam gaz çalışarak geçiyor. ''amaan vize düşükse finalde toparlarız yea'' genişliğini gösterebileceğim bir üniversite hayatım yok lan, bi tek onu ezikliği var içimde. Hep sınav hep sınav:(

Ama o 1-2 haftayı full stresle geçirip, optiği verip sınavdan çıktığım andaki huzuru, sinir boşalmasını, o mutluluğu size tarif etmem mümkün değil yani.

Kendimle ilgili sevmediğim özelliklerimden birisi; zaten bir elin parmağını geçmeyecek kadar olan boş saatlerimde verimsizlikten geberiyor olmam. Yahu arkadaş millet bir oturuşta 5 film izliyor; ben önceki gece Brokeback Mountain'ı açtım, bu gece hala media player'da o var ve 45 dakikası kaldı. Rezillik diz boyu yani.
Ciddi bir işse, çeviri yapıyorsam, ders çalışıyorsam masadan saatlerce kalkmayabilirim ama boş boş takılıyorsam konsantrasyon, disiplin sıfır ya. Dün üst üste 3 bölüm dexter izlemek hayatımda yaptığım en büyük catch up'tı sanırım. Havaya girip keko gibi önüme gelene anlattım ahah.

Babam der hep senelerdir, iki işi aynı anda yapmaya çalışma diye. Oks'ye hazırlanırken televizyon karşısında test çözerdim bi ara. Nelerle vazgeçtim o huyumdan bi bilseniz. Tam bir ''multitasking'' dilencisiyim. Aynı anda dizi izleyip, maç skoru takip edip yemek yapmışlığım var ya. Neyin peşindeysem artık. Her şeyi üst üste bindirme gibi bi huyum var. Bir an önce yapayım bitsin rahat edeyim kafasındayım. Sabah okula hazırlanırken de mesela, kalkıp su koyuyorum, o kaynarken ekmek kızartıyorum, o kızarırken giyiniyorum. Eyeliner sürüyorum, o kururken allık sürüyorum vesaire vesaire. Anlatırken yoruldum yemin ediyorum.

Sabahları hazırlanmam 15 dakika sürüyor olabilir, cazip geliyor kulağa ama ben yaptım diye siz de yapmayın. Unutkanlıklar çok oluyor çünkü. Geçen gün evden çıkarken kapıyı kilitlemişim, anahtarı üstünde bırakmışım. Asansör beklerken bi baktım benim evin anahtarı bana el salıyor ordan ''sen naabıyon gerizekalı'' dercesine. ''Aşık falanım herhalde ya, kıps:))))))))''

Böyleyken böyle yani a dostlar. Şu ara çeviri az geliyor, gelse de çerezlik çocuk kitabı falan geliyor. Okuldan sonra sık sık kitap okuyorum. Filmi diziyi maçı geçtim, yemek yerken Esra Erol'a bile bakıyorum arada. Yürüyorum koşuyorum spor yapıyorum. Sonra da gelip-ayıptır söylemesi-çift kişilik yatağımda döne döne, fosur fosur uyuyorum yorgunluktan. Kafam rahat çok şükür.

Bol bol akraba münasebetlerinde bile bulunuyorum, hatta geçenlerde zorla teyzemin 60+ gününe bile götürüldüm. Kimisi kadın doğumcu olmama karar verdi, kimisi çocuk doktoru. Ben de ''hmm kıfsmet'' diyerek içimden hepsine nah çektim. Hayatta seçmeyeceğim iki anabilim dalını döşediler bana resmen, oldu canım.

Sırf boşluğumu anlatmak için bile hayvanlar gibi yazdım yine ya. Sonuna kadar okuyup bana dayanabilenler ''ADAMIN HASOSU'', amaan çenesi düşmüş bunların diyenler de ''ALLAHIN KEZOSU'' olsun:( Artık iki hafta sonra sınav haftasında kapıya dayanmış yumurtamı alır gelirim, bi yazı daha attırırım bilinmez. O zamana kadar kendinize iyi bakın!

29 Ekim 2012 Pazartesi

Geldim Gidiyorum

Yine bir Samsun'a dönüş günü. Kafamda yine karmakarışık düşünceler. Bayram boyunca İstanbul'da yattım kalktım, gezdim tozdum, maça gittim, sevdiklerimi gördüm, el bile öptüm ve tabii ki kavurma yedim eheh:)
Ama her sayılı gün gibi bu da çabucak bitti lan.

Fazla toparlanacak bir eşyam yok zira her şeyi bavuldan kullandım yine ahah. Haydi 10 gün neyse de, koskoca 2,5 aylık yaz tatilinde bile o bavulu boşaltmadım:) Bavuldan kullanınca o buruşuk bu bilmem ne derken kıyafetler yarı yarıya azalıyor gerçi. Ben yapıyorum ama siz yapmayın:(

Uzuun zaman sonra otobüsle gidiyorum. Tatil dönüşü olduğu için de otobüs terminali üniversite kampüsüne dönecek kesin. İnişte servis bulursam öpüp başıma koyucam. 10 saat yolculuk nasıl geçecek hiç bilmiyorum ama 10 günü bile yedim ya şurda, o haydi haydi geçer. Samsun'a inip eve uğrayıp dooğru okula geçicem bi de. Öğlen 3'e 4'e kadar nasıl geçecek o okul hiç bilmiyorum. Ama arkadaşlarımı da özledim be. Oranın goygoyu da ayrı güzel:)

Samsun'daki internetim kotalı olduğu için yine gider ayak torrent abanmalarına başladım. Ulan 12-13 tane dizi izliyorum(sayısını ben de tam bilmiyorum) ama arkadaşlarla dizi muhabbeti açılınca yok friends izliyor musun, yok house yok bilmem ne. Yok bi de Lost anasını satıyım. Az yenilikçi olun la. Pretty Little Liars hayvanlar gibi tatil yapıyor, 2 ay bekledik 1 bölüm yayınladılar, şimdi ocağa kadar beklicez öbür bölüm için. Merak ettirdiler ettirdiler, ağzımıza sıçıp bıraktılar resmen. O bitince ondan boşalan gerilim kontenjanını American Horror Story ile doldurdum ben de. Geçen gün gaza gelip 6-7 bölüm peş peşe izledim. Bilgisayarın başından kalktığımda bacaklarım uyuşmuştu öyle söyleyeyim. Timeline'da da felaket bir Homeland geyiği dönüyor. Onu da indiriyorum şu an. Hard disk'e tası tarağı toplayıp gidicem:(

Muhabbet olsun goygoy yaparız diye How i Met'e başlattılar beni. Bi baktım 20-25 dakikalık bölümler, hem komedi istiyordum artık gerilim izlemekten altıma sıçıcam neredeyse, çıtır çerez gibi gider kanımca.

Yine ne var ne yok derken konu dizilere geldi lan. Ben bunların hepsini izlemeye kalkarsam yerime okul okuyacak birini bulmam lazım:( Zaten kasımın 9'unda da sınav var, ders aralarında, yemek yerken falan araya sıkıştırırım ben onları.

Böyle işte tatlı su çakallarım. He bir de, ben ailemden asyrı yaşıcam yeaa falan diye yırtınmayın, kıymetini bilin. İki şehirde birden yaşamak biraz macera dolu evet ama pek hoş bir şey değil. 2-3 yıldan sonra ''böyle aşkın ızdırabını..'' ya dönüyor olay. Hepinizi öperünk!

13 Ekim 2012 Cumartesi

Şaşkınlık, Biraz Rahatlık, Epey de Bir Özlem

Seke seke ben geldim ahali! Son yazımı 13 eylülde yazmışım, bugün 13 ekim. 1 aydır klavye tıkırdatmamanın utancı, üzüntüsü içindeyim. Fakat bunların hepsi okulun beni oynatmasından olabilir.

Buraları başı boş bıraktık, blogger yeni ara yüze geçmiş. Garibim aylardır uyarıyordu ''sen geçmesen de yakında biz geçiricez, GEÇİRİCEZ ULAN'' diye. Sonunda yaptı yapacağını. Bi 1 hafta falan facebook'u çözmeye çalışan annem gibi takılırım burda. Öyle karışık geldi. Alışmış kudurmuştan beter.

Yazmadığım esnada nettin, ne yedin ne içtin derseniz. Her zamanki gibi ders çalıştım, çeviri yaptım. Senenin en zor konularından birini dayadılar önümüze daha okul açılır açılmaz. İnsanlar bir yerlere çağırıyor, istanbuldaki arkadaşlarım arayıp uzun uzun konuşmak istiyor; sınavım var diyorum. ''Neeyn? Daha 1 ay oldu lan ne sınavı?'' soru cümlesinden tiksindim, okulun böylesine sadist bir sistemi olduğunu anlatmak için derse sarf ettiğimden fazla efor sarf ettim yeminle.

Dün de kazasız belasız atlattık sınavı. Beklediğimden de iyi gelecek inşallah hesaplarıma göre. Şimdik haftaya cuma akşamı da uçağa bindim miydi, İstanbul'a gittim miydi; gelsin 30'una kadar bayram tatili. Piyuuuv!
Nasıl heyecanlıyım var ya. Hem herkesi çok özledim, hem de gideyim de bi ellerini öpeyim annemin babamın(para amaçlı değildir yanlış anlaşılmasın piliz:( ).

Şu sıralar da İstanbul Fashion Week var. Instagram model, modacı, podyum triadıyla işgal edilmiş durumda.
Geçen sene 2 defileye, ondan önceki sene de bayağı bi defileye katılmıştım. İnanın ''benim için'' hayatımda geçirebileceğim en BOŞ saatler. Modadan bir bok anlıyon sanki ceren, sırf meraktan gitmiştim sırf. Yoksa ''hmmm simay hanım bu koleksiyonunda yine asimetrik çalışmış'' falan gibi yorum yapacak kalıp yok bende. Zaten defilelerde en çok dikkat ettiğim şeyler de saç-makyaj-dövmeler. Kıyafetlerin çoğunu da öldürseler giymem.
Bu arada 24'ünün akşamı da bukombin.com sağ olsun Enrique Iglesias'çığımın konserine gidiyoruz. Sahne önünden latin havaları yardırıcaz. Bunu duyan her arkadaşım ''ulan bi de sahne önü, bayram bayram enrikeye mi halleniceğniz, yuh!'' gibi tepkiler veriyor ama bi sakin olun, bi kendinize gelin lan. Ne hallenmesi. Amma kötü niyetlisiniz:( YOK BÖYLE KISKANÇLIK. Hayır yani gayet elit bi şekilde şarkı dinlicez ahsjdjsk.

Okulda da leş pis enfeksiyon konularından sonra gebelik öğrenicez ya. Doğum falan izlicekmişiz, yenidoğandı, bebeydi, çok güzel lan. Valla bi içimiz açılsın azcık da doğum izliyelim, ölüm izlemekten anamız ağladı be.

Şu 6 günü de hızlı hızlı atlatalım, cuma günü saat 23.30 sularına gelelim piliz bir an önce. 45 gündür sabrediyorum ama şu son 1 haftada nasıl kudurdum anlatamam. Allah kimseyi çok özlemek zorunda bırakmasın...

13 Eylül 2012 Perşembe

En Sevdiğim Sosyal Medya Tripleri

Sosyal medya demek büyük ölçüde Twitter demek benim için. Hatta birçoğumuz için. Facebook artık biraz boşsal medya benim gözümde. Okuldan haber almak, yakın arkadaşlarımın fotoğraflarını kolaçan etmek ve yazı linki paylaşmak dışında fazla uğramıyorum.

Twitter'da 2 yılı aşkın süredir takılıyorum. İlk popüler olduğundan şimdiye kadar geçen süreçte insanlar, yazılanlar epey bir değişti. Evrim geçirdi resmen. Eskiden bizbize takılırdık, şimdi bot hesaplar, paralı takipçiler, kendini rt etmeler falan...

Neyse lafı fazla uzatmadan en sevdiğim, en çok güldüğüm twitter triplerine geleyim:

1-Övgü dolu mention'ı RT etmek: Bunu en çok ünlüler, bir de kitap falan yazanlar yapıyor. Hani ''canım çok güzelsin çuval bile yakışır:)))'' diye trollesen, onu rt edecek hatun. Azıcık kendinize saklayabilirsiniz bence ama yine de hesap sizin hesap tabii.

2-Bir şeyi tt yapmak için kasmak: Bunu özellikle taraftar gruplarında görüyorum. Ulan kalkın maça gidek desem kıçını kaldırmayacak adamlar twitterda bir örgütleniyor ki sorma. Hepsi birer Optik Başkan oluyor adeta. Bir de nasıl, neyle gaza geliyorlar çözemedim. Sabah bir kalkıyorsun tt'de ''DİŞİ ASLAN NAMUSTUR'' ''BEŞİKTAŞ TAKİP ZAMANI'' ''FENERBAHÇEM SEN ÇOK YAŞA'' falan görüyorsun. Bi' sakin olun beyler:(

3-Ebenin adını bile twitter'a sormak: Bu biraz bende de var ne yalan söyleyeyim. Google tuşu bir yerime kaçtı ya çünkü. Maç saat kaçta, şunun yeni sezonu ne zaman başlıyor, şu filmi izleyen var mı falan fistan derken sonuna kadar sömürürüm şu 10 bin küsür takipçiyi. Bir sonraki aşama ''millet annem akşama ne yemek yapmış la?'' falan olacak sanırım. Kendinizi kollayın.

4-İnsanların ilgi alanlarına saygı göstermemek: En çok da buna kılım. Her maç sonrası ''TAMAM KIZLAR ANLIYONUZ FUTBOLDAN TAMAM'' şeklinde atarlanan ince zekalı(!) arkadaşlarımız kesin oluyor timeline'da. He canım he, sen yatıp kalkıp su balesi izliyorsun çünkü. Biz ofsayt biliyoz diye varoşuz.

5-Kendi twitini favoriye almak: Şunu yapanlara ''sen nerenin çakalısın la?'' diye sorasım geliyor. Tuzaklarına da düşüyorum o ayrı, activity kısmında twitini gösterip rt'sini artıran çok. Yapmayın, alet olmayın şöyle çingeneliklere:(

6-Rt etmeyenlere sallamak: Bir ara herkes isyandaydı ''HE CANIM FAV'A AT, AMAN RT ETME ELİNE YAPIŞIR'' falan diye. Sanane ulan? SA NA NE? Hesap benim değil mi, ister favlarım, ister çerçevelettirip eve asarım. Belki o an insanlarla paylaşmak istemedim senin üç kuruşluk twitini, ona da mı sen karar veriyosun sizin köyde?

7-Takipçi alıp masum görünmeye çalışmak: Güzel kardeşim, 4 binken 44 bin olmuşsun bir de utanmadan ''yha bana tuzak kurdular, adımı lekelemeye çalışıyolar:s.S.s'' tribindesin. Canım benim kötü yola mı düşürdüler seni, kıyamam:( Hayır sen kimsin ki adını lekelesinler, parayla yapılan işi kim niye sana beleşe yapsın? Ayrıca inanmam için gidip tek tek blocklaması lazım. Emaaan onla mı uğraşıcam diyen kesin satın almıştır, ağzına vurun gitsin. Düzenbaz.

8-Bu hesaptan kişisel yazmıorum:S tribine girmek: Daha önce kurumsal mı yazıyordun canım? Sanki merkez bankasının twitter hesabını yönetiyor. Shapsi yhaa:)))

Benim aklıma gelenler bunlar. Varsa sizin de böyle gülüp geçtiğiniz şeyler, yazın da beraber gülelim:)

8 Eylül 2012 Cumartesi

Pff Çk Skldm Bn:S:s:S

Sevdiğim bir işle saatlerce uğraşıp mutlu olabilen bir insanım. Gerçekten yapmaktan zevk aldığım bir şeyle meşgulsem ev yansın, zil çalsın, su bassın ruhum duymaz. Çok ender sıkılan bir insanım. ''pff skldm bn yhaa'' triplerine girmem için gerçekten ağır sıkılmam lazım. Ama kendi kendime yetebiliyorum çok şükür, kimseyi darlamadan, annemin paçasını çekiştirmeden, insanları telefonla taciz etmeden. Ne mi yapıyorum?

1-Temizlik: Dünyanın en güzel detoks yöntemi sanırım. Özellikle sinirliysem, gecenin bir yarısı toz aldığımı bilirim. Başlarda rahatlama yöntemi olarak temizliği seçtiğimden dolayı kendimi bir numaralı varoş ilan etmiş olsam da, haksızlık yapıyormuşum onu anladım. Hem iş yapıyorsun, hem kalori yakıyorsun fiyuuuv! Normalde çok da tercih ettiğim bir müzik değil house ama şu parça temizlikle süper gidiyor: http://www.youtube.com/watch?v=FmUMhaA-cjY
Favori lavabo ovma şarkım. Bir gaza getiriyor ki anlatamam. Ellahım niye böyle zevklerim var benim:(

2-Ebay: Geçenlerde twittera da yazdım. Ekmek verin su verin, önüme de ebay açıp koyun 1 hafta gıkım çıkmaz valla. Satın almak şart değil(yalan), sadece bakınmak bile güzel. Bazen ''lan bunu bu fiyata satıp nerden kar ediyor bu herifler'' diye aklım çıksa da bayılıyorum. Ebay'de surf yapmanın bokunu çıkarmıştım bir ara, tutmasalar 10'lu mikrofiber cam bezi alacağdım:( Ama 10 tanesı 3 dolardı ve free shipping'di. Bak ya üzüldüm yine:(

3-Temple run: Ayfönde favori oyunum. Sevmiyom ben öyle taş at kuş vur falan. Bir ara o kadar kaptırmıştım ki koşarken kalori yaktığıma falan inanıyordum az kalsın ahah. Sabah sporumu dolmuşta okula giderken temple run ile yapıyordum. (rekorum 38 milyon HODRİ MEYDAN)

4-Formspring: Yanlış duymadınız. Evet formspring. Bir ara ne çılgınlıktı lan. Patır patır link düşerdi taymlayna. Kullanmayı sevmiyorum, hem soru sorma hem sordurtma bazında. Ama millete sorulan soruları okuyup eğlenirdim epey. Sonra ''CNM BAKİRE MSN :S'' den başka soru düşmemeye başlayınca takılmayı bıraktım. Hayırlı gavatlıklar anonimlercim.

5-Dizi indirmek: Sadece indirmek, izlememek. Stokta hiç başlamadığım sürüyle dizi var. Hard disk coşmuş durumda. Sürekli forum tararım yeni ne var diye. Fazla overrated dizileri izleyemiyorum ben, ortalık spoiler kaynıyor dost var düşman var. İpucu vermesinler diye kimseyle kritik de yapamıyorsun içinde patlıyor. E ne anladık öyle işten? House, himym, friends gibi dizilere başlamayı hiç gözüm yemedi şimdiye kadar. Geriden gelmeyi sevmiyorum sanırım, türk dizisi gibi yayınlandığı gün izlemeyi seviyorum daha çok.

6-Yemek kitabı karıştırmak: Yanlış anlamayın, sadece karıştırmak. Yapmak değil:( Tarif listesinde evde olmayan bir tane bile madde görürsem acımam çeviririm sayfayı. Hani gideyim markete alayım falan hiç öyle eforlar sarfedemem. Allah da böyle vizyonsuz yaratmış:(

Aklıma bunlar geldi şimdilik. Bu arada düşündüm de alışkanlıklarımız epey değişmiş. Şuraya yazdığım 6 maddenin temizlik ve yemek dışında hepsi bilgisayar/telefonla yapılacak şeyler. Eskiden böyle miydi? Dışarı çıkardık, evcilik falan oynardık:( En kötü babamı darlardım sinemaya gidek diye. Kendi kendimize yetebiliyoruz belki ama teknoloji olmasa yine sap gibi kalıcaz ortada, çok aşikar.





31 Ağustos 2012 Cuma

Ben Bile Nazara İnandım Ya...

Okul tatile girsin İstanbul'a gel, daha ne oluyoruz diyemeden ayağı sakatla.
1 hafta yatışla yırt, ayaklan, tatile git.
Tatilden dönerken arabada klima tekmeyi bassın, grip ol.
Daha gribi kabullenememişken sağ kulağın tıkansın, ses duymasın, çeneni bile açama.

Evet sayın seyirciler; bunlar herhangi birine ettiğim beddualar değil, bizzat kendi yaşadığım, 2 ay boyunca İstanbul'da başıma gelen şeyler. Ulan sen senenin 9 ayını Samsun'da bir an önce okul bitse de gitsem diye geçir, sonra İstanbul'a gel burnun boktan çıkmasın. Sakatlamadığım bir uzvumun kalmadığı konusunda hemfikiriz dimi?

Nazara mazara inanmazdım ben. Elin iki kıytırık bakışıyla mı hastalanıcam, der dururdum. Ama artık inanıyorum kardeş. Hem de dibine kadar inanıyorum. Ayağı kırmadan önce bir cenazeye katıldık, bütün eş dost ordaydı. Epeydir beni görmemiş insanlar da vardı, ''ayy sen ne kadar güzel olmuşun(ehi), ayy bu şimdi daktır mı olcek, ne kadar zayıflamışsın sen böyle naptın?'' Ebeninkini yaptım afedersin. Süze süze kırdınız bacağımı:(

Valla piyasa hakkında fikrim yok ama ucuz bişiyse kurşun döktürebilirim. Kapıma domuz yağı sürmeye, çantamda keçi boynuzu taşımaya kadar götürebilirim olayı. İnanırsam da böyle bokunu çıkararak inanırım, hiç gocunmam.

Fiziksel olarak çöküşte olsam da hayatımda yolunda giden şeyler de yok değil hani. Şu blogda bir kere bile gönül işlerimden bahsetmedim, en fazla ''aşk hayatım yine loserlar loser'ı'' yazmışımdır, ama nazar değmesin şu ara mutluyum anacım:) Buna da nazar değdirirseniz çocuğunuzu kaçırırım kötü niyetli akrabalar!

Bu arada hala pretty little liars'ı bitiremedim ama nasıl baydı belli değil arkadaş. Gossip Girl bile daha güzeldi. Sırf ne giymişler ne içmişler için izliyorum. Yoksa bir cacık olmaz, liseli dizisi.

Bu sene yaz bitse de eylül gelse dedim şu evi yanasıca Dexter yüzünden. 7.sezonun trailer'ını döndürüp döndürüp izliyorum sapık gibi. Başlasın artık yeter bu kadar yatıp kıç büyüttükleri! Dexter başlayana kadar Breaking Bad yeni sezona takılıyorum. Özlemişim Mr.White bebişimi.

Glee'ye başladım, 7-8 bölüm sonra içimi baydı. Her yerinden ergen fırlıyor. Bir High School Musical, bir Camp Rock havaları var. Biz böyle şeyleri lise 1'de izlerdik. Açmadı yani beni ama seveni de çok. Tırtlık bende mi acaba?

Şuraya da ne zaman yazı yazsam, hayatımdan bahsedeyim derken dizilere kayıyorum hep. Yaz aylarında sürüyle boş zamanım, yanımda sürekli gezdirdiğim bir bilgisayarım olmasına rağmen benden ağır ilerleyen yoktur. Nasıl bir psikopatsam dizileri ders aralarına, sınav haftalarına sıkıştırıp izlemekten zevk alıyorum. Böyle boş beleş takılınca, ''amaan şimdi kim izleyecek sktiret'' gibi bir ruh haline bürünüyorum. Neyse okul açılsın da sıkışık sıkışık, sınırlı kotamla izleyeyim. Malım çünkü ben:(

16 eylül sabahı da Samsun'a dönüyorum:( Uğruna İstanbul'da kalmak istediğim kişiler olsa da, biraz daha tatil yaparsam ülser, kanser falan olucam herhalde bu gidişle. İşimin gücümün, uğraşımın olması bana en büyük ilaç.


Hepinizi öperim!

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Londra 2012'nin Ardından

27 Temmuz'da başladı serüven ve 12 Ağustos itibariyle sona erdi. Liglerin bitişiyle futboldan, basketboldan, pek çok spordan uzak kalan ruhumuzu 15 gün boyunca bir hayli doyurduk. Madalyalarda liderlik ABD'ye giderken; biz de 2 altın, 2 gümüş, 1 bronz madalya ile olimpiyatı kapadık.




Kendi adıma konuşmak gerekirse ilk defa dal ayırmadan, sporu spor diye izledim. En çok izlediğim müsabakalar cirit atma, kule atlama gibi çoğu kişinin pek yüz vermeyeceği şeyler. Ama hepsinden ayrı ayrı zevk almayı öğrendim.

Olimpiyatlar dün gece mükemmel bir törenle bitti. Spora olduğu kadar müziğe de doyduk açılış ve kapanış törenlerinde. Queen, George Michael, Spice Girls, Artctic Monkeys, Muse dinlerken müzik gerçekten ruhun gıdasıymış, öğrenmiş olduk. Bir 10 yıl konsere gitmesem bile 2 gecede seyrettiklerim bana yeter. Görsel efektler, fişekler, stadın içinde turlayan Rolls Royce'lar muhteşemdi. Sağ olsunlar, kapanış törenini Rio 2016 açılış törenine bağlayınca erkeklerimiz Alessandra Ambrosio görüp sporu olimpiyatı unuttular(!)





15 gün boyunca olimpiyatın bana göre ilginç, aklımda kalan enstantanelerini, unutulmazlarını sizinle paylaşayım dedim. Hem bir revizyon olur, hem de eğleniriz fena mı...

-Önce efsanelerden başlayalım. Usain Bolt hem 100 hem 200 metrede altın madalya alan sporcu olma unvanını kimselere bırakmadı. Kendine özgü mimikleri, elleriyle yaptığı ok işareti(her ne kadar guiza'yı anımsatsa da), yarışların son metrelerini 'yürüyerek' koşmasına rağmen rekor kırmasıyla, her şeyiyle bir efsane olduğunu yeniden gösterdi.





-Havuzun efsanesi Michael Phelps'in ise son yarışlarıydı. O nefis kulaçlarını son kez izledik. Kendisi sporu bırakmıyormuş, golfe başlayacakmış duyduğuma göre. Hatta televizyona da el atacakmış. Umarım bir de yüzme okulu açıp kendi gibi efsaneler yetiştirir.





-Olimpiyat tarihinde bir ilk de yaşadık. İlk defa bir kadın basketbolcu smaç bastı. 21 yaşındaki Avustralyalı basketbolcu Liz Cambage Rusya ile oynanan maçta mükemmel bir smaç basarak Londra'yı ayağa kaldırdı.





-Güney Afrikalı atlet Oscar Pistorius'u da unutmamak lazım. Kendisi olimpiyatlarda yarışan ilk ampute atlet. Her ne kadar 400 metre yarı final elemelerinde sonuncu gelse de, bunu kimse önemsemedi. Kendisi onu izleyen herkese hayata tutunmanın, yaşamayı sevmenin önemini anlattı. Örnek oldu. Hepimizin gönlünden altın madalyaların en güzeli ona gitti şüphesiz. Yarışı 1. bitiren Kirani James'in, Oscar'ın yanına gidip numara kağıdını istemesi de alkışı hak eden bir diğer hareket oldu.





-Türkiye kadın voleybol takımı her ne kadar gruplardan çıkamasa da, yine de bize seyir zevkini yaşattı. Umut verdi. Türkiye-ABD voleybol karşılaşması oynanırken dünyaca ünlü grup Red Hot Chili Peppers'ın bass gitaristi Balzary'nin twitter'dan Neslihan Darnel'e ilan-ı aşk etmesi kimilerini güldürürken, kimileri ise Türk usulü ''şşt hoop yengen evli çocuklu olm'' diyerek ayağını denk al mesajı verdi:)





-Güney Kore-Çin badminton karşılaşmasında her iki tarafın da maçı kaybetmek için çabalaması olimpiyat komitesinin gözünden kaçmadı. İzlerken ''neden bu kadar uzun sürdü ki'' diye biz bile düşünmeden edemedik İki taraf da kazanması halinde kendi vatandaşlarıyla karşılaşmayacakları için kaybetmeye uğraştılar. İşin garibi aynı yönteme Endonezya'nın da başvurduğu ortaya çıktı. Sporcular diskalifiye oldu. Cezalar yoldadır...





-Bir diğer olay ilginç olmaktan çok üzücü. Mısırlı kadın sporcu Halil Mahmud Abir Abdelrahman 151 kilogramlık hakkında başarılı olamadı, dirseği ağırlığa dayanamayınca yerde kaldı ve halterin altında bir süre nefesi kesildi. Görevlilerin yardımıyla kurtarıldı neyse ki, durumu iyiymiş. Geçmiş olsun diyelim.





-Azeri güreşçi Khetag Gazyumov, ancak filmlerde olur dediğimiz bir olay yaşadı. Serbest stil 96 kg karşılaşmasında Ukraynalı sporcuya kaybettikten sonra kalbi dayanmadı ve tekerlekli sandalyeyle minderden ayrılarak hastaneye kaldırıldı. Fakat kendisini eleyen güreşçi finale çıkınca repesajdan faydalanan sporcu, Tacikistanlı Rustam Iskandari'yi devirerek bronzun sahibi oldu. Nereden nereye...





-Çekiç atmada son iki yılın Dünya Şampiyonu Alman Robert Harting, kariyerinin ilk olimpiyat altınını alınca sevinçten formasını yırttı, kadınlar engelli koşusu için konan engellerden atlayarak sevincini tüm dünyaya gösterdi. Ne diyelim, helal olsun başgaan:)





-Olimpiyatın son gününde izlediğimiz erkekler voleybol final karşılaşmasında Rusya, Brezilya karşısında 2-0 gerideyken muhteşem bir geri dönüş yapıp altına uzandı. Rusya maça iyice bilenirken Brezilya kutlamalara başlamıştı bile. Geriden gelen her zaman avantajlıdır kuralı bir kez daha doğrulanmış oldu. Brezilya antrenörünün suratını görmeyen kalmamıştır sanırım.





Türk sporcularını en sona bıraktım. Olimpiyatın ilk altınını tekvandoda Servet Tazegül getirdi. Isır Servet'im ısır, hakkındır. Tüm Türkler olarak derin bir 'OH' çektik. Kaderde sıfır çekmek mi var yoksa diye düşünürken ilaç gibi geldi. Toplamda aldığımız 5 madalyanın 3'ü kadınlardan gelince hemcinslerimle nasıl gurur duydum anlatamam.





-Gurur demişken, bu duygunun baş mimarları olan Aslı Çakır Alptekin ve Gamze Bulut'a değinmemek olmaz. Türkiye olimpiyat tarihinde ilk defa altına ulaştı atletizmde. İlk defa marşımızı okuttu Aslı. Şİmdiye kadar en iyi derecemiz Elvan Abeylegesse'nin aldığı 5000 ve 10000 metrede gümüş madalyalardı. Aynı zamanda ilk defa aynı yarışta altın ve gümüş alarak double yaptık. Madalya törenlerinde göz yaşları sel, tüyler diken diken oldu. Helal olsun size kızlar!





-Bir tebrik de Merve Aydın'a gelsin. Kadınlar 800 metrede lider koşarken aşil tendonundan sakatlanan Merve, pes etmedi, yarıda bırakmadı ve ağlaya ağlaya, yarışı ayakta alkışlar eşliğinde tamamladı. Bu arada aşil tendonu, kopmasına çare bulunamayan bir tendon ne yazık ki. Bir koptu mu eskisi gibi yürüyemezsiniz bile, bakalım Merve'nin akıbeti ne olacak... Büyük geçmiş olsun.





-Olimpiyatlara tam 6 kez katılan Derya Büyükuncu'yu da tebrik etmek lazım. Çocuğu yaşındaki adamlarla mücadele etti. Başarılı olamasa da olimpiyata katılmak zaten başlı başına bir başarı. Kendisinin de Türkiye'de kırdığı pek çok rekoru var üstelik. Kendi vasıfsızlığına bakmadan Derya'yı eleştirmeye, dalga geçmeye kalkanlara gidin bir silkelenin diyor, Derya'ya sonsuz teşekkür ediyoruz.





Sportif anlamda benim aklımda kalanlar bunlardı. Olimpiyatları Eurosport, Trt spor ve web tv'den izledim. Oldukça yoğun bir akış vardı, bir şeyi kaçırmak da istemedim. Ama Eurosport olmasa olimpiyatlar bu kadar zevkli olmazdı. Gerek kanal, gerek internet sitesi. Spikerlerden neler neler öğrendim sayamam bile. Spor seyrediyoruz derken tarih hakkında bile bilgi sahibi olduk. (Kendilerinin ansiklopedi takımı yutmuş oldukları kanısındayım!)


Aklımdan çıkmayan şeylerden biri de atletizm anlatan Caner Eler'in, yarışın başlamasına saliseler kala sesini kısıp sporculara başarılar dilemesiydi. Nasıl kaptırmışsam o esnalarda ben de çıtımı çıkarmadım:)


Ve eurosport demişken Lübnan reklamına değinmeden olmaz. En son repliklerini uykumda sayıklamışım, öyle dediler. Spikerlerden birinden aldığım bilgiye göre reklam yaz bitimine kadar dönecekmiş, geçmiş olsun:) 


Eğer kaçırdığım, atladığım bir şey varsa paylaşmayı ihmal etmeyin ki hep beraber gülelim. Ee söyleyin bakalım kimler geliyor 2016'da Rio'ya? :)

31 Temmuz 2012 Salı

Anne Ben Gazi Oldum

İlk defa kafamda bu kadar çok şey var ve klavyeye dökmekte bu kadar zorlanıyorum. Garip duygular içerisindeyim çünkü. Twitter'dan takip edenler bilir, ayak bileğimi sakatladım:( Üstelik büyük ihtimalle bundan 5 yıl önce bağları kopardığım yerden burktum. Koruda koşuyorken bir ağacın köküne takılıp düştüm. Kulağımda son ses müzik olmasına rağmen kırrt diye ses duydum inanın. Kulağımdan gitmiyor hala.

Acile gittik hemen. Kırık falan yokmuş allaha şükür. Kırık olmayan ayağı da atele almıyorlarmış. Beş sene önce bağları kopardığımda 20 gün alçılı yatmıştım. Tabii ki istemiyorum alçıyla yatmayı ama ya iyileşmesinde sorun olursa diye aklım kalıyor.

Beş sene önce yine yazdı. Hazirandı sanırım. Bir insana beddua edecekseniz bunu söyleyin. Yazın alçıyla yatsın deyin. Dizine kadar deliler gibi terliyorsun, banyo yapamıyorsun, evin içine tıkılısın. Gerçekten sınandığım dönemlerdi.

Neyse ki okulum, işim gücüm yok. Okul zamanına denk gelse ne yapardım düşünmek bile istemiyorum. 1-2 hafta dinlenerek atlatırım gibime geliyor. Ama kafam feci karışık. Bir yanım neden hep beni bulur diyor, bir yanım ya kırsaydın, ya uzvunu kaybetseydin, ya daha da beteri olsaydı diyor. Yine ucuz atlattık yani.

Şu an en zorlandığım şey ayağımı sürekli havada tutmak. Hele ki uyurken hiç rahat olmuyor. Bir de bünyeyi bu kadar spora harekete alıştırınca full time oturmak garip geliyor, kilo almadan atlatsak iyi yani. Neyse çok sızlandım, başa gelen çekilir:)

Tabii bu arada bir sürü boş zamanım olacak. Dizilerimi bitiricem, hatta yeni bişeylere de başlarım herhalde. Şansa olimpiyatlar var da oyalıyor epey. Artık kitap, gazete, dergi televizyon derken her an bir popüler kültür bombasına dönüşebilirim:) Bana dua edin de bir an önce ayaklanayım, öpücükler!

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Kimle Olur Kimle Olmaz?

Twitter'da aforizmaları tespitleri yaza yaza bitirdik, artık kalıplar, hashtagler üzerinden yürüyoruz bildiğiniz üzere. Son zamanlarda kadın erkek hepimizin diline dolanan ''...ile olur'' kalıbını o kadar benimsemişim ki onlarca twit atmışım bu şekilde. Her ne kadar bu yazdıklarımı göz ardı edip en boktan adamlara aşık olmayı becersem de, amma da kriterim varmış yahu dedim ve hepsini bir araya toplayayım, gülelim istedim:)

Beşiktaşlı olanla olur.

Saçı kısa olanla olur.

Kirli sakalı olanla olur.

Armani code sürenle olur(ölümüne olur!1!!1).

İyi geceler mesajı atanla olur.

Evin dünyanın bir ucu bile olsa üşenmeyip bırakanla olur.

Annesi mantı açanla olur.

İddaa oynayanla olur.

'Kız kısmı iddaa mı oynar yeaa' demeyenle olur.

İlacını, üşümeni terlemeni takip eden, rahat ettiricem diye parçalananla olur.

Pintilik yapmayıp klimayı son ayar açanla olur.

Oduncu gömleği-şort-toms giyenle olur.


Gelelim olmaz'lara...

Nerdesin, napıyosun, ne yedin ne içtin diye darlayanla olmaz.

Arkadaşının sevgilisinden bile kıskanacak derecede manyamış olanla olmaz.

Eve bırakacağına ''gidince çaldır'' diyenle ömrübillah olmaz.

Bilgisayar oyunu sevmeyen, topla maçla alakası olmayanla olmaz. O ne la öyle?

Kısa kollu gömlek giyenle olmaz.

Mekana oturunca cüzdanı anahtarı telefonu masaya kule yapanla olmaz.


Böyle yani, onla olmaz bunla olur diye kendime göre adam bulamıyorum şu üç günlük dünyada. Erkeklerin kriterlerinden kaçına sahibim orası da ayrı bir tez konusu tabii, ama olsun lan. Eğleniyoruz fena mı? :)

8 Temmuz 2012 Pazar

Ben Geldim!

Yanlış duymadınız! Sonunda geldim gari. Şu bitmeyen tükenmeyen okul sonunda bitti de Anadolu'nun böğründen kopup geldim evime. Şu son bir ay perişanları oynadım resmen. Sınavın gerginliğinden saç baş yoldum. E bütün notlarınız tıkırında olmasına rağmen bütünlemeye kalıp kalmamanız sadece 2 saatlik bir sınava bağlı olsa siz de benim gibi gerilirdiniz, çalıştığınız halde hem de.

Yalnız ders çalışma sürecimi izleseydiniz altınıza işerdiniz eminim. Sabah kalkıyorum, kahvaltı gazete, anneyi ara babayı ara, sonra iki üç geyik, ondan sonra derse oturmam 2'yi buluyordu. Ama hiç pişman değilim bi de, gece çalışırım yeaa diye kendimi avutuyorum sözde. Ama arkadaş saat 1-2'yi vurdu mu, uykum olmasa bile ben de şevk falan kalmıyor. Okuldan toptan soğuyorum resmen. Yani ben gececi tayfadan olmam, olamam. Ben ders çalışırken güneş olacak, kuş ötecek, yoldan pattis soğancı geçecek anacım.

Ama evimi nasıl özlemişim. İstanbul'un kör olasıca trafiğini bile özlemişim. Gerçi bu sıcakta daha da çekilmez olmuş, Samsun püfür püfür esiyordu, hatta sel kıyamet götürdü biliyorsunuz ki. Bu arada soran herkese de toplu cevap vereyim, sel benim oraları vurmadı. Bize uzaktı çok şükür ama Canik'in o halini canlı canlı görseniz memleketi terk etmek isterdiniz yemin ediyorum.

Tatil muhabbetleri çok karışık. Daha insan formuna yeni döndüm o yüzden bir süre evde göt devirmek istiyorum ayıptır söylemesi. Yeni dizi önerilerinize de açığım yani, sabahlar olmasın anacım!

Boş olmak dünyanın en güzel şeyiymiş yalnız. Kafa rahat, telefonun alarm mönüsüne girmek yok lan bi kere. Oh mis. Aklım bomboş, uzun zamandır istediğim tek şey buydu diyebilirim. Sınıf geçme+doğum günü hedaayesi olarak da ayfon geliyi. Tek derdim ayfonu siyah mı alsam beyaz mı düşünün ahah.

Bende durumlar böyle yani, daha tatilim yeni başladığından anlatacak pek bir şeyim yok. Ama Uzun zamandır boşladım buraları, kıtlıktan çıkmış gibi yazı giricem:) Hem burayı, hem de Sağlık Sayfam'ı takipte kalın anacım!

3 Haziran 2012 Pazar

Bana Bu Güzel Havalar İyi Geldi

Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum? diyor ya Candan, gerçekten de ben biraz "öyle" oldum bu ara. Havalar haziran itibariyle rayına girdi, yağmur çamur yok, sabah kalkınca pencereden pırıl pırıl denizi, sımsıcak güneşi görmeye başladığımdan beri bana bir haller oldu sayın seyirciler.

Resmen böyle sevgi kelebeği oldum çıktım. Her şey rengarenk olsun istiyorum. Hayatımda sürmeyen ben, su yeşili ojeler falan sürmeye başladım.

Ömrüm boyunca en nefret ettiğim şey bekletilmektir, artık ona bile sinirlenmiyorum. Vardır bir sebebi diyorum, açıp telefondan temple run atıyorum beklerken. Sanki yaza girdik gireli sinirim alınmış gibi. Radyoda çalan emre aydın, hatta yusuf güney bile dellendiremiyor beni. Hiç unutmuyorum, İbrahim Seten(sevdiğim bi' abimdir kendisi) bir gün bana şakayla karışık "alayına gidercisin" demişti. Anaam bu laf da beni bi silkeledi size anlatamam. Döndüm bi baktım kendime harbi öyle miyim lan diye. Ama fark ettim ki mizacım bu değilmiş, okul stresi, para işleri, gönül mevzuları, mikail'ciğimin yağmur çamur sevdası yüzünden sinirimi milletten çıkarıyormuşum.

Yani bence kimsenin siniri sebepsiz değildir, mutlaka altında yatan bir şeyler vardır. İnsanın hayatında her şey yolumda gidiyorsa manyak mı başkalarınınkini zehir etsin?

Havalar ısınınca otomatikman balkona taşındım tabii. Yeme içme ders gazete iş ne varsa orda yapıyorum. Sokaktaki bacaksızların gürültüsü bile koymuyor artık siz hesap edin bendeki dinginliği. Geçen yaz paso söverdim twitterdan. Utanmasam banyoyu da balkonda yapıcam, öyle tövbe estafurullah bir balkon delisiyim.

Okul da şu sıra boşumsu ama tüm haşmetiyle dalga dalga üzerime geliyor. 22 haziranda son blok sınavı var, sonra 2 hafta final tatili ve 5 temmuz final. Yanlış duymadınız, evet temmuz. Niye? Bok var afedersin. Millet instagrama deniz fotoları atmaya başladı bile, ben temmuzda tüm seneyi baştan çalışıcam. Bak yine sinirlenicem konuyu değiştiriyorum.

Dün akşam da annemlerle skype yaptık, daha geleli üç hafta olmasına rağmen nasıl özlemişim. İnsanın en sevdikleri uzaktaysa kimseyi üzmeye kırmaya kıyamıyor biliyor musunuz?

Şu sıralar tek yakındığım şey, mentalist'in bu derece sıçmış olması. Yahu dizi artık hiç heyecanlandırmıyor beni. Sorun bende değilmiş herkes öyle düşünüyormuş neyse ki.

Uzun süredir hem teknik hem ruhsal sebeplerden dolayı yazmıyordum bloga. Nadasa bırakmıştım son yazıdan hatırlarsınız. Nadas bana pek bir yaradı, aklımda bir sürü yenifikir var.Bomba gibi döndüm diyebilim:)

Siz bu yazıyı okurken ben büyük ihtimal ders falan çalışıyor olurum, ya da çeviri iş güç vesaireyle meşgul olurum. Bilgisayarımın şarj aleti cortladığından tabletle takılıyorum ve o da ölüm gibi. Çeviride falan düşünün halimi, her işin süresi iki katına çıkıyor.

Durumlar böyle yani sevgi kelebeklerim. Haziran ayından itibaren kendime sinirlenmeyi, kaygıyı, endişeyi yasakladım. "Sen de yap, güzel oluyor" diyorum, hepinizi mucukluyorum.. :)

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Hayatı da Nadasa Bırakmalı Bazen

Yapacak bir sürü işin vardır. Aklında, onu unuttuysan ajandanda, onu kapattıysan buzdolabının üzerinde, ya da telefonun alarmında. Hayatının her bir parçası yüzüne yüzüne vurur.

Kimi zaman yazacak bir yazı, ya da süpürülecek bir salon. İş değil mi, hepsi sıkıcı işte. Aslında bir başlasan yapman 5 dakikanı almayacak belki, ama sırf adı ''iş'' olduğu için başlayamıyorsun. Kafanda büyüttükçe büyütüyorsun.

Yazacak çok şeyin var. Kelimeler darmadağın. Zamanında aklına bir sürü şey gelmiş ve hepsini unutmuşsun. Şimdi kızıyorsun kendine ''ah ben bunları neden not almadım'' diye. Bu da yazmanın bir cilvesi işte. Okulda, işte, sokakta, metroda aklında hep türlü türlü şeyler oluyor. Keşke bir defter olsa şu kafamda da kendi kendine not alsa diyorsun. Neyse eve gidince yazarım dediklerinin hepsi uçup gidiyor. Kim bilir kaç cümle, kaç paragraf heba oldu böyle.

Öyle işte, uzun zamandır süre gelen zihin karışıklıkları, hayat yorgunlukları. Bir süre daha devam edecek gibi gözüküyor, buralarda göremezseniz merak etmeyin diye diyorum hani...

13 Mayıs 2012 Pazar

Dünya Derbisi mi? Dünya Rezilliği mi?

Ben bir Beşiktaşlıyım. Ama sadece derbilerde üzerine forma geçirenlerden değil; kaybedince etrafa küsen, bağırmanın artık sesine işlemediği, hani derler ya hayatı siyah beyaz diye, onlardanım. Yani biraz deli dolu, futbolla bozmuş gruptanım. Ama bize de hayat böyle güzel yapacak bir şey yok, tercih meselesi.

Cuma akşamından Beşiktaş'a sinirliydim, tamam genel olarak sezonu iyi geçirmedik ama sonuca bakılırsa tek bir gol yiyip şampiyonlar ligi'ni kaçırdık. Dün ne kadar içim acısa da her zamanki gibi, mecburen, sağlık olsun dedim. Madem şampiyon belli olacak oturayım, tarafsız gözle kaliteli futbol seyredeyim, tadını çıkarayım dedim.

Önce gündüz duyduğum bir haber beni şoka uğrattı. Daha maça saatler var, aralarında bir çocuğun bulunduğu bir grup insanın bıçaklandığı iddia ediliyor. Twitter'da trending topic'te ''çocuk katili Galatasaray'' var. Ne oluyoruz dedim? Bu, akşam olacakların habercisiydi, hissettim.


Ne oldu? Galatasaray şampiyon oldu. Kendi takımım kötü bir sezon geçirdi, ama her zamanki gibi oturdum Galatasaraylı arkadaşlarımı tebrik ettim. Gönlümden geçen bu muydu? Tabii ki hayır. Fakat her zaman sizin destekledikleriniz kazanmıyor, sizi mutlu edecek ihtimaller gerçekleşmiyor maalesef.

Maç sonunu izlemeye koyuldum. Normal olan nedir? Galatasaraylı futbolcular çıkar kupalarını alırlar, iki-üç kere kaldırırlar sevinirler. Sonra da evlerine götürüp 1-2 gün sonra kutlama yaparlar. Değil mi? Ben mi yanlış biliyorum? Fakat dün akşam gördüğümüz manzaranın bununla uzaktan yakından ilgisi yoktu..

Bir yerlerde bir yanlışlık var Türkiye'de. Hem de pek çok, sayısız. Yurt dışında oynanan maçları da izliyoruz, hangi şampiyonluk kutlamasında polis arabasının ters döndüğünü, şampiyon takım futbolcularının soyunma odasında dumana hapsolduğunu, zifiri karanlıkta kupa töreni yapıldığını, el kadar çocuğun bıçaklandığını gördük? En azından ben görmedim.

Futbol dediğin ''bir topun peşinde koşan 22 adam'' mantığını bir futbolsever olarak her zaman mantıksız bulmuşumdur, fakat ilk defa dün böyle düşünenlere hak verdim. Bize göre belki öyle değil evet, futbol hayat, futbol can belki; ama futbol can alacak, bütün memleketi birbirine düşürecek bir şey değil. Futbol bir spor nihayetinde. Spor neden yapılır? Asıl amaç nedir? Vakit geçirmek, daha da önemlisi hayattan zevk almak. Fakat ne hale gelmişiz ki futbol birilerinin hayatını elinden alıyor.

Bugün Galatasaray şampiyon oldu, Fenerbahçe'nin stadından çıkamadı. Belki o stat Beşiktaş'ın da olsa, Trabzon'un da, yine bunlar yaşanabilirdi, bilinmez. Olay hangi takımın taraftarının değil, hangi ülkenin taraftarının bu rezilliklere imza attığı. Twitter'da ters dönmüş polis arabaları, meşaleler, biber gazları TT oldu, dünyanın diğer ülkelerinde yaşayanlar açıp bakmadılar mı sanıyoruz ''ne oluyoruz'' diye? Milyonlara rezil olduk, adım gibi eminim. Kim bilir insanlar hakkımızda neler düşünüyor.

Herkes birilerine suç atma peşinde. Kimse durup kendine bakıp adam akıllı düşünmüyor. Şampiyon olduk diye silah atan adam, bir taraftan da ''zaten şampiyonduk, yayıncı kuruluşun cebi dolsun diye oyuna geldik'' diyor; kaybeden takımın taraftarı ''futbola siyaset karıştı'' diye huysuzlanıyor. İnsanların aklından her şey geçiyor, ama bir tek kazanan tarafı tebrik etmek geçmiyor. Bu ülkede en son ne zaman 2. olan takım şampiyon olanın elini sıkmış? Ben hatırlamıyorum.

Bir takımın semtine başka takımın formasıyla çıkmanın, çıplak çıkmaktan daha çok tepki topladığı bir devirde yaşıyoruz. Neredeyse El Classico ile bir tutulan bir ''Dünya Derbisi''ne sahip olan futbolumuz, gün geçtikçe bir ''Dünya Rezilliği'' olma yolunda ilerliyor. Kazanan, kaybeden taraf kim olursa olsun; bu ülkede kazanan böyle sevinmeye, kaybeden böyle üzülmeye devam ederse; futbolu geçtim, elimizde centilmenliğe, kardeşliğe dair hiçbir şey kalmayacak. Sonuç olarak neden? Evet, sadece bir top yüzünden.

21 Nisan 2012 Cumartesi

Ne Var Ne Yok vol.3

  Şu sıralar naptın nettin derseniz diye bi' özet geçeyim dedim.

^^Aslında bu satırları İstanbul'umdan, evimden yazıyor olacağdım ama okul tutturdu 25'ine sınav koyucaz diye. Sonra gittim ayırtılmış bileti yaktım. Dün bi' baktım ki duyuru yapmışlar; 25'indeki sınavı 2 mayısa erteledik diye. Ulan şimdi güler misin ağlar mısın? Burda kaldığımla kalakaldım. Neyse bir sürü işim var yapmam gerekeni onları hallederim ben de.

^^Bugün bütün evi kırkladım. Hatta kesmedi evin dışına çıktım balkonu da kırkladım. Bence şu dünyadaki en zor meslek ev hanımlığı. Doktorluğun tahtını devrediyorum kendilerine. Oy belim:(

^^Evi temizleyince, çiçek böcek işlerine de merak saldım. Bugün gittim saksı, toprak, begonya, 11 ay çiçeği(wtf?) vesaire bir sürü şey aldım. Ekicem biçicem gari.

^^Sınav daha yeni bitti, bir sonraki de 10 mayısta diye ipini koparmış danalar gibi geziyoruz, yiyoruz içiyoruz. 2 hafta önce gittiğimiz Trabzon gezisinden sonra fazla oksijen kafa mı yaptı nedir, bu gece barda gönlüm hovarda stayla dolaşıyoruz. Hayat güzel lan. Acısı bir şekilde çıkacak ama dur bakalım.

^^Kültür sanat da paçalarımızdan akmaya devam ediyor. Geçen hafta operet izledik, ay sonunda da konsere gidicez. Gerçi ben operetin olduğu gün hem sınava girip sonra da 3-4 saat çeviriye hallendiğim için bi' 15 dakikasını uyuyarak geçirmişim öyle diyolla. Çok utanıyorum kendimden:(

^^Kendime çokzel konser biletleri aldım. Gitmek istediğim bir sürü konser var. İstanbul pek şukela bu yaz. Caz festivali de var, Feist'in biletleri alındı bile dün. RHCP'ı da cebime attım tabii ki. Yalnız şunu anlayabilmiş değilim bu yazın favori konser mekanı neden Santral? Kıç kadar yerin neresine sığıcaz çok merak ediyorum. Yer kıtlığı var sanki memlekette. Yazın bütün stadlar bomboş yap orda geniş geniş?

^^Dizilerden acayip geri kaldım çok mutsuzum. Başlasın diye yırtındığım Shameless'ın 2.sezonu başladı da 13 bölümü çekildi bile, ben hala 4'teyim. Californication, Spartacus, Breaking Bad'den hiç bahsetmiyorum bile. Onlardan bölümü geçtim sezon olarak gerideyim. Şunları biri indirip alt yazı ayarlayıp getirse ne güzel olur, oh mis.

^^Bu aralar vizyon tam ayarında. Nazar değmesin çok güzel filmler var. En son Amerikan Pastası'nı izledim, sırada da Battleship var. Amerikan Pastası her zamanki gibi gülmekten alta işetenden. Gidiniz! (Jim'cim çok tatlı çıkmışsın canım benim annene babana selam)

^^Bu aralar da Twitter'ı bi ayrı seviyorum. Benim twitler o dergi senin bu gazete benim salınıyorlar sağda solda. Güzel bir duygu ne bileyim. Kesip saklıyorum falan. Anı hep anı. Bu arada bütün fotoğraflarım basının elinde bu yüzden o pek hoş değil:p

^^Arkadaşla Trabzon-Fenerbahçe maçına gitme planlarımız var. Aslında normali, benim bugünkü Trabzon-Beşiktaş maçına gitmemdi ama alınmayın renkdaşlarım da bize de gelen geçen çaktı anasını satayım. Ben ne yapayım daha bu sezon Beşiktaş'ın maçını izleyip? Bak zaten yine yenildik, iyi ki gitmemişim.


18 Nisan 2012 Çarşamba

Önce Zarar Görme

Yeni bir dünyaya ayak basmanın verdiği şaşkınlıkla annenin karnından çık. Yıllar hızla akıp geçsin, annen baban göz bebekleri gibi baksınlar sana. Lisede hep dersleri iyi olan öğrencilerden ol, üniversite sınavına çalışmaya 3 yıl önceden başla. Üzerinde baskı, zihninde gelecek kaygısıyla sınava gir ve tıp fakültesini kazan. Memleketteki her 10 öğrenciden 7-8'inin keşke ben de kazanabilsem dediği okula adımını at.

''Üniversiteye kapağı attın mı sonrası kolay'' klişesi bir tek senin için geçerli olmasın. Her sınavın bir Öss ağırlığında geçsin. Uykusuzluktan gözlerin yansın, kan çanağına dönsün ama sen yine de uyuma. Uyursan, ''okuyamadan sınava girdiğim yerden ileride bir hasta gelirse ne yapacağım'' düşüncesi içini kemirecek çünkü.

Oku, ağırlıktan zor kaldırdığın kitapları bir bir hatim et. Sonra altıncı sınıfa gel. Artık doktor olmaya beş kala bir yerdesin. Ama okumak hala bitmedi, bitmeyecek. Bir elinde kahven, öbür elinde kitabın, boynunda büyük bir gururla taşıdığın steteskobun; aşırı kafeinden ellerin ayakların titreyerek gez hastane koridorlarında. 36 saatlik nöbetten çıkıp, ders çalışıp sene sonunda Tus'a girmen beklensin senden. Kendini yine o kalın, hastane kokulu kitapların arasında bul.

Sonra, hastane-sınav denkleminden galip çıkan sen ol ve istediğin uzmanlığı kazan. Şimdi ne olacak? Sıkıntı stres bitti mi sanıyorsun? Hayır, aksine asıl stres şimdi başlayacak. Artık doktorsun; iki avcunun arasında bir insanın kalbini de tutabilirsin, bir çocuğun küçücük beynini de. Seçim yapma şansın yok. Sana bin bir umutlarla gelen hastaya nefes aldıracaksın, bu sırada kendin de nefes almaya devam edeceksin.

Yıllar böyle geçip gidecek... Okuduğun, uykusuz kaldığın, koşturmaktan zayıfladığın günlerin karşılığını almanın, geride bırakacağın çocuklarına iyi bir gelecek sunmanın hayaliyle çalışmaya devam edeceksin.

Her zaman başarılı olamayacaksın. İki elinin arasından kayıp giden canlar da olacak, iyileştirip ailesine mutlu haberi vermek için dakikaları saydığın hastaların da...


Ve bir gün...

Başarısız olduğun o talihsiz zamanlardan biri. Kadere karşı gelemediğin... Tamam doktorsun ama, gideni de gittiği yerden döndürecek değilsin. Çünkü sen Tanrı değilsin.

Sonra merhumun yakını odana girecek ve... İşte her şey bitti. Gözünün önünden geçenler ailen, sevdiklerin ve bir de ezberlemek için uykusuz kaldığın kitap yaprakları. Geleceğin, birikimin... En büyük düşmanın olan ölüme şimdi sen yenildin. Hayat kurtarayım derken hayatından oldun. Elinden gelemeyecek olanı yapman beklendiği için sen de o hastanın ardından gidiyorsun...

Gaziantep'te 80 yaşındaki dedesini kaybettiği için 17 yaşındaki genç tarafından öldürülen Dr.Ersin Arslan'dan bahsediyorum. Henüz çok gençti, uzmanlığını yeni almıştı. Daha öğreneceği çok şey vardı. Ölüm galip geldi ve o gitti...

Sadece o mu öldü? Hayır. Onun ailesi, meslektaşları, onun geldiği yere gelmeyi hayal eden binlerce tıp öğrencisi, kendini korkusuzca hekimlere emanet eden yüz binlerce insan da öldü. Geleceğimize inancımız, mesleğimize saygımız öldü. Ben ve benim gibi birsürü tıp öğrencisi, okuduğumuz her satırda ileride rahat edeceğimize, toplumda saygınlık sahibi olacağımıza inanırken; görev yaptığı hastanede öldürülen bir doktor bütün ezberimizi bozdu, gözümüzü açtı. Sanki şimdiye kadarki emeklerimiz boşa gitmiş gibi bir his kapladı içimizi. ''Nereye gidiyoruz biz?'' dedik, durduk düşündük.

Başı sıkışınca ''doktor yok mu!'' diye haykıran insanoğlu nasıl olur da doktorun canını alır, birinin ölümünün intikamı başkası öldürülerek nasıl alınır anlam veremiyorum. Dünden beri gözlerim boş bakıyorum etrafa. Sadece şunu düşünüyorum. Doktorluk bu mu? Daha önce hiç görmediğin insanların hayatını kurtarmaya çalışırken, öldü diye gece gözlerine uyku girmezken kendi hayatından olmak mı?


Peki ya şimdi ne olacak? Biz belki birkaç gün, belki birkaç hafta sonra olanları zihnimizde bir yere gömecek ve hayatımıza devam edeceğiz. Fakat o doktorun iş arkadaşları, oğlunu doktor çıkardığı için alnı açık gezen annesi babası unutmayacak. Her gün bir kere daha ölecekler. O doktorun kariyerine harcadığı yılların belki onda biri kadar bile ceza almayacak onu öldüren, kim bilir...

İleride doktor olduğumda da ben yine bunu hatırlayacağım. Hastamı kaybetmekten, ölüme yenilmekten daha fazla korkacak, hastane koridorlarında daha tedirgin dolaşacağım.

Bize tıp fakültesine girdiğimizde ilk olarak şunu öğrettiler; primum non nocere. Yani, ''önce, zarar verme''.
Fakat artık şunu da öğretmeleri gerekiyor; ''Önce, zarar görme..''


Doktor Ersin Arslan'a Allah'tan rahmet, sevdiklerine de baş sağlığı ve sabır diliyorum...

Şu Dizi Setleri Benden Bile Müsrif

Şu devirde televizyonsuz durulmuyor. Durulsa bile internetsiz durulmuyor, hepimizin mutlaka ya tv'den ya internetten izlediği yerli yabancı diziler var. Her ne kadar kendimi dizinin heyecanına kaptırıp gitsem de, bilinçaltıma ittiğim bazı şeyler var dizilerle ilgili.

Yahu arkadaş bu ne savurganlık bu ne müsriflik, bu ne para paçamızdan akıyorculuk?
-Sinirlenince iPhone fırlatmalar

-Bir ucundan öbür ucunu göremeyeceğin masaya hazırlanmış mükellef kahvaltıdan iki zeytin bir kaşar yiyip kalkmak

-Bir cafede otururken önündeki dolu tabağa dokunmadan, içtiği kahveden bir yudum bile almadan sırf sinirlendi diye kalkıp gitmek. Bari kahveyi bitireydin.

-En lüks spor salonunda üyeliği olup bütüüün dizi boyunca bir kere falan uğramak(benim öyle yerde üyeliğim olsa kahvaltıyı bile orda yaparım da, ondan)

-Girilen lüks gece kulübünden sırf sevmediği biriyle karşılaştı diye beş dakika sonra çıkmak(arkadaşım o kulüplerin girişi kaça siz biliyor musunuz? bilmiyorsunuz tabii ki nerden bileceksiniz)

Bu ve bunun gibi aklıma gelmeyen daha bir sürü zarar ziyan, müsriflik. Beni bile geçtiler(babam burayı okuyunca ukala bir gülüş atacak kesin). Aç açıkta olsan, bi' dizi setine sız; hepimizden daha on numara idame ettirirsin hayatını vallahi.


8 Nisan 2012 Pazar

Zıt Kutuplar Birbirini Fizikte Çeker, Aşkta Çekmez

Tutturmuşlar bir zıt kutuplar birbirini çeker diye. Lisede gördük, deneyini de yaptık, kanıtladık. Fakat ben bu kanuna tam anlamıyla inanabilmiş değilim, en azından ilişkiler konusunda.

Bir insanla çift olacaksanız uyumlu olmanız ilk şart. Birbirinizi ne kadar seviyorsanız sevin, tabiri caizse ''ayrı dünyaların insanları'' iseniz, bir cacık olmaz o ilişkiden. Nasıl mı? Görelim...

Sen sevdiğini söylemeyi, belli etmeyi seviyorsun. El ele tutuşsak, milleti kıskandırsak diye fırsat kolluyorsun, o ise bunlara gerek duymuyor. Topluluk içerisinde öpmeye kalkıyorsun, geri çeviriyor, ufluyor pufluyor. E sen de rencide olup bozuk atıyorsun. Onunsa gerekçesi hep aynı: seni sevdiğimden şüphen mi var yoksa?

Sen iş çıkışı bile olsa sinemaya, alışverişe gideriz diye kafanda planlar yapıp onu arıyorsun. Hafta sonları arkadaşlarının tekliflerini geri çeviriyorsun ''hmm canım bilmiyorum ki belki xxx ile bir şeyler yaparız'' diye. O ise bütün hafta sonunu seninle battaniyeye sarılıp uyuyarak, evde sana portakal suyu sıkarak geçirmek istiyor. Evde kalsanız senin aklın dışarıda, dışarı çıksanız onun aklı evde. Kimse tam anlamıyla mutlu değil, herkes rol yapıyor.

Sen özel günlerde hatırlanmak istiyorsun. El ele tutuşma yıldönümüne bile önem veriyorsun. Sevgililer günü Amerika'nın oyunu bile olsa bir telefon, bir dal çiçek almak istiyorsun. O ise ''özel günler olmadan da yaşarız biz bu ilişkiyi'' diyor. Üşengeçliğinin, unutkanlığının arkasına sığınıyor işte böyle.

Sen ne yaşayacaksanız özel olsun, bir anlamı olsun istiyorsun. O ise paldır küldür yaşamak istiyor her şeyi. İkinci gün el ele tutuşup üçüncü gün öpmek istiyor. O aceleci, sen sindire sindire ilerlemek istiyorsun.

Bütün bunların sonunda ne mi oluyor? Küçük bir kıvılcımdan kocaman kavgalar çıkıyor. Birbirinizi delicesine seviyor olabilirsiniz evet ama ne dersen de, sevgi karın doyurmuyor...

31 Mart 2012 Cumartesi

Senin Gülümsemen Yeter

Erkek. Sabah kalkıyor, gömleği pantolonu giyiyor. Mükellef kahvaltıdan iki salatalık bir zeytin atıyor ağzına, işe gidiyor. Neden? Evin direği çünkü.

Kadın. Sen ne yapıyorsun? Sabah mutlaka ondan daha erken kalkıp kapıyı açıyorsun, buz gibi apartmanın kokusunu içine çekip ekmeği gazeteyi alıyorsun. Domatesi doğrarken elini kesiyorsun. Vakit kazanmak için yara bandı bile yapıştırmıyorsun. Emiyor, unutuyorsun. Acıya aldırmadan çocukların önlüklerini ütülüyorsun. Saçlarını örüyorsun. Sehpanın üzerinde toz görmüşsen hemen bezi kapıp temizliyorsun.

Bu arada o hala uyuyor. Sonra o da kalkıyor. Sen günkü ruh halin her nasılsa onu bir kenara bırakıp sırf onun gönlünü hoş tutmak adına gülümsüyorsun. Zaten asla kaybetmeyeceğin tek şey de bu. Gülümsemen. Seni tutup hayata bağlayan zincir bir halat gibi.

Sonra sen de, evi ''her an misafir gelebilirmiş gibi'' bırakıp işine gidiyorsun. İkiniz de toplantılara girip çıkıyorsunuz, ikinizin de sinirleri yıpranıyor. Sonra o eve geliyor. Kendini ayakkabılarla kanepeye atarken, sen okula uğrayıp çocukları alıyorsun. Dönerken marketten alışveriş yapıyorsun. Aklında da ne pişireceğin... Günün bir salisesini bile kendini düşünmeye ayıramamışsın, işin kötüsü bunun farkında bile değilsın. Öyle karışıksın.

Eve geliyorsun, çocukları banyoya sokuyor, giydiriyorsun. Bunları yaparken üzerinde döpiyesin, fuların var hala. Sonra mutfağa geçip yemek yapıyorsun, sofrayı kurup onu çağırıyorsun. O bütün yorgunluğuyla kanepeden kalkıyor. Ve işte... Sonunda sen de oturdun. Sonunda sen de karşına değil, önüne bakabildin. Kendi ellerini bugün ilk defa gördün belki de.

Yemek yiyorsunuz, sen tabakları makineye diziyorsun. Onlar yıkanırken çamaşırları asıyorsun. O da kanepeye geçip maçı açıyor. Sonra, ''ben çok yorgunum yatıyorum'' diyorsun. O maçını izlerken yanağına öpücük kondurup içeri gidiyorsun. Yarın yapılacaklar listesi hazırlıyorsun. Çocukların ödevlerine yardım ediyorsun. Dişleri fırçalandı mı kontrol ediyorsun ve hepsinin yorganını örttüğünden emin oluyorsun. Çiçekleri suluyorsun. Onun temiz çoraplarını eşleştirip çekmeceye yerleştiriyorsun. Ütülediğin yeni yıkanmış perdeleri asıyorsun yatak odasına. Bir iki iş görüşmesi yapıyor, maillerine bakıyorsun. Terden akmış makyajını ancak silebiliyor, kremini sürüyorsun. Pijamalarını giyiyor ve yatıyorsun.

90 dakika sonra maç bitiyor. O da ''haydi ben de yatayım'' deyip kalkıyor kanepeden, pijamasını giyiyor ve yatıyor. Yaptıklarının hepsi toplasan 2 dakika sürüyor.

İşte kadınla erkek arasındaki fark... O sadece para kazanıp, ailesini geçindirirken, güler yüzüyle hoş tutarken; sen evi sırtına almış götürüyorsun. Bir an bile doğrulmaya kalksan o ev sırtından düşecek. İşte bu yüzden hep yorgun, dimdik durmaya çalışsan da sırtındaki yükten duramıyorsun. Ama senin saçların ondan daha az beyazlıyor, belin ondan daha az tutuluyor. Çünkü hayata bağlandığın zincir halatın var senin, gülümsemen...

Unutma, o evin direği olabilir; ama onun dik durmasını sağlayan da etrafındaki çimento. Birleştirici, bütünleştirici. İşte o çimento, sensin.

27 Mart 2012 Salı

İlişkiniz Gayet Tıkırında mı, Haydi Gelin İçine Edelim

Güzel giden bir ilişki nasıl bozulur? İnsan sevdiğini nasıl çıldırtır? Her şey bir anda nasıl ters düz edilir? Görelim:

Hoşuna gitmeyen en ufak şeyden pürüz çıkar. Yemek yerken senin sevdiğin şaraptan içmeyip başkasını tercih etmişse ''hmm eski sevgilin bunu seviyordu o zaman, hmm'' diye laf sokuştur.

Hiçbir zaman gülme. Komedi filmlerinde bile ağla. İllallah getirtecek kadar salya sümük gez. 

Tahammülsüz ol. Ara, açmıyorsa bir daha, açmıyorsa bir daha... Sakın bakınca görür diye mesaj bırakmayı deneme. En az 25 cevapsız çağrı olsun o telefonda.

İnanma. Tuvaletteyim dese bile, evde annemlerle televizyon izliyorum dese bile. Fotoğraf iste, olmadı skype, olmadı kalk git yerinde gör.

Bugünde kalma. Ya sürekli geçmişe dönüp ettiğiniz kavgaları, yaptığı hataları hatırlat; ya da sürekli geleceğe bakarak ''biz ne olucaz? ciddi düşünüyor musun?''  yoklaması çek.

Üşen. Uyuşuk ol. Ne eve çağırıp makarna yap ona, ne de su isterse kalk ver. Her şeyi dışardan söylesin, kendi işini kendi yapsın.

Bile bile beklet. Randevu ver, 2,5 saat beklet. Tahammülü kalmayıp giderse de olay çıkart. Hemen konuyu ''sen artık beni sevmiyorsun''a getir.

Bunalt, haddinden fazlasını bekle. Ne söyleyeceksen en dolaylı yoldan söyle, seni anlamasını, kompleks düşünmesini bekle. Beceremezse de ''beni anlamıyorsun''a getir. Çileden çıkart. Ne yapacağını bilemesin, şaşırıp kalsın.

Baktın konuşmuyor, çok mu sessiz? Hemen ne düşündüğünü, ne hayal ettiğini sor. Seni düşünüyorum dese bile inanma, ya eski sevgilisini ya Beşiktaş'ın maçını düşünüyordur, ne olacaktı!

Akrabalarıyla iyi geçinme. Hep kendini onlarla kıyasla. Ağzından anne lafı duyduğunda ''ya annen ya ben'' ikilemi yarat, seçim yapmasını iste.,

Özel gün atlarsa kıyameti kopart. Özel günden kastım tabii ki doğum günü, sevgililer günü değil. Beraber Ortaköy'de ilk kumpir yiyişinizin bile yıldönümü var artık.

Arkadaşlarıyla irtibatı kesmeye gayret et. Erkek erkeğe dışarı çıkıcaz derse yüzünü düşür, hasta numarası yap, ağla zırla. Yeter ki çıkamasın, gerekirse kapıyı kilitle.

Farkındalık bekle. Git, rujunun bir ton koyusunu al, bir dahaki buluşmada onu sür. Ton farklılığını anlamazsa ''başka biri mi var?''a getir konuyu.

Hiç adetin olmasa bile al telefonunu kurcala. Gerekirse aç oyun oyna ama mesajlara bakıyorsun zannetsin. Güvenmediğin ortaya çıksın, delirsin.

Ve bitti. Ben yazarken yoruldum, sen de okurken yorulmuşsundur. İlişkini berbat etmek adına bu uzuuun listeyi uygulayacağına, bu listedekilerden uzak durup her şeyin tıkırında devam edişini izlemeyi denesene?

23 Mart 2012 Cuma

Merkez 4540: Bekarlık Sultanlıktır, Tamam.

Kadınız. Elbette ki hepimiz bizi sahiplenen, sabahları günaydın mesajıyla uyandırabilen, üstümüz açık kalınca örtecek kadar düşünceli olan bir insan olsun istiyoruz hayatımızda. Fakat her zaman her şey istediğimiz gibi olmuyor. Birini seviyoruz, karşılık alamıyoruz. Bizi seveni biz sevmiyoruz. Şu devirde uzun soluklu mutlu ilişkiyi yakalayanlar bir elin parmaklarını geçmez.

Durum buyken, elde avuçtakiyle mutlu olmak, hayatı her haliyle sevebilmek gerekiyor. Çift olmanın yanı sıra, bekarlığın da oldukça güzel tarafları var. Tabii ki ''ben bana yeterim'' deyip bir köşeye çekilmeli demiyorum, fakat sevgili bulacağım diye de kendini hırpalamanın alemi yok. İşte bekarlığın avantajları:

Fiziksel rahatlık: Her ne kadar bir kadın başkalarından önce kendine olan saygısı için bakımlı olmalıysa da, sevgilin olunca yüklendiğin sorumluluk kat kat artıyor. Rujum akmış mı, sivilcem çıkmış mı derken panik içinde yaşıyorsun. Gel gör ki sevgilin yoksa sal çayıra gitsin. Evin içinde sıfır makyaj volta at, ağdayla uğraşacağın 1 koca saati uykuya devret, istersen bırak saçların kırık kalsın. İster mini elbiseyle dışarı çık, ister aynı hırkayla üç gün geçir. Ne eleştiren var ne güzellik bekleyen.

Sorumsuzluk: Kimseye karşı sorumlu değilsin. Cep telefonunun şarjı bitmişse ertesi güne kadar takmaya üşenebilirsin. Evde bırakıp çıkabilirsin. Geceleri kız arkadaşlarınla istediğin gibi çıkabilirsin, ''vallahi kız kızaydık'' diye hesap vermek zorunda değilsin.

Seçim yapabilme özgürlüğü: Evi döşerken fikrini alman gereken biri yok. Akşam yemeğini seçerken ''hmm acaba karnıbahar sever mi'' diye düşünmene de... İstersen koca bir günü hamburger yiyerek geçir, muhalefet eden kimse yok.

Evde rahatlık: Yatağın tamamı senin. Yorganı kimse çekiştirmiyor. İstersen pazar günü akşama kadar döne döne uyu. Kumanda da sana ait. En sevdiğin diziyi maçın devre arasına sıkıştırmak zorunda değilsin.

Karşı cinsle iletişim özgürlüğü: Gece dışarı çıktığında istediğin erkekle göz teması kurabilirsin. Dilediğin kişiyi rahat rahat Facebook'a ekleyebilirsin. Şifren istenip mesaj kutun didiklenmiyor çünkü. Chat'te, twitte hareket serbest! ''ıı şey, ben yazmadım kuzenim yazmış'' numaralarına ihtiyaç yok!

Uzun lafın kısası sevgili hemcinslerim, kendimizi sevmemiz, mutlu olmamız için hayatımızda bir karşı cins olması şart değil. Hayatın tadını kalbimizi kaptırmadan da çıkarabiliriz. Şimdi sevgilisi olanlar gitsin arasın, olmayanlar da kalksın çay koysun kız kıza dedikoduya geliyorum:)

20 Mart 2012 Salı

Zaten Dünyadaki Tek Erkek Senin Sevgilin

Kadın milleti olarak sahiplenmeyi severiz. Ne de olsa anne olma vasfı bize bahşedilmiş. Doğuştan bir anaçlık var hepimizde. Koruruz kollarız, sevdiğimizi paylaşmayı pek sevmeyiz.

Fakat bazı hemcinslerim bu sahiplenme olayını fazlasıyla abartıyor. Bu neden kaynaklanır? Partnerine güvenmemekten mi, yoksa az biraz özgüven eksikliğinden mi bilinmez...

Dün otobüse bindim, akbilimi de bastım arkalara doğru bakına bakına ilerliyorum. E etrafı da süzüyorum haliyle. Kızın birine takıldı gözüm. Allahım yanında oturan sevgilisine ani bir hareketle sarılmalar, paldır küldür öpüşmeler falan. Belediye otobüsünde? Ve benim gözümün içine içine bakarak. Ortam zaten sıkış tıkış, seninki başladı adamı sarıp sarmalamaya. Tam yeri tam zamanı canım şu hareketlerin evet. Sanki ben otobüse senin adamı tavlamaya bindim. Bütün yaşama amacım o. Hatta sırf biraz daha göreyim diye onunla aynı durakta ineceğim. İşte o hanfendi tam bu kafalardaydı.

Şimdi siz bunu nasıl yorumlarsınız?
1-Kızın sevgilisinin gözü çok mu dışarda? Daha önceden sabıkalı mı?
2-Ben mi şen dul görünümüne sahibim? İzdivaç'tan çıkmış eve dönüyor gibi bir halim mi var?
3-Kızın kendine hiç güveni mi yok?

Bence üçüncü maddede tam da üzerine bastım konunun. Bunun sebebi tamamen özgüven eksikliği. Sen erkek arkadaşını duygusal açıdan tatmin edemiyorsan, seninle ilgili bir sorunu olduğunda dinlemeyip sadece daha çok sarılmakla yetiniyorsan, her an ''ya başkasına giderse'' korkusuyla yaşamaya mahkumsun ömür boyu. Halbuki sevgilinin seninle mutlu olduğuna inansan, zor durumlarda bile anlayış göstersen bunlar olmayacak. ''Benim sevgilimin gözü benden başkasını görmez'' deyip çevireceksin kafanı cam tarafına. Böyle komik durumlara da düşmeyeceksin.

Kaldı ki sadece bu örnekteki kız değil, kadın milletinin çoğunda bu konu hastalığa dönüşmüş durumda. Sevgilisi ister Hugh Grant olsun, ister İbrahim Üzülmez. Sanki dünyada tek bir erkek kalmış, o da onun sevgilisiymiş gibi tavırlara giriyorlar. Yanındaki erkeklere günaydın desek adımızı kırıtığa çıkartıyorlar. Toptan herkesle selamı sabahı keselim o zaman. Evet canım evet, oldu..

Ben ne mi yaptım? Kendimi koca avcısı gibi hissettirmesine rağmen, hiçbir şey. Sadece kafamı çevirdim yoluma devam ettim. Binde kaç ihtimal bilmiyorum ama, umarım bu tip insanlar bu yazıyı okumuş ve hem kendine, hem de başta sevgilisi olmak üzere çevresindeki tüm insanlara daha fazla güvenmeyi öğrenmeye karar vermişlerdir...