29 Aralık 2011 Perşembe

Tumblr Hedesi

''Tumblr kızı'' diye bir şey var. Çok yaygın, herkesin dilinde. Bu laf ilk çıktığında ben de tumblr kullanıyordum. Yani hala kullanıyorum ama yazılarımı da oraya yazıyordum o zamanlar. Sonra bu tumblr kızı lafı çıktı. İnsanları kategorize etmeyin de bık bık bık konuştum bayağı. Lan dedim dur bi bakayım ben de şu dedikleri tiplere, aga hakikaten böyle bir kitle varmış ya. Hepsi birbirinin kopyası mübarek. Yanılmıyorsam hepsinin ortak özelliği şunlar;

-Yazılar fotoğraf ağırlıklı. Hatta yazıyı fotoğrafla zenginleştirmek yerine, bir fotoğraf seçip onun altına bir şeyler karalıyorsunuz.

-Fotoğrafları 4 kategoriye ayırdım kendimce; cam kenarına oturup derbeder bir halde sigara içen kız, afedersin kıçı başı yaymış don atlet meydanda yatak pozu veren kız, homoseksüel fotoğraflar(genellikle lezbiyen içerikli), arada bir de olsa kendi fotoğraflarınız. O da güzelseniz tabii, orada önemli olan genellikle yazılanlar değil gözükenler çünkü.

-Mutlaka bir sigara muhabbeti geçiyor. Yahu arkadaş amma meraklıymışınız tütün işlerine. Kültablası, izmarit, duman eksik olmuyor postlarında. Çok matah şey sanki. Üstelik buna özenenler genelde 18-19 yaşında gençlersiniz.

-Seksüel ögelere fazla önem veriyorsunuz. Niye? Çünkü insanlar ona tav oluyor. Aslında zekice. Fakat ucuz. Ne demişler; sex sells. İyi taktik yani, internetteki kitle pek seçilmiş olmadığından iki bacak bir popoya peşinden geliyorlar hemen.

-Muhabbetler genelde ''annem babam yine kavga etti, ben odada tek başıma ağlıyorum'' falan gibi cümlelerle acındırma üzerine kurulu. Küfür asla eksik olmuyor. ''ben büyüdüm, oldum'' imajı vermiyor arkadaşlar küfür. Şunu artık öğrenseniz çok güzel olacak. Tam tersi benim birçok erkek arkadaşım böyle galiz küfürler eden kızlara it kopuk gözüyle bakıyorlar. Tahmin edildiği kadar hoş bulunmuyor yani kusura bakmayın.

-Ha bir de şu var, sizin tumblrınızda seksi kız resimleri gören bir erkeğin ''vayy be bu kız tam benlik'' diye iç geçirdiğini falan zannetmiyorum. Tam tersine ayağa düşmüş görünüyorsunuz.

-Followers widget'ı en baş köşeye oturtulmuş durumda. Çünkü yazdıklarınızı kaç kişinin okuduğuna haddinden fazla önem veriyorsunuz. Bir yazının onlarca kere linkini paylaşmak bir süre sonra insanı bayıyor. Okuyucunun fazla ayağını alıştırmamak lazım bence, ki kendisi isteyip gelebilsin senin sayfana, sen ne zaman istersen değil.

-Ve son olarak da çoğunuz orada gözükmeye çalıştığınız gibi insanlar değilsiniz. Hele ki bazılarınızın sayfalarında sahtelik paçalarınızdan akıyor.

Bunlar benim kendime göre yaptığım tespitler. Ha tumblr'da çok iyi yazanları gördüm mü? Tabii ki gördüm. Onları Allah başımızdan eksik etmesin de, her gün girelim okuyalım haklarıdır. Ama bu bahsettiğim kitle bana hiç de samimi gelmiyor. Yani tumblr hazır tema sunmasa uğraşıp tasarım yaptırıp bir blog açmaya üşenecek insanlar. O yüzden fazla ciddiye almayın o kitleyi derim.

25 Aralık 2011 Pazar

Anneye Babaya Sevgiliye Ne Alınır

Hep kendi yılbaşı isteklerimden bahsettim şu aralar. E hediye almak kadar vermek de önemli. Hala hediye seçememiş genç kızlarımız varsa bu yazı umarım yardımcı olur.

Kendim de nihayetinde öğrenci olduğumdan mütevellit ööyle çok pahali şeyler öneremem. Ben hediyenin pahalısını değil orijinalini, az bulunurunu severim zaten. Gidip de sevgilim bana Ugg alsa kafasına atarım mesela. Tama ucuz bir şey değil ama artık epey bir bayağı yani. O yüzden sıradışı bir şeyler bulmak en iyisi.

Sevgilime ne alayım diyorsanız, parfüm saat gömlek gibi şeyler bence artık çok klişe. Nihayetinde aynı şeyleri babanıza da alabiliyorsunuz. E ikisinin birbirinden bir farkı olması lazım bence. Ne bileyim şöyle yolda giderken sürekli kulağında olacak bir kulaklık alabilirsiniz. Kulaklıkta favorimin Zumreed olduğunu dünya alem öğrendi artık:P Ya da illa almak da gerekmez, bir atkı bere ne bileyim bir şeyi kendiniz örebilirsiniz. El emeği göz nuru bir hediyenin yerini hiçbir şeyler tutamaz benim nazarımda. Hem kar kış da geldi, her taktığında sizin kokunuzu duysun, sizi hatırlasın falan, ohh mis!

Annenize sakın gidip anti aging krem falan almaya kalkmayın:D Eğer çalışan biriyse onun hayatını kolaylaştıracak bir mutfak aleti gibi bir şey güzel olur bence. 

Babanıza da güzel şık bir kahve fincanı, ya da kol düğmesi alabilirsiniz. Benim hiç kullanmayacak olmama rağmen kol düğmelerine zaafım var, bence güzel seçildiğinde oldukça asil duruyorlar.

Arkadaşlar da en önemlilerden biri. Çünkü birsürüler o yüzden fazla açılmadan bir şeyler bulmak gerekiyor. Bence momiji bebekler hem çok orijinal, hem de sürüyle çeşidi olduğu için pişti olma gibi bir durum yaşamazsınız:) Hem de içlerine notunuzu sıkıştırabilirsiniz.

Tabii ne alıyorsanız alın, içine güzel, içten bir şeyler yazmayı unutmayın. Ve tabii ki güzel de bir paket olmalı. Hediye önemli olduğu kadar, sunumu da önemlidir:) İyi seneleeer!

23 Aralık 2011 Cuma

Hayat Dediğin Paylaşınca Çoğalıyor, Sen Kalkmış Yalnızlıktan Bahsediyorsun

Hayatında her şey ol, herkes ol ama hiçbir zaman yalnız olma. Yalnızlık havalı gelir, hoş gelir ama boştur. Kafayı dinlerim rahat ederim dersin ama bir süre sonra kafanda dinleyecek bir şey de kalmaz. Paylaşamıyorsundur çünkü. Yanında olacak bir nefes kafana yeni şeyler dolduracak ki sen de dinleyebilesin.

Hayat tek başına dolduramayacağın kadar uzun. Her zaman yanında bir ses, bir soluk olsun. Birileri yanında ağzından karbondioksit salabilsin atmosfere. Havayı kirletecekseniz bile birlikte kirletin.

Şimdi içinden geçiriyorsun, yanımda insan olmazsa televizyon var, kitap var, müzik var diye. Evet varlar. Ama yanında değiller aslında. Televizyonun bir kablosu yansa sönecek, kitabın bir rüzgar esse kapağı kapanacak, teybin şarjı bitse müzik de bitecek. Ama insan öyle mi? Yanındakini tek tuşa basıp susturabilir misin? Hayır. Şu saatte konuşacaksın, şunları söyleyeceksin diye onu programlayabilir misin? Hayır. İşte bu yüzden sen istemediğin anlarda bile konuşabilecek, yeri geldiğinde seni bunaltacak, bazen de yanlış yola girmişsen seni zorla tutup çekecek biri lazım, bir can lazım yanına. Her şeyin senin istediğin gibi olmayacağını, elindeki kumandayla hayatını kumanda edemeyeceğini anlatacak bir can.

Sen hiç yalnız yemek yedin mi? Ben yedim. Yemez olaydım diyorum her seferinde. Zorum neydi hala hatırlamıyorum, yemek yemek sonuna kadar işteş bir eylem olmalı bana göre. Sen çatalı bıçağı bırakıp çiğnemeye koyulmuşken, karşındakinin çatal bıçak seslerini duyup tekrar acıkmalısın. Babaannenin ''yemekte konuşulmaz'' kuralını birlikte bozmalısınız.

Hayat o kadar karşılıklı ki, doğarken aldığın ilk nefesi bile ölürken geri veriyorsun düşünsene. Ne kadar veririsen o kadar alıyorsun. Yanında birileri olmalı ki hayatını paylaşacağın, verip alacağın; belki ondan bir yeni kelime öğrenirsin. Belki yeni bir renk katar rutinlerine.

İşte sırf bu yüzden asla yalnız yemek yeme, konuşmayı unutacak kadar yalnız kalma, yalnız yaşama. Hayatta her şey ol, herkes ol ama asla yalnız olma.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Seçim Yapmak mi? Hiç Bana Göre Değil

Seçim yapamayan biriyim. İş seçmeye, karar vermeye gelince o turbo hızımdan eser kalmıyor. Onu mu yapsam bunu mu yapsam, kem küm kem küm. Bir dış ses ''ee yap ulan birini işte'' demeden karar veremiyorum. Birinin illa sıkıştırması lazım.

İnsanoğluna bir seçim yapması için fazla müddet vermemek lazım. İşleri birbirine bulaştırabiliyor. Daima ilk yaptığım seçimin doğru olduğunu anlıyorum hep. Sonradan değiştirirsen o işten hayır gelmiyor. Öss'de de öyle değil miydi? Benim öyleydi. Sonradan kafayı takıp en az 150 kere şık değiştirmişimdir, 140'ı da yanlış çıkmıştır. Genellikle ilk verilen cevap doğrudur, diyeceğim o ki bir karar verirken üzerinde haddinden fazla tur atmamak gerekiyor.

Dilemmayı abarttığımda çok kızıyorum kendime. Bir kulaklık alıcam mesela, pembe mi alsam mavi mi diye teknosa'da 1,5 saatimi geçirmişliğim var. Al ulan birini işte! Pembeyi alırsam mavi dövmez merak etme.

Mesela bunun bir başka türevini de şöyle uygulayıp hayatımın içine etmişliğim vardır; bir gün okuldan çıkıyorum. Saat bilmem kaçı çeyrek geçiyor. Otobüs 40 geçe geçecek. Önümden tramvaylar dolmuşlar geçiyor binmiyorum. Bekliyorum bekliyorum (nasıl bir kararlı olduğumu zannediyorsa meymenetsiz ruhum). Sonra saat buçuk oluyor, ahanda 10 dakika kaldı. Beklemekten yorulup dolmuşa biniyorum. Halbuki bindiğim dolmuş 15 dakika önce de geçmişti önümden ama binmemiştim. O arada beklediğim 15 dakika ne? Kayıp. Neden? Tamamen benim yüzümden. İşte bu ve bunun gibi saçmalıklar, hezeyanlar ve daha birçokları.

20 yıldır yaşıyorum. Senin annene, benim babama, hocama göre az bir süre belki. Ama bana göre çok bile bir süre. Hatalarımdan ders çıkarıp önüme onlarsız devam etme kararını alabildiğime göre bence çok çok uzun bir süre. Sahip olduğum naçizane hayat tecrübesinden ötürü derim ki sakın bir şeye karar verirken  haddinden fazla düşünme. Dolmuşa mı bineceksin? Şimdi ona binsem boş yer vardır otururum ama inince eve yürümem gerekir, otobüse binsem oturamam ama evin önünde inerim cart curt vıdı vıdı. Bırak bunların hepsini, o an gözüne hangisi güzel gözüküyorsa ona bin. Otobüsün rengini mi sevdin, ona bin o zaman. Altı üstü eve gideceksin, gören zanneder ki sırattan geçiyorsun. Eziyet haline getirme, tabiri caizse ''yüreğinin sesini dinle'', içinden geçen neyse onu yap. Çünkü içinden geçeni yapmadığın zaman içinden türlü türlü pişmanlıklar geçiyor şu nankör hayatta.

20 Aralık 2011 Salı

Sorumlu Blog Van'ı Unutmadı

Bir felaket olur. Ortalık yerle bir olur. İnsanlar ölür, hayatta kalanlar üzülür. Zaman geçer hepsi unutulur. Fakat acısı tüm tazeliğiyle içinde olanlar unutmaz, unutulsun istemez. Hatırlanmak ister.

Van depremi... Ne kayıplar verdik, ne gözyaşları döktük. Sonra ne oldu, birçokları her kötü olay gibi onu da bir zaman sonra unuttu. Ama biz unutmadık, Sorumlu Blog söz verdiği gibi Van'da yaşayan insanların her zaman yanında olacak.

Hepimiz 2012'ye gülerek eğlenerek giriyorken onlar kaybettikleri evlatlarının, yakınlarının acılarıyla yeni bir yılı karşılamasın, verdikleri kayıplardan bir nebze uzaklaşsın, yepyeni bir sayfayı dayanıklı ve sağlam binalarda açsınlar diye 2012'ye girerken onların hayatlarını bir nebze kolaylaştırmak öncelikli amacımız.



Sorumlu Blog gönüllülerinden Deniz Eslek ve Berkant Akarcan'ın afet bölgesiyle temasları doğrultusunda hayatını Van'da idame ettirmekte olan insanların en temel ihtiyaçları hakkında bilgi edindik. Çıkardığımız sonuca göre, Van Erciş Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'nün önderliğinde Van'da yapılacaklar paralelinde 4 adet yardım paketi hazırlandı;

-Kreş Paketi: 1 tanesinin bedeli 6139.64 TL


-Psikolojik Görüşme Odası Paketi: 1 tanesinin bedeli 3085,43 TL


-Eğitim ve Uygulama Sınıfı Paketi: 1 tanesinin bedeli 9362,17 TL


-Okuma ve Etüt Merkezi Paketi : 1 tanesinin bedeli 9362,17 TL


(Paketlerin tutarlarına teslimat dahildir, Office 1 Superstore tarafından kar amacı güdülmeden fiyatlandırılmıştır.)

Peki ben bu paketlere nasıl katılabilirim diyorsanız;

-Bu paketlerden birini/birkaçını sağlayabilecek firmalarla gerek sosyal medya, gerekse kendi kişisel bağlantılarınız aracılığıyla iletişim kurarak,

-Tek başınıza/tanıdıklarınızla aranızda toplayarak (elinizden hangi türlüsi geliyorsa) bu paketlerden birinin/birkaçının tutarını toplayarak,
Van'da yapılacak kreş veya eğitim merkezlerinden birine katkıda bulunabilirsiniz.

Paketlerin kimler tarafından karşılandığı, Sorumlu Blog resmi web sitesinde isim/rumuz ile beraber açıklanacaktır. Ayrıca, bağışlarınızın yerine ulaşıp ulaşmadığı konusundaki hassasiyetinize gösterdiğimiz saygıdan ötürü , paketlerin ulaştığı/kurulduğu yerlerde tarafımızdan fotoğraflandırılması mümkün olacaktır.

Unutmayın, sadece 1 paket; sevinecek binlerce insan, gülecek binlerce yüz demek...
Son olarak, Twitter'da #yeniyildaVAN hashtag'i altında düşüncelerinizi yazmayı unutmayın, Van'ı unutanlara hep birlikte hatırlatalım!

Ayrıntılı bilgi için; http://sorumlublog.com/?p=337
İletişim için; sorumlublog@gmail.com

17 Aralık 2011 Cumartesi

2012 ''vişlist''


Yılbaşı sebebiyle herkeşler wishlist hazırlamaya başladı bir nevi subliminal mesaj veriyorlar:p Ben eksik kalır mıyım sizce? Cevap vermeye bile gerenk yok. Bu wishlist olayı biraz blog sana söylüyorum baba sen anla oldu ama napalım artık (babaaağğ okuyosan üç kere vur babaağ).


Şimdi neler istiyorum anlatayım ben size. Aslında istek dediğin saymakla bitmez ama şu sıralar en çok keşke olsa dediğim şeyleri konuşlandırdım resme. Yani sayfaya sığsa 30-40 tane attırırım bakmayın:)
1-Burberry eldiven istiyorum. Evet biliyorum çok uçuk fiyatlı ama hayal kurmak bedava sonuçta. Hem niye okuyoruz yani ileride kısmet olur inşallah:p
2-Bobbi Brown denen lanetin bütün ürünlerini istiyorum neredeyse. Elime 2-3 yane tester'ı geçti, yok böyle güzellik. Bayıldım hepsine, göz kalemlerinden başlayabilirim bence toplamaya:)
3-Angel favori parfümümdür her zaman. Şu sıralar Burberry Weekend kullansam da Angel'ın yeri ayrı. Her ne kadar biraz ağır ve yoğun bir koku olsa da kokusu üzerinize bir yapıştımı mezara kadar geliyor neredeyse tövbe estafurullah. Angel candır yani (bilog sana söylüyorum anne sen anla)
4-Şu pofuduk ev botlarından istiyorum pembe pembe, oh mis. Benim gibi terliği zorla giyen insanlar için ideal bunlar, ayağından kolay kolay çıkaramıyorsun. Penti'den aldıydım bi tane çok adi çıktı, altındaki süngeri yıprandı hemen. Terlik gibi şeylerde Twiggy'den şaşmayacaksın. Bunu kimseden istemiyorum gitmeye üşenmesem kalkar ben de alırım:)
5-Miu miu'nun çantalarına ezelden beri tutkunum. Hani öyle gece resmini öptüm de yattım dozunda değil hiçbir zaman ama çok hoşuma gidiyor. Bunu da babamdan isteyecek kadar kafayı yemediğimden mütevellit bir kaç sene daha wishlist'te duracak gibi gözüküyor:)
6-Dı-nı-nı-nım! Tam ortaya kabak gibi koydum koskoca Bentley'i. Nasıl haşmetli duruyor yavrum benim. Henüz yeni öğrendim araba kullanmayı trafikte acemi sürücü tabelasıyla turluyorum ama koskoca arabayı istemekten de çekinmiyorum farkındaysanız:p
7-Jane Iredale'ın rimelini istiyorum. Elimde bir tane var zaten gıdım gıdım kullanıyorum ben ki müsrifliğin dibine vururum yüzüm söz konusu olunca, fazla üçe beşe bakmam ama bu bitmesin diye canım çıkıyor. Çok korkuyorum dibini görücem diye. Hani biri alsa bi yedeğini getirse de ben de şu azaptan kurtulsam 
(bilog sana söylüyorum abla sen anla)
8-Polaroid fotoğraf makinesi istiyorum. Bunu 2012 içerisinde gerçekten alacağıma inanıyorum ama. Şu tabletimin taksitlerini atlattığım an bunu araştırmaya başlıcam. Böyle çekicem çekicem çıkarıcam dağıtıcam insanlara fötöleri.
9-Swatch'ın şu saatine ölürüm biterim oldu bitti. Ama plastik kayışlı şeye o para verilmez diye her seferinde biri caydırıyor beni almaktan. Bir ben ikna olamadım yani hala fiyatını hakettiğini düşünüyorum. Ama rengi çokzel, pembe pembe. Toz pembe hayaller vardı pembesi gitti tozu kaldı olmaz inşallah:)
10-Zumreed kulaklık istiyorum. Aldığım duyumlara göre o kadar rahat ve kalitelilermiş ki henüz memnun kalmayan birine rastlamadım. Bu da en kısa zamanda sahip olmak istediklerimden. Bu arada siz de edinmek isterseniz Türkiye distribütörü By Wonderland. 
11-Momiji'yi unutur muyum! Evde bir tane Momiji bebeğim var, Eve. Böyle elinde kitabıyla beni izliyor masamda oturup ben ders çalışırken:) Hem Coco Chanel hayranlığımdan ötürü hem de Eve'e arkadaş olsun diye bu bebeği istiyorum. Oy yerim!
12-Inglot'un bu far paletinden istiyorum. Çok severim kahverengi farı ama benimki bitmek üzere artık, yazın Boyner'de test edip onaylamış, listeye eklemiştim. Hala fırsatım olmadı almaya. En kısa zamanda edinmeyi planlıyorum.
13-Body Shop'un çilekli vücut yağından istiyorum. Bu da İstanbul'a kalanlardan. Kullandığım bitmek üzere, çok güzel nemlendiriyor ve Body Shop'ın güzel kokan ender ürünlerinden, tavsiye ederim!


Vallahi aklıma gelenler bunlar, tabii ki hayattan tek isteğim bunlar değil. Her şeyden önce sağlık, huzur ve güzel bir kariyer istiyorum. Yeni ülkeler gezmek, kültürler tanımak, diller öğrenmek istiyorum fakat onlar böyle resmi atılacak kadar basit şeyler değil. Zamanla olacak, birçoğu da parayla asla alınamayacak şeyler. Bir de Beşiktaş şu dandirik ligde bişeyler yapabilsin istiyorum. Her ne kadar play off'tu şikeydi, deplasman yasağıydı derken ligden soğusam da şampiyonluk güzeldir, kutlaması en güzeldir!

Hisli defteri tabii ki unutmadım. Blogun da bissürü bissürü okuyanı olsun istiyorum. Zaten benim izleyicim bana yetiyor çok şükür kendi yağımda kavruluyorum, çok coşmaya gerek yok ama aldığım geri dönüşler beni çok mutlu ediyor. İnsanlar okusun okusun sonra mailler atsın sorular sorsun, güzel şeyler söylesin istiyorum. Gülmek istiyorum yani. Umarım hep birlikte güleriz, umarım en güzel yılımız olur 2012!

Yılbaşı Hedeleri

Beni yeni yıl heyecanı sardı çok feci. Bugün çıkayım eşe dosta hediye bakayım, hem de iki rekat gezeyim dedim. Buranın çarşısı pek yetmiyor ama olduğu kadan artık. Bayağıdır da sınav mınav derkene gezemediydim. Anaam o ne kalabalık öyle be. Duyan gelmiş duyan gelmiş. Bir de bunların hepsi alışveriş yapsa tamam da, şu yol kenarında sigara tüttürüp piyasa yapan kekomançilere sinir oluyorum. İşleri güçleri gelene geçene laf atalım, boy pos neyin süzelim, gırgır şamata yapalım. Bütün günü böyle geçiriyor herifler. Allah akıl fikir, daha doğrusu iş güç versin.

Penti'ye girdik, girer girmez karşımızda rengarenk bir ağaç! Kurdele neyin koymuşlar renk renk böyle bağlıyosun dilek diliyosun falan. Acayip hoşuma gitti. Ki ben bırak kurdele bağlamayı, hayatımda burç yorumu okumamış insanım pek inanmam öyle işlere ama dayanamadım mavi renk bağladım bi' tane. Bağladıktan sonra öğrendim sağlık demek oluyormuş mavi renk. Bilseydim de yine maviyi bağlardım, her işin başı sağlık ne de olsa.

Sonra parfümeriye girdim. Yaklaşık 10 gündür köpük allık arıyorum. Toz olanlar 2 dakikada uçup gidiyor suratımdan. İstanbul'da olsam Boyner'de zibilyon çeşit bulurdum ama Samsun'da sadece Maybelline'inkine rastladım bunca zamandır. Onun da rengini beğenmedim, yani yine allıksızım a dostlar.Ama Nars'ın vardı galiba yanlış hatırlamıyorsam, onda acayip gözüm kaldı İstanbul'a gidince soruşturucam.

Ya parfümeri demişken, girip iki reyon gezeyim diyorsun, tezgahtarların sana potansiyel eli uzun muamelesi, yapması yok mu çileden çıkıyorum. Şimdiye kadar hep dilimin ucuna geldi sustum ama yakında patlıcam birine ''merak etme üç kuruşluk malını yürütmem'' diye çıkışıcam o olacak. İnsanda ne alışveriş zevki bırakıyorlar ne bişey. Tester denemek istesen de bi afralar tafralar. Hee oldu canım o testerlar zaten sen sabah makyajsız gelip beleşe boyan diye kondu ya oraya. Kendileri sömürmekten bir hal olmuşlar bedava diye, suratlarına sürdükleriyle binaya iki kat astar çekerim o derece. Daha da parfümeriye falan zor giderim yani, zaten kazık yemekten öldük öldük dirildik. İnternetten alıcam ne alıcaksam. İnsan istemiyorum firmayla aramda.

Bu arada By Wonderland'den seçtiğim hediyeler de sahiplerine üçer beşer ulaşmaya başlamış. Bir güzel geri dönüş mailleri alıyorum, ruh halimin en tırt olduğu zamanlarda bile yüzümü nasıl güldürüyor anlatamam. İnsanların ilk yılbaşı oldu haliyle bu seneki. Çam sakızı çoban arkamağı hepsi çok beğenmiş sağolsunlar. Bu işi çok sevdim ben, hem güzel insanlar tanıdım, hem oturduğum yerden insanları sevindirdim, daha yeniyıla çok var belki bir çekiliş daha yapabilirim takipte kalın:)

He unutmadan, ben hala aileme arkadaşlarıma hediyelerini alamadım ama şimdiden hediye yollayıp beni utandıran Bonvagona, Penti'ye, Clinique'e, Dr.Hauschka'ya da canı gönülden teşekkür ederim. Nasıl sevindirdiniz anlatamam. Sağ olun var olun, müşteriniz bol olsun inşallah:)

12 Aralık 2011 Pazartesi

Televizyonun Ahı Gitmiş Vahı Kalmış Sayın Seyirciler

Televizyonu severim ben. Çocukluğumuz o kutuya bakarak geçti nihayetinde. Şu sıralar içeriği pek hoşuma gitmese de, televizyon evin içinde bir sestir, bir arkadaştır bana göre. Türk halkının da en büyük eğlencesi, zaman öldürücüsüdür.

Okuldur sınavlardır derken uzun süredir uzağım televizyondan. Hani ortaokul anketlerinde boş zamanlarınızı nasıl geçirirsiniz sorularına ''müzik dinlerim, kitap okurum, nette gezinirim'' gibi klişe cevaplar verilir, asla televizyon izlerim denmez ya; benim hayatım hakikaten öyle şu sıralar. Televizyonun kumandasını zor buldum öyle diyeyim yani.

Dizilere bir göz atayım dedim. Tee Öss'ye hazırlanırken dersaneden döndüğüm saatte başlayan Deniz Yıldızı vardı. Yemek yerken göz ucuyla bakardım. Hala devam ediyormuş. Dizi gençlik dizisiydi, ama şimdi fatmagülün öbgz'nin küçük sırların karışımı antipatik bir şey olmuş. Yani gereksiz uzatan senarist kurbanlarının arasına katılmış.

Yetenek Sizsiniz'e baktım. Çıkan 5 tipten 3'ü kaçık arkadaş! Adam gelmiş oraya, silifkenin yoğurdunu acapella söyleyerek tur atlayacağını zannediyor. Vallahi o herif akrabam olsa bir hafta sokağa çıkmam. Bu insanların ne tip sıkıntıları, nasıl bir kafa yapıları var, ne biçim bir inanmışlar da oraya gelmişler? bunları düşünmekten izleyemedim programı. Sergen desen ayrı bir olay zaten. Geçen sene Ali Taran vardı. Adam reklamcı, kafası bir ayrı çalışıyor, esprili de. Ona eyvallah. Ama Sergen ne abi? Tamam Beşiktaş'ta oynarken canımız ciğerimizdi ama futbol ve atyarışından başka bir şeyden anladığını zannetmiyorum. Oraya gelen her yarışmacı da top sektirmediğine göre Sergen'in orada ne işi var? Televizyon çakalı Acun'a yakıştıramadım bu yanlış seçimi. Hani şirketine akrabalarını döşeyenler vardır ya, onlara dönmüş iyice. Ben olsam o kadar dans eden, jimnastik yapan yarışmacı varken oraya danstan anlayan birini koyardım.

Hülya Avşar'ın da müzikten öyle ahım şahım anladığını düşünmüyorum ama o kadın bir renk katıyor programa. Kameranın istediğini vermeyi biliyor. O iyi yani orda. Lazım o programa.

Şimdi bir de asıl sevmediğim insanı, Acun'u eleştirirsem ''öhhh artık yapımcıyı da mı beğenmiyorsun?'' dersiniz diye ona bir şey demiyorum. Espri yeteneği yok, aksanı berbat falan ama acayip güzel format seçiyor adam. Ne yapsa izletiyor. Show'u ayakta tutuyor tek başına. Helal yani.

Sonra Bir Çocuk Sevdim diye bir şey gördüm. Bak bunu daha önce hiç duymamıştım. Twitter'da da lafı edilmiyor demek ki pek matah bir şey değil önyargısıyla izlemeye başladım. Abbaaav o ne la öyle? Dizide 3 kız 3 erkek var ya mesela, herkes birbirine yazılmış arkadaş. Kimin eli kimin cebi durumları yani. Çocuk, kızı görüp beğeniyor, telefon numarasını veriyor. Kız ağırdan satıyor falan. Şimdi siz de benim yerimde olsanız ''he tamam kızın gönlü yok'' dersiniz değil mi? Bunlar aynı günün akşamı birlikte oldular lan. Vayynasını dedim. Yalancı dünya. Ahlak namus kalmamış piii! Tamam bildim bileli yatak sahnesi var dizilerde ama tanıştığı gün yatanı da ilk defa gördüm. Ben epey kopukmuşum galiba dizi ortamlarından.

Ya bir de farkına vardığım bir şey var, önce fatmagül sonra iffet. Tecavüz hadisesini fazla mı malzeme ettiler ne? Hiç hoş değil bu durum. Şimdi 26 tane soysuzun tecavüz ettiği kızı düşünsenize televizyonu her açtığında yaşadıkları gelmez mi aklına? İnsan yaşamı bütün şeffaflığıyla aktarılıyor ve bu benim hiç hoşuma gitmiyor. Tamam Türk halkı sever öyle tecavüzdü kavgaydı, reyting getirisi var diye bunları yayınlamak ne kadar etik bilinmez. Ben yüzyıl 21 de olsa, 35 de olsa mahremiyetin korunması taraftarıyım.

Yani zevkime göre izleyecek hiçbir şey bulamadım. Yine kaldık ntv spora, lig tv'ye. Diziler bu halde olunca gel de maç seyretme, açar özetleri izlerim, hem de iki eli yüzü düzgün adam görürüm gözüm gönlüm açılır. Ay lev fitbol!


10 Aralık 2011 Cumartesi

Merkez 4540: İyiyim, tamam.

Uzuun süredir yazmadım, ne yalan söyleyeyim ihmal ettim bilogceğizi. En son toplu taşıma hadisesini masaya yatırmıştım, o gün bugündür otobüste hep yer buluyorum valla. Siz siz olun, sevmediğiniz varsa eleştirin yani, evrene pozitif mesajdı carttı curttu olmuyor öyle.

Şimdi diyeceksiniz neden yazmadın? Keyfimden değil elbet. Benim buraya yazdığım yazıyı okuması beş dakika sürüyor belki ama yazması, resim bulması falan da filan da derken benim 1-1,5 saatimi alıyor canlar. Bu hafta da Allah için öyle bir yoğundu ki anlatamam. Dün okulun sınavı vardı, bugün ehliyet sınavına girdim. Ehliyet hadisesi her ne kadar ''amaan bu bile almış ben haydi haydi alırım'' bir şey olsa da şu sağ tarafta görmüş olduğunuz motor yok mu motor! Çalışmazsan yapman mümkün değil. Yani ben genel kültür olsun diye kartere karbüratöre merak salan insanlar tanımıyorum şahsen. Karbüratör nedir allasen? Sene olmuş 2011, karbüratörlü araba kalmamış, hala tutturmuş seninkiler karbüratör diye. Anadol mu kullanıcaz zannediyolar acep?

Neyse Allahtan her sene benzer soruyorlar da çıkmış sorularla son gece hallettim olayı. Güzel geçti bakalım, ama  ilk yardımdan kazara yanlış yapmışsam çok fena bozulucam:)

Yılbaşı hazırlıklarına da başladık yavaştan. Kafamda nerde nasıl geçireceğim hakkında pek kesinleşmiş fikirlerim yok ama en azından yarın blogdaki çekilişi yapıp hemen sahiplerine hediyelerini yollayacağım. Yılbaşının ilk hediyeleri benden olacak yani:)

İşte böyle sevgili bilog. Keşke ''ohh sınavlar da bitti'' diyerekten yayılıp yatabilsem. Ama maalesef bu hafta piyanoyu da ektim onun açığını kapatmam lazım, hem (başımdan eksik olmaz) dandirik çocuk kitaplarını çevirmem lazım. Bir de İtalyanca'ya merak sardım biliyonnu? Onun kurslarını neyin araştırıcam.

De hayde, öperünk!

(bu yazıya da ancak bir motor resmi yakışırdı:P)

2 Aralık 2011 Cuma

Toplu Taşımadaki İnsan Tipleri

Hepiniz hayatınızda en azından bir kere bile olsa otobüs, tramvay, metroya bişeye binmişsinizdir. İçinizde toplu taşımayı hayatımda hiç kullanmadım diyen yoktur. Zaten varsa da içinizden değildir, beni okumuyordur Paris'te soğan çorbası içiyordur şu esnada tahminimce.

Allah'ın her günü beni kendine muhtaç eden şu toplu taşımada ne tür insanlar gördüm, nelerle karşılaştım anlatamam. Aslında belki de anlatabilirim, haydi anlatayım.

Tip 1: Asabi kişilikler. Adamlar neyin havasındaysa zannedersin ki cipi vardı da hepimiz ''abi sapağa kadar atsana beni'' diye zorla doluştuk içine. Böyle cam açsan ayrı tripler, kazara koluna çarpsan ayrı. Arkadaşınla iki kıkırdayayım desen hemen sesten rahatsız olur, şşt pişşt yapar. Garip garip bakar eder falan. Sen de aynı parayı veriyorsun ben de. Bana neden 2. sınıf muamele yaptığını anlayabilmiş değilim henüz.

Tip 2: Üçkağıtçılar. Otobüse yaşlı teyzeler bindi mi bütün gençler müzik açık olmasa bile bir kulaklık takar, ya da yanındaki arkadaşla koyu sohbete dalınır. O kafalar pencere kenarına güzelce bir çevrilir, uzaklara dalınır. Vallahi yerinden kaldırılmamak uğruna yapılan o oyunculukla hala Oscar alamamışsan tamamen akademinin suçu aga.

Tip 3: Sapkınlar. Bunlardan bahsederken bile iğreniyorum. Kimi bulsam da oramı buramı sürtsem, kendimden geçsem kafasında iğrenç yaratıklar. Şu yazıya yazmaya bile değmezler de neyse.

Tip 4: Toplu taşımanın toplu taşıma olduğunu unutanlar. Amcam gelmiş kurulmuş en öne, ondan sonra ''şurdan iki öğrenci uzatır mısın amca'' diyince asabileşiyor bana. ''Ayyhh ben kalktım kendim verdim ama, hadi vereyim bari neysee!!1!!1'' falan şeklinde tavır alıyorlar ayak üstü. Amcacım toplu taşımanın en has kuralıdır bu, arkadan geleni uzatırsın yani hala kabullenmemek neden? Allah'ın otobüsünde ev rahatlığı aramaktan vazgeçin artık bence.



Tip 5: Yaşını kullanmaya kalkanlar. Otobüs duraktan durmadan geçsin, yakalamak için panter kesilen teyzelerin otobüse bindikleri anda birdenbire romatizmaları tutuyor, başları ağrıyor nedense. Tabii ki eli ayağı tutmayana, düşkün olana yer vermek insanlık görevidir. Buna saygım sonsuz. Ama kolarında 24 ayar bilezik, sırtında samur kürkle çıtı pıtı altın gününden çıkanlara yer vermek, üstelik 8 saat ders dinlemiş olan, ellerinde kiloluk kitaplar taşıyan öğrenci milletine haksızlık oluyor kanımca. Yorgunluk sadece ileri yaşa has bir şey değil nihayetinde.

Tip 6: Çakallar. Geçen gün tramvaya bindim, nasıl ama tıklım tıklım. Ben de feci yorgundum o gün. Yer bulamazsam şoförün yanına bile sığışabilirim yani o derece. Allah dedim şanslı günümdeyim mis gibi yer buldum. Çocuğun biri de defterini koymuş koltuğa. Baktım, baktım çeker diye. Tık yok. Demez mi ''şeyy bir dahaki durakta arkadaşım binecek de ona tuttum burayı'' heh dedim, devletin tramvayında bir yer tutmadığınız kalmıştı. Ortalık can pazarı olmuş, bu arkadaşına yer tutuyor. İyi linç etmedik o salağı orda. (paşa paşa çekti o defteri o ayrı şşşt;) :P)

Tip 7: Bana dokumayan yılan bin yaşasıncılar. Öyle insanlar var ki, şaşıyorum. Ohh ben oturdum koltuğuma, yayarım çanağı, takarım müziği alayını sallamam kafasındalar. Yahu kardeşim, toplu taşımanın altın kurallarından bir diğeri de şudur ki; sen oturuyorsan, tepende de bir öğrenci insanı dikiliyorsa, insanlık namına kitaplarını çantasını bişeyini kucağına alırsın. Sonuçta hem direklere tutunup hem kitapları tutmak zor zanaat. Al koy kucağına sevaptır yani, ne olacak bacağın mı yorulacak iki kitaptan? Ama yok arkadaş! Kendileri rahattalar ya, başlarında komaya girsem umurlarında olmayacak. Allah ıslah etsin diyebiliyorum sadece.

Tip 8: kalabalığı görünce gaza gelenler. Diyelim ki otobüse hamile biri bindi de sen görmedin, yer vermedin. Allllaaaaah gün doğdu onlara. ''ayy hamileler yaşlılar ayaktayken 20'lik çocuklar oturuyor, bu gençliğin hali ne böyle, ayıptır ayıp, onun yerinde annen olsa napardın acaba'' diye gider dururlar. Neyin gazıan geldiler, kime neyin havasını yapıyorlarsa ayak üstü insanlık dersi vermeye koyulurlar oracıkta. Tamam amca sakin ol iki dakka, görmedim belki ne var yani ne bu galeyana gelmeler?

Tip 9: Elden ayaktan düşmüş olmasına rağmen hala düşünceli olabilen teyzeler/amcalar. Hep de kötü tipler yok ya Allah'ın otobüsünde dolmuşunda. Böyle güzel insanlar da rastlıyor arada bir. Öyle ''kral'' insanlar var ki, teyzenin ayakları şişmiş davul olmuş, tülbentini bile düzeltecek hali yok ama ben ''gel teyze sen otur'' deyince ''yok kızım siz öğrencisiniz yorgunsunuz siz oturun'' diyebilen gönlü zengin insanlar var. Gerçekten ''insanlar'' onlar. Öyle insanlara yarım saat ısrar ederim de yine kalkıp oturturum onları koltuğuma. Helal olsun onlara. Öyle insanlara yer vermişsem 2 saat bile ayakta gitsem gram acı hissetmem.


Eminim daha yüzlerce insan vardır kalıplara sokamayacağım. Belki de insanlar uykusuz/yorgun olduğu için toplu taşımada böyle cins cins davranıyordur, belki evlerinde böyle değillerdir ama yapacak bir şey yok. Hepimiz o araçlarda eşit haklara sahibiz ve herkesin biraz daha özverili, anlayışlı olmasını temenni ediyorum. Asabiyet yapıp insanları kırmaya lüzum yok kanımca. Sevgiler!