27 Kasım 2011 Pazar

Bugün Biraz Sıradan Ol

Hayata biraz ara ver bugün. Bir haftasonunu da klişelerle dolu geçirme, kültür sanat dergilerinden fırlamışçasına gezme. Sabah koşusu, ardından Bebek'te kahvaltı, sonra 1-2 sergi, akşama da sinemaya gitme. Bugün sadece sana özel, sıradan olsun. Dergilerde okuduğun şunu yiyin şurayı gezin önerilerine göre yaşama bugün.

Sabah kalk, güne erken başlayayım diye duş falan da alma. İki-üç saat dön dur yatağın içinde. 1'e doğru kalk. O sabah ritüellerinden sıyrıl, kahveyle başlama bugün güne. Kalk kahvaltı hazırla, bahçeden koparılmış domatesleri ısırarak ye bugün. Peyniri kutunun içinden ye. Omleti tavadan. Ekmeği kesme, kopar. Suyu şişeden iç. Bir kere de düşünme geride kalanları, görüntüyü ,estetiği, zerafeti düşünme. Göze hitap eden bir insan olma, sadece bir insan ol bir günlüğüne.

Dışarı da çıkma. 'Giyinip süslenecek enerji' haftasonuna ait bir oluşum değil. Haftasonu, evinin duvarlarıyla bakışmak, banyodaki fayansları saymak, halıdaki desenleri incelemek için.


Git üzerine bir battaniye al, ıhlamur koy bardağa. Limon da sık. Yat kanepeye, kucağına bilgisayarını al. Ama internetsiz, sadece film izlemek için. Mail, sosyal ağlar yok bugün. Telefon da kapalı olsun, kapı çalarsa da açma. Bırak, çalıp çalıp giderler.


Koy filmini, al yastığını başının altına, yapacağın tek şey umursamamak olsun. Saate de bakma. Konsantre ol, dinlendiğini hisset. Gece olunca yatağına da gitme, kanepede uyu. Boynun tutulsa bile, yüzünde yastığın izi çıksa bile. Bir kere de görünüşünü düşünme, hayatına makyaj yapma, bir kerecik olsun.

25 Kasım 2011 Cuma

Sorumlu Blog: Bize iyi Kalbin Gerek!



Bir sosyal sorumluluk projesi... Sadece insanlık yararına çalışan, çıkar, amaç gözetmeyen. Kendisi sanal fakat etkisi tahmin edilemeyecek kadar gerçek: Sorumlu Blog

Sorumlu Blog, sanal alemin en çok okunan blog yazarlarının gönül verdiği bir proje. Kurucuları çoğunuzun takip ettiği, pek sevdiğimiz moda blogger'ımız Styleboom ve Miray Uçar.

İlk projeleri HIV+ üzerineydi. Kısa zamanda yaptıkları çalışmalarla, görsellerle, yazılarla birçok insanın HIV'e karşı önyargısını kırmayı başardılar. Ayrıca Sorumlu Blog gönüllüleri Van'a giderek insanların ihtiyaçlarını tespit ettiler, yardım gönderilmesini kolaylaştırdılar. Afet bölgesinden canlı canlı bilgiler aktardılar.
Hepsi işleri güçleri, mesuliyetleri olan insanlar fakat sırf insanlık yararına pozlar verdiler, afişler tasarladılar, sergiler düzenlediler, deprem bölgesine kendi imkanları ile gidip uykusuzluk, açlık demeden çalıştılar. Hiçbir çıkar gözetmeksizin...

Kurulduğundan beri takip ediyorum çalışmalarını, bir gün kendi kendime dedim ki neden sadece seyredip takdir ediyorum? Sevgili Styleboom da seve seve bilgilendirdi beni ve ben de aralarına katıldım. Son zamanlarda yaptığım en doğru şey bu olsa gerek. Artık insanlık yararına ne isterlerse elimden geldiğince seve seve yapmaya hazırım!

Sorumlu Blog'un ilk projesi olan ''Bize İyi Kalbin Gerek'' şu an Marmara Forum'da sergileniyor. Sergi, Dünya AIDS gününe, yani 1 Aralık'a kadar sürecek. HIV+ insanlara karşı en ufak bir ön yargınız mevcutsa gidin, bilgilenin ve kırın derim!

Not: Sorumlu Blog, katılmak isteyen tüm blog yazarlarına açık bir platform. Siz de gönül vermek istiyorsanız vakit kaybetmeden iletişime geçin bence!

İletişim için mail: sorumlublog@gmail.com
Yapılan tüm çalışmalar hakkında bilgi edinmek için Sorumlu Blog resmi sitesi: http://sorumlublog.com/
Facebook fan sayfası: https://www.facebook.com/SorumluBlog
Twitter hesabı: http://twitter.com/#!/SorumluBlog

Sanat Bu Kadar Ucuz Olmamalı

24 kasım akşamı, öğretmenler günü sebebiyle sahne alan Don Kişot balesine gittim. Devlet opera ve balesini takip ederim sürekli. Türkiye'de 7 ilde olması ve bunlardan birinin de Samsun olması beni çok mutlu ediyor. Üstelik fiyatları da cüzi, kaçırmamak için sebep yok yani!

Biletleri 3,5 liradan aldık. Fiyatını utandıracak derecede, gerçekten çok çok güzeldi. 2 saatten fazla sahnede kaldılar, yaklaşık 25 kişilik bir ekip. Çeşit çeşit kıyafetler, onda birini yapmaya üşeneceğim figürler, aylarca çalışılmıştı belli. Ortada büyük bir emek vardı yani. Sonunda da ayakta alkışladık zaten. Gel gelelim, böylesine emek verilmiş, sanatçıların nefes nefese kaldığı, sahneye terlerinin tek tek damlayacak kadar efor sarfettikleri bir görsel şölen 3,5 lira gibi komik bir rakama oynuyor. 3,5 lira benim sırf okula giderken ulaşıma verdiğim para mesela. Her gün kaç katını harcıyoruz bu paranın. Yani devlet opera ve bale sanatçıları bildiğiniz karın tokluğuna oynuyorlar. Ben o kadar provalar yapıp, o dolambaçlı kostümleri giysem ve karşıma gelen seyircinin çoğu beni sırf ucuz diye izlese, içimden oynamak gelmez. Onların içinde artık ne büyük bir sanat aşkı varsa bunu hiç izleyiciye yansıtmıyorlar.

Hazmedemediğim bir nokta da şu ki, Cem Yılmaz'lar Ata Demirer'ler bir pantolon bir siyah tişört giyip, ne prova ne dekor ne bişey demeden kişi başı ortalama 100 liraya çıkıyorlar sahneye. Bu iş için aldıkları bir eğitim de yok. Ve ne bir alın teri, ne bir nefes nefese kalmak ne de bir şey. Sırf konuşarak, bir bale sanatçısının hayatı boyunca kazanabileceği parayı kazanıyorlar neredeyse. Yaptıkları işe saygım var, ben de gösterilerine gidip gülüp eğlenen, deşarj olan insanlardanım fakat bunun adı sanat değil. Ve sanat adını sonuna kadar hak eden bir gösterinin bu fiyatın bilmem kaçta birine bilet satıp oynaması gerçekten üzücü. Sanat bu kadar ucuz olmamalı.

Don Kişot balesi başka şehirlere geldi mi gelecek mi bilmiyorum. Ama araştırın öğrenin ve bulursanız mutlaka gidin!

22 Kasım 2011 Salı

Yoksun.

Sabah kalktım. Sağıma döndüm seni görmek için, sen yoksun.

Yüzümü yıkadım, aynaya baktım kapıda beni izliyorsundur diye, sen yoksun.

Kahveyi koydum. 2 bardak çıkardım, sen yoksun.

Gazeteleri aldım, ilavelerini kendime, asıl gazeteyi sana ayırdım; sen yoksun.

Bilgisayarı açtım, sevdiğim şeyleri sesli okumaya başladım sen de gül diye, sen yoksun.

Vizyondaki filmlere baktım, aşk filmleri gelmiş. 2 bilet ayırttım, sen yoksun.

Evden çıktım, anahtarı sen almışsındır diye almadım; sen yoksun.

Yolda el ele tutuşan insanlar gördüm, sağıma baktım, soluma baktım, sen yoksun.

Üşüdüm, ellerimi cebime atmak zorunda kaldım, çünkü sen yoksun.

Sigara yaktım, çakmak almamışım, yakarsın diye bekledim, ama sen yoksun.

Çok yakışıklı bir adam gördüm, dönüp ikinci kez bakmadım sen varsın diye, sen yine yoksun.

Sevdiğim, beğendiğim hiçbir şeye aşık olamıyorum, kalbimi paylaşmak zorunda kalma diye,
sen en çok da şimdi yoksun...

19 Kasım 2011 Cumartesi

Ne Var Ne Yok

Merhaba sayın seyirciler, yine bir haftasonu sabahında beraberiz. Ben de bu aralar pek bi çakma spiker modundayım da hayırlısı... En son yazdığımda abuk sabuk seçmeli ders sınavından dem vurmuştum. Vurduğum kadar da varmış genşler. Sınavın etkisi 5 puandı, 3 falan alıyorum ben. Zaten 5 alan olduğunu da sanmıyorum çünkü biyoistatistik hepimize girdi resmen. 2 biyoistatistik, 3 anatomi sorusu var; anatomiler doğru biyolar yanlış. Vayyynassını ne kadar garip ya? Hani bi de dersin adı anatomi yani. Başka derslerden kimle konuştuysam 4ün altına inmemiş adamlar, farmacılar sözlü oldu onlar bile 4'ten aşağı değil. Ama biz süründük vesselam. Neyse sağlık olsun diyelim.

Dün de pdö'nün sınavı vardı. Ben zaten grip olduğum için pek çalışamadan gittim, konuşmadım da fazla ama bi baktım herkeste bi bezginlik. Yani hepimizin en verimsiz pdö'süydü. Çabuk bitti allahtan da eve geldim. Sonra akşama kadar yatış. Yahu arkadaş nasıl bi bünyem varsa uyudukça daha da hastalanıyorum. İstirahat falan hikaye yani bana. Bak dün gece Model konserindeydik, tepindim tepindim şu an daha iyiyim mesela. Hareket lazım hareket, yatmak bana göre değil. Bu arada Model'e de kurban olurum ya. Hele o solisti var ya, bebişim o zaten. Twitterdan tanıştık arada konuşuyoruz kendisiyle. Dün konserden sonra herkesin dilinde 'solist çok sempatik yaa' gibi laflar vardı, hakkaten de öyle! Oy cınım benim o ya...

İlk defa bi haftasonunu okulun sınavlarına çalışmadan geçirebilmenin haklı gururunu yaşıyorum. Gerçi bu sefer de ehliyet belası var üzerimde ondan da zırnık haberim yok. Oturup okumam lazım şu motoru, distribütör buji muji artık bi el atmam lazım. Sürücü kursunun dersine zaten gitmiyorum. İşime gelmediği zaman okulun dersine gitmiyorum da ehliyete mi gidicem lan? Bi o eksikti. Zaten herkes son 2 senenin çıkmış sorularıyla halledersin diyip duru. Öyle yapıcam ben da.

Bu  hafta sonu full donanımlıyım. İlaçlarım, yiyecek içeçek her şey var çok şükür. Evden çıkmamayı düşünüyorum. Önümde izlenecek 1 sezon Breaking Bad, 3 bölüm de Fringe var. Özellikle Fringe'i acayip merak ediyorum şu an ama 3 tane üst üste izleyip kombo yapıcam:) Bi ara da kütüphaneye gidip yeni dizilerimi indirmem lazım. Evdeki kotamla torrent'e abanmam pek mümkün değil de. :)

Çevirilerimi de bitirdim çok şükür. Fark ettim ki son üç yazıda da paso çeviriden bahsetmişim. Çünkü üçünü de yazarken henüz yapamamıştım:) Şimdi bir yanım, sınava kadar yapabildiğini yap diyor diğer bir yanım da yeter artık inzivaya çekil diyor. Diğerini dinleyesim var ama bakalım artıkın.

Yani uzun lafın kısası bu aralar hayat güzel gibi. Öyle olmasını sağlayan da arkadaşlarım zaten büyük ölçüde. Oy yerim onları! Bi de şu gribim geçse çok daha güzel olucak. Sol elimde ağrı vardı o da azalarak bitti çok şükür. Bi şu grip kaldı başıma. Ayda bir uğruyor kerata anlayamadım üzerimden aldığı ayrı bi zevk var herhalde. İnşallah geldiği gibi gider de eski canlı hallerime kavuşurum. Zira bu gidişle tuvalet kağıdı ve ilaç parasından batıcaz.

Votka'nın hayatında kesitleri izlediniz sayın seyirciler. Bir sonraki durum değerlendirmesinde görüşmek üzere:) Bu arada yeni dizi neyin önerin bana ya, yeni heyecanlar arıyorum:P

15 Kasım 2011 Salı

Ders Çalışmamak İçin Her Türlü Gereksiz İş İtina ile Yapılır

Yine sırf dersten yırtmak adına yazdığım yazılardan biriyle karşı karşıyayız sayın seyirciler. Öncelikle hava çok soğuk oğlum, her önüme gelene söylediğim gibi, işim gücüm olmasa hazirana kadar burnumun ucunu bile uzatmam dışarıya.

Yapmam gereken bir sürü iş var. Yarın sınav var. Çok gereksiz bi' sınav. Ben ki liseden beri ilk defa klasik sınav olucam (çok lazımdı ya). Böyle boşluk doldurmalı falan, seçmeli ders adı altında ama ekistıradan anatomiyi geçiriyorlar bakmayın siz. Ona çalışmam lazım ama sınav öğleden sonra diye yaydım postu oturuyorum.

Maçı izledim, hayatımda Hiddink kadar geniiiş, rahaaat, tuzu kuru herif görmedim. Zaten 4 tane mi atıp tur mu atlayacaktık yani el memlekette ne diye seyrettiysem...

Çeviri yapmam lazım. Bilgisayarda sayfalarca bakıyorlar bana melül melül. Onu da cumaya yetiştirmem gerektiği için ertelemiş bulunmaktayım.

Pdö çalışmam lazım. Şimdi bilenler bilmeyenlere anlatsın hiç anlatamam pdö ne diye zaten akrabalara arkadaşlara onu açıklamaktan fenalık geldi artık, çok da sevilesi bişey değil zaten bilmeseniz de olur:p İşitme fizyolojisiymiş de bilmem ne. Onu da gözüm yemiyor bu saatten sonra. Yarın laboratuvar var, o da kulak anatomisi falan. Onu da canım hiç istemiyor şu an.

Bugün akşam 6-7 lere kadar kütüphanedeydik. Seçmeliye bakarız diye, artık bizimkileri bilmiyorum da ben paso müziği taktım kitap okudum. (Babam da bu yazıyı okuyorsa tezeği avuçladım demektir.) Bizim kütüphane de hastanenin morguyla yarışır. Öyle bi' soğuk. Üzerinize afiyet hasta olmakla olmamak arasında gidip geliyorum. İnkar etme aşamasındayım. Kabullendiğim an yatak döşek olucam çünkü biliyorum. Yarın da planım kütüphanede takılıp işitme bilmemnesine çalışmaktı ama bilmiyorum yani orası böyle buzhane terk takılırsa biraz zor.

Öyle yani, bugünkü durumlar bu şekil. En iyisi ben varam da yatam. Yarın da seçmelinin ne derece gazabına uğradığımızı yazıp anlatırım size. Öptüm!

13 Kasım 2011 Pazar

Şehirler Arası Otobüs Rutinlerim

An itibariyle bir şehirler arası yolculuğun daha sonuna gelmiş bulunmaktayız yeavrılarım. Ve benim yine başıma dolu şey geldi yazmadan duramayacağım.
Otobüse bindim Ataşehir'den. Anaam! Ne göreyim yanıma böyle 15-16 yaşlarında çocuğun birini koymuşlar. E kardeşim o eskiden değil miydi? Hani bayan yanı olsun geyiği falan. Bu da neyin nesi şimdi? Muavin baktı çocuğun bilette erkek yazıyor benimkinde bayan yani bir sorun da yok. Ulusoy'un mallığı yani tamamen. Çocuğu aldılar önce daha önde bir yere, sonra oranın sahibi de İzmit'te bindi bu sefer çocuğu daha arkaya aldılar. Yazık öldü garibim yer değiştirmekten ama neyse sonunda halloldu. Ben de tıklım tıklım otobüste yanım boş geldim çaktırmayın:D

Her zamanki gibi önümdeki şahsiyet pervasızca indirdi o koltuğu. E şurda 1.74 insanız bacağımız her yere sığmıyor, yine çürüdü dizlerim. Neyse öndeki molaya inince çaktırmadan kaldırdım koltuğunu ama gelince fark etti tekrar indirdi. Nasıl fark ettiyse artık, yanında su terazisiyle falan mı geziyor manyak nedir...

Ben genelde uyurum otobüste, dedim muavin sen bana bi yastık bi battaniye getir. Anaam bitti demez mi! Daha otobüs yeni kalktı, yastık battaniye bitmiş. Millet çeyiz mi düzdü ulusoydan naptıysa artık... Yastık niyetine şalımı, battaniye niyetine montumu kullandım ben de:(

2 mola var, biri Bolu'da biri Osmancık'ta. Ben molada inmeyi sevmem pek, uyku sarhoşu zaten göz de kör yanlış otobüse binerim falan, yok yani ne rahatımı bozucam der devrilirim aşağı. Sırf inmemek için su falan da içmem hatta. Ama bu sefer nasıl bi susadıysam içtim de içtim, içtim de içtim, sudan sarhoş oldum resmen. 2.molada inmek zorunda kaldım. Yaklaşık 5-6 yıldır molaya inmediğimden tuvaletin yerini 3-4 kişiye sormuşumdur toplamda. Onlar da yer altında bi yere koymuşlar saklamışlar resmen Neyse girdim çıktım falan. Herifin biri tuvalet 75 kuruş demez mi! OHA kardeşim OHA! 75 kuruşundan geçtim bu devirde paralı tuvalet mi kaldı lan? Sen koskoca ulusoyun tesisisin paralı tuvalet ne demek? Adamı da oturtmuşlar para kesiyor orda. Kesin yarısını cebe atıyodur, sonuçta kaç kişi girdi çıktı sayacak halleri yok ya...

Arkamdaki kız da eşek teknosu açmış bangır bangır, kulaklıktan geliyor ses ama sanki hoparlörden dinliyorsun yani öyle diyeyim. En son tiesto eşliğinde sinirleniyordum, sonra uyumuşum.

Samsun'a 2 saat falan kala kahvaltı servisi başlıyor. Ama ben uyuyorum bayağı ağzım falan da açıktır kesin. Muavin bozuntusu beni nasıl sallıyor kahvaltı da kahvaltı diye. YEMİCEM ULAN diye bağırasım geldi. Psikopat mıdır nedir bi yemezsen arkandan ağlar demediği kaldı. Uykumdan da oldum.

Neyse düşe kalka, daha doğrusu uyuya uyuya geldim Samsun diyarlarına. Bu sefer bissürü iş var okulun sınavı bi yandan ehliyet bi yandan. Umarım altından kalkarız gari...

12 Kasım 2011 Cumartesi

-Titreye Titreye Yazılmış Yazı-

Hava soğuk, ben üşüyorum. Tıpkı yağmur altında kalmış bir evsiz gibi.. Oyyh allah hiç edebiyat yapamicam bir an önce yazayım bitsin ellerim dondu. Yine bir İstanbul-Samsun seferi günündeyiz kağıt helvalarım. Yine ben bunalımdayım. Arkadaş şehirde ne etkinlik varsa ekim-kasım ayına doluşmuş yemin ediyorum. Bienal'e 2.kez bi gidicektim gidemedim. Cem Yılmaz'a gitcektim gidemedim. Tüyap zaten bugün başladı tee Beylikdüzü'ne nereye gidiyon ona hiç gidemedim. Halbuki gitsem French'ciğimi öpüp koklayacaktım. İmza günü varmış, ama siz gidin bak. Geçen hafta da 1 günle Can Bonomo insanının Roxy'deki konserini kaçırdım. Şimdi de 1 günle Bostancı Gösteri Merkezi'ndeki Model konserini kaçırıyorum. Ben galiba paso kaçırıyorum. Başka iş yaptığım yok. Sürekli gezdim bu sefer her zamanki gibi. Yapmam gereken zibilyon sayfa çeviri var, onları da hala yapmadım. Artık pazar günü ellerimden öpecek.

Hava da anasının nikahı gibi soğuk. Sabah arkadaşımla kahvaltı edelim dedik, ellerimiz titreye titreye yedik içtik yemin ediyorum. Kasımda böyleyse ocakta.. oyy düşününce bile üşüdüm.

Bu sefer otobüsle gidiyorum valla. Geçen sefer uçaktan çektiklerimi okuduysanız bilirsiniz, sevmedim sevemedim uçak şeysini. O yüzden götüremediğim eşyalarımı da alaraktan toptancı misali yüklenicem bu akşam. 9'da da 10 saatlik geri dönüşü olmayan bi yola giricem:P Her seferinde de yolda bilgisayarı açarım bilog neyin yazarım, şu filmleri izlerim falan diye hevesleniyorum. Ama o koltuklarda da hiçbir şey yapılmıyor uyumaktan başka. Devriliyorum aşağı. Bu gece de twitter'dan biraz kafanızı ütülerim, muavin yakışıklı rastlarsa onu çekiştiririm falan, sonrası yastık battaniye ballarım. 

Haydin ben hazırlanmaya devam edeyim, bu arada siz de pegasusa çemkirdiğim yazımı okuyadurun. Öperünk.

10 Kasım 2011 Perşembe

Yas nedir bilir misiniz siz?

10 Kasım. Dün gece Atam'ı düşünerek yattım. Sabah sirenle kalktım. Yataktan fırlayıp ayakta durdum o sirenle. O'nu andım. Sonra İstiklal Marşı melodileri geldi. Onu da söyledim. Ve bitti.
Ama sadece saygı duruşu bitti. Ata'ya saygı bitmedi. Fikirleriyle aydınlanıyor olmak bitmedi. Eserlerini yaşatıyor olmak bitmedi, izinde yürümek hiç ama hiç bitmedi.

Şimdi asıl mevzuuya gelelim;
İnsan hiç tanımadığı birinin yasını tutamaz, zordur. Ama Atatürk için öyle değil. O hem en yakın dostun, hem annen, hem baban, hem kardeşin için tutabileceğin yastan daha büyük bir yas. O, hayatının yası. Bu hayatı sana veren insan uğruna tuttuğun yas.
Yas çok manevi bir kelime. Herkes için farklı, herkesin kendine özgü.
Kimi profiline Ata'nın fotoğrafını koyar,
Kimi iletisine Nutuk'tan bir cümle yazar,
Kimi açar Onuncu Yıl Marşı'nı bangır bangır dinler,
Kimisi Anıtkabir'e gider, bir dal çiçek bırakır,
Kimisi açar Sarı Zeybek seyreder...

Ama ortak olan şudur ki, Atatürk'ü seven herkes, saygı duyan herkes onu bir şekilde anar. Onun için dua eder, mekanının cennet olmasını bundan zerre kadar tereddütü olmasa bile diler.
10 kasım gününün sabahında Twitter'ı açtım. Ana sayfam 2'ye ayrılıyordu. Gerçekten hissederek Ata'mıza dua edenler, yaptıklarını, ilkelerini saygıyla ananlar ve diğeri ise her milli bayramda, özel günde profil fotoğraflarını bu günün anlamına uygun değiştirenleri ti'ye almaktan zevk alan kitle. Onlar yemez içmez, onlar Atatürk'ün yasını bile doğru düzgün tutmaktan acizdir, onlar retweet almak peşindedir, her şeyi çıkar amaçlı kullanan bir kitledir onlar.

Söz konusu bir insan var, her şeyden önce o bir ölü. Ve tüm hayatını bir dakika bile canını düşünmeden senin yaşadığın toprak için veda ediyor, sen kalkmış onu iki cümleyle anacağına, bu konu üzerinden prim yapıyorsun. Söyleyecek tek şey var; SİZE NE? İsteyen istediği gibi yasını tutar, kimisi hiçbir şey yazmaz, içinde yaşar. Siz milletin duygularının bekçisi misiniz? Prim yapmaktan, olayları ti'ye almaktan başka bir şey düşünmez misiniz?

Bunların cevabını veremeyeceksiniz, çünkü şu yazdıklarımla bile dalga geçersiniz siz. O yüzden son bir şey diyeceğim var size; bir insana saygı duyuyorsanız-duymuyorsanız; hiç olmazsa bir ölünün ruhuna, yaşamı boyunca yaptıklarına saygı duyun, başlatmayın marjinal triplerinize. Susun, biraz saygınız varsa bari sadece bugün susun.

8 Kasım 2011 Salı

Nishmark!

Şu ismi telaffuz edince bile içim bir hoş oluyor. Onlar çok güzel, çok özel, çok havalı... Ne mi onlar? Defter, notluk, kalem, kartvizitlik ve daha bir sürü şey!

Benim Nishmark defterlerle tanışmam Sundaysky festivalinde Kumm Design'ın standından bir defter satın almamla başladı. Hatırlıyorum da tezgahın başında 1 saate yakın zaman geçirmiştim. Hepsi birbirinden güzel, biri diğerine benzemiyor. Üstelik hepsi de el yapımı! Yani saniyede 1000 tane basılan sıradan endüstriyel ürünlerden değil. Üzerinde emek var, parmak izi var, yaratıcılık kokuları var.

Her zevke hitap edeni bulunabiliyor. Renkleri, üzerlerindeki düğmeleri, lastikleri, kağıt kaliteleri, hatta derilerinin kalınlığı bile farklı farklı. Süsü sevene leoparlısı, asaleti sevene simsiyahı, cıvıl cıvıl sevene turkuaz, pembe, mor ve daha bir sürü renkte Nishmark defter..

Nishmark'ın internet sitesine girdiğinizde o rengarenk dünyaya balıklama dalıyorsunuz. Ben ilk açtığımda yaklaşık bir buçuk saat falan gezinmiştim. Sitesi bile bağımlılık yapıyor. 20 yaşına gelmeme rağmen hala kurşun kalem takımlarına sahip olan bir insan olarak kalem takımları da beni benden aldı, notlukları da, kartvizitlikleri de.. Of sanırım her şeyi beni benden almış:( Hepsine, her rengine sahip olmak istercesine doyumsuz hissettim kendimi:)

Şimdilik 1 tane nishmark'ım var, daha fazla edineceğim ama bir türlü karar veremiyorum hangisini istediğime. Gönül ister bütün siteyi alayım, e o da biraz zor. Biri bana sponsor olsun:P Bir arkadaş ortamında defterimi çıkarınca gözler ona çevriliyor, fiyakam oluyor:) Günlük hayatta notlarımı telefonuma kaydederdim ama bu defterden sonra her şeyi yazmaya, en küçük çantalarıma bile onu sığdırmaya başladım. Bence siz de en kısa zamanda kendinize bir Nishmark edinin, bu rengarenk tasarımların keyfini çıkarın, geniş ürün yelpazesiyle stilinizi yansıtın ve havanıza hava katın!

Sitenin Nishpuan adında bir uygulaması var ve yeni üye olanlara 10 tl puan yükleniyor. Her alışverişte de %5 nishpuan kazandırıyor. Gönderimler kargo ile yapılıyor.150 tl ve üzeri alışverişlerde kargo ücretsiz!

Nishmark resmi internet sitesi: http://www.nishmark.com/
Nishmark Facebook Fan Sayfası: https://www.facebook.com/pages/Nishmark/202625183105159


6 Kasım 2011 Pazar

Bugün Bayram, Akşam 6'dan Sonra Gelmeyin Çocuklar

Bugüün bayraaağğm erken kalkın çıcıklaaar diye bi' giriş yapamıcam çünkü eminim bi' dünyanız yapmıştır benim yerime. O yüzden yazıyı akşam yazayım dedim. Öncelikle hepinizin bayramı kutlu mutlu olsun. (bunu da toplu mesajdan saymazsınız di mi la?)

Ben bayramı seyranı severim. Hatta Ramazan'ı da çok severim. Çünkü birleştirici, bütünleştirici etkisi büyük. Normal zamanda burun kıvırdığın, ayağının geri geri gittiği insanlara bile sırf bayram seyran diye gidiyorsun, herkes birbirini görüyor kaynaşıyor falan. Güzel, hoş şeyler bunlar. Ailemin en kalabalık hallerini bayramlarda görüyorum ben çünkü.

Kurban Bayramı deyince artık aklımıza bir camiiden, bir mezarlıktan çok kavurma, harçlık, tatil geliyor. E bunda kimsenin suçu yok. Nerede o eski bayramlar geyiğine girmeye de gerek yok zaten benim eski bayramım da böyleydi yani.

Biz bugün çıktık gezdik gezdik durduk. Kavurmaları pilavları baklavaları yedik yedik geldik eve. Anam kimseye de hayır diyemiyorsun ki, akraba kişisi çöp verse reddetsen 'aa ölümü öp allah aşkına' ısrarları başlıyor. O anda vicdan muhakemesi yapıyorsun, 500 kalorilik baklava mı yoksa Fikriye teyzenin ölüsü mü? Tövbe estafurullah diyerek hüpletiyorsun baklavaları. Akraba milleti ilginç abi. Sen bin kilo da olsan süzülmüş oluyorsun, bir tepsi börek de yesen hiçbir şey yememiş sayıyorlar. İyiler hoşlar bonkörler de onları yakmak için sen mi tepinecen sporda be Fikriye teyzem?

Akşam eve geldik, alllaaah bir ağırlık çökmüüüş... Hem kapı kapı gezmekten yorgunluk, hem de yemek yemekten patlayacaz artık. Çay kusabilirim her an hatta. Tabii eve gelince 'ay misafir gelir mi acep' hesabını yemişim dedim çektim aşurtmenleri. Geçtim maçın karşısına (maç demişken Allah boyunu devirsin Beşiktaş kanser olacam lan senin yüzünden). Çayı kahveyi aldım falan, Beşiktaş da atmış dakika 4'ten golü ohh bi keyifliyim ki.. (mal gibi seviniyorum tabi ikinci yarıda gördük günümüzü) ÇAT! Kapı çaldı. Evde gerilim dolu dakikalar! Hani kapıdaki elinde çiçek çikolatayla Hugh Jackman olsa 'amaan şimdi kim çıkaracak eşofmanı hadi canım yarın bekleriz kavurma da bitti' deyip yollıcam adamı. Ama tepende anan baban olunca o işler öyle olmuyor. Git o embesil topuzunu boz, ruj neyin sür tekrardan, şık ayakkabıları giy derken valla 2-3 kilo vermişimdir. Ama hareketten değil, beyin aktivitesinden. Nasıl bir savaş veriyorum içimden anlatamam. Neyse misafir iyidir güzeldir de, şu bayram ziyaretlerine akşam 6'dan sonra izin verilmemesi lazım ya. hatta akşam ezanından sonra gelmeyin be gülüm... Bütün salaşlığımızla yayılıyoruz, gelen en çok sevdiğim insan bile olsa küfür edesim geliyor. Üzgünüm, bayram seviyoruz dediysek de 7/24 misafir bekleyecek kadar da sevmiyoruz yani.

Ama yine de bayram iyidir bayram güzeldir, hele ki hava kararana kadar el öpmeler bitip evlere çekiliniyorsa daha güzeldir. Unuttum sanmayın, kavurma en güzeldir.

Hepinize iyi bayramlar efem!

4 Kasım 2011 Cuma

Asla Düşmek İstemediğim Durumlar

Hepimiz yaşıyoruz bir şekilde. ''Bunu yapacağıma ölürüm daha iyi'' diyoruz kimi zaman ama yine de hayat devam ediyor ne yaparsak yapalım... Oturdum düşündüm, hayattan soğutan, düşüncesinin bile insanın içini kımıl kımıl yapan durumlar var bunu fark ettim. Asla düşmek istemediğim durumlar..

-Ayrılık konuşması yapan taraf olmak: Oyy bu en beterlerinden biri mesela. Şimdi pata küte ayrılsan arkanda kırılmış bir insan bırakacaksın. Ama paşam kırılmasın diye de ‘’sen daha iyilerine layıksın’’ gibi klişeler patlatamam kimse kusura bakmasın. Hem niye benden iyilerine layıkmış lan? İçinde bu kadar mantık hatasını bir arada barındıran laf duymadım hayatımda. Hadi ordan. Öyle ‘’Ada ben ayrılmak istiyorum’’ gibilerinden öküzlük de yapılmaz, ayıp. Hatırlıyorum da dolmaları ağzına tıkmıştı kızın filmde sığır! Biri bana dese ancak o kadar sinirlenirdim. I-ıh bu da olmadı. Valla ayrılma biçimini bulamamak yüzünden ayrılamam lan ben.


-Sınıf geçmek için öğretmenden kanaat dilenen öğrenci olmak: Bu kadarını değil de, bir değişik versiyonunu yaşadım bunun. X dersim 4 geliyordu, annem lisede zorla yollayıp 5 yapmasını istetmişti. Abi benden iyi mi tanıyacan hocayı? Yapmadı işte zaten biliyordum yapmayacağını. Boş yere ağız kokusunu çektik adamın. Hayır, bi de ben eminim ya, hem zaten 4 gelse nolur umrumda mı sanki. Adamın ağzından çıkacak iki hayır'a bakıyorum. Mırın kırın ettiği andan basıp gidecem. Ama bi pozlara girdi falan. Yok efendim sen niye çalışmadın? Yok bütün dersler 5 de X niye 4? Cevap belli, çünkü X dersi. Sevmiyorum abi sizin uyduruk dersinizi. (dersin sözel olduğunu az buçuk anlamışınızdır artık) Tabi bunları söyledikten sonra 4’ümü 3 yapmadığına dua ettim oturup. Yani diyeceğim şu, senin sıradan lise hocası, anam yıl sonu kanaat dönemlerinde bir heybetleniyor ki sorma. Kendini Kanuni, öğretmenler odasını da saray falan zannediyor garibim. Halbuki hayalleri Feriha terk ama bilmiyor. Not istedik diye de anamızı ağlatmana gerek yok yani. Vereceksen tamam de, vermeyeceksen yok de. Uzatıyor da uzatıyor. +ııhh hocam şeey? –ney? +ya hani, yıl sonu falan, sözlü hani?? -ee nolmuş? (ulan anlasana mal herif) +ya ders 4 geliyo 5 yapacaksan yaparım de, yapmayacaksan bana eyvallah hocut! (tabi bu son cümleyi kurduğuma hiçbirimiz inanmadık) Yani sevgili hocalar, (anne sen de okuyosan dinle bak sözümü) eğer notu verecekseniz verin. Vermeye niyetiniz yoksa kimseyi kıvrandırıp basur etmeyin. Sinire strese gerek yok anam. Hadi öptüm.



-Ayın sonunda dolması gereken Adsl kotasını ay başında doldurmak: Ahanda ben şu an tam bu durumdayım sayın seyirciler. Vah benim Eyystanbul’daki sınırsız internetim, vah benim başım! Burada tek ben kullanıyorum gerek yok sınırsıza diye artüzlük yapıp 4 gb bağlattım da, 4 de çocuklara bile yetmiyodur yani. Şu an bildiğin paket aşımından yiyorum. TTnet de maşallah paketi geçtin mi üçlü beşli giydiriyor. Neredeyse paketin kadar ek fiyat ödüyorsun. Hayır şimdi duyan da torrent falan abandım zanneder. Valla bi facebook twitter blog mail, bi de gazeteler falan ya. Youtube’dan videoları bile indiriyorum, tekrar tekrar izliyorum. Hayatımda yapmadığım tasarrufu şu internette yapmaya başladım. Bir sayfa açıcam mesela, ‘’şimdi bunda şu kadar resim olsa, cookieler falan toplasan 10 mb anca’’ falan gibi memur hesaplarına giriştim iyice. (yazar burada babasına sesleniyor, babaağ ben müsrif değilim babağğ)

-Başarılının yanındaki başarısız olmak: Mesela sen sınavı öyle böyle değil batırmışsın, ama yanındaki ‘’çok kolaydı yeaa, sınav iyiydi yeaa’’ diye geziyor. Amaniiinn! Çok fena. Şeytan diyor ki dök suratına porçözü.
Bu durumda şeytanı dinleyeceksin aga, bozuk atacaksın sonuna kadar. Hayır, sınavın kötü geçmesine mi üzüleyim senin yanında gerizekalı muamelesi gördüğüme mi? İki ucu b.klu değnek afedersin. Bu durumlarda devreye empati giriyor. Çatlasan da patlasan da o empatiyi denen mübareği kuracaksın abi. İnsanın halinden anlamak lazım, sırf bu mevzular yüzünden arkadaşlığı biteni gördüm ben.

Daha aklıma bir sürü durum geliyor ama en berbatları bunlar bence. Aman Allah korusun hepimizi:P Var mı sizin aklınıza gelen bu gibi durumlar?