30 Ekim 2011 Pazar

Kalplerimiz Van için Çarpıyor

Van... Bir yandan büyük acıların yaşandığı, öte yandan bu acıların yapılan yardımlarla sevince dönüştüğü yer. Öncelikle depremde hayatını kaybedenlere rahmet, yakınlarına sabır dileyerek başlamak istiyorum. Sadece onlar değil, onlarla beraber biz de ölmüşüz sanki. Öyle acıyor içimiz...

Bu deprem, insanlığın ölmediğini tüm dünyaya bir kez daha gösterdi. Herkes işi gücü bıraktı, uykusundan feragat edip koli bantladı, kadın erkek demeden herkes çalıştı. Sokak çocukları bile tek geçim kaynaklarını, kolileri belediyelere götürdü, biraz daha yardım gönderilsin diye. Ve Türkiye bu dayanışmasıyla tüm dünyaya örnek oldu.

Yapılan tüm bu yardımlarda Twitter'ın rolünü es geçmek haksızlık olur. Takipçisi az-çok çoğu insan deprem bölgesinden haberler, Van'daki insanların ihtiyaç duyduğu malzemeler, belediyelerde çalışacak insan duyurularını hesaplarından yürüttüler. Yeri geldi, ekmek lazım oldu Uno'ya baskı yaptılar.Yeri geldi su lazım oldu Sırma'yı mention yağmuruna tuttular. Gerçekten büyük bir haberleşme zinciri kuruldu. Şahsen ben kaç kere RT tuşuna bastığımı bile hatırlamıyorum. Takipçi sayısı çok yüksek olan, fenomen dediğiniz, mention siliyor diye ukala ilan ettiğiniz insanlar o günlerde profillerinin nasıl gözüktüğünü bir kenara bırakıp, saatlerce iletişimi sağlamak için didindiler.

Şüphesiz ki bu felaketin insanlık adına olumlu sonuçları da oldu. Kimin yardımsever, kimin umursamaz olduğunu gördük hep birlikte. Hangi firmaların düşünmeden bonkörce yardım yaptığını, hangilerininse paraya kıyamayıp, hatta ve hatta sosyal medyada takipçisinin artması karşılığında yardım yapacağını (bkz: Onur Air) gördük. Ak koyun kara koyun belli oldu yani. Bazı insanları daha çok seviyorum, bazılarının ise kim olduğunu farkındayım artık.

Pek çok firmaya baskı yaptık hep birlikte, yardımlar yerine ulaşsın, insanlar mağdur olmasın diye. Twitter üzerinden aldığım haberlerden yola çıkarak Van için çorbada tuzu bulunan firmaları-organizasyonları derledim. Artık su bile alacaksam, yardım yapan firmadan alıyorum. Siz de bu konuda bilinçlenin ki halk olarak bir ders verelim onlara.





Cirosunu bağışlayan cafeler, organizasyonlar: Salomanje, CentoPerCento, Hardal, Kırıntı, Dencafe,
Murat Evgin'in 29 Ekim'deki konseri, Beşiktaş-Galatasaray-Bursaspor maç gelirleri, TS Club internet satış gelirleri, Anadolu Efes-Spirou Charleroi maçının tüm geliri, İstanbul Barosu'nun düzenlediği Candan Erçetin konseri, Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü konseri, Power Fm 25 Ekim Salı günü tüm reklam gelirleri, Van İçin Rock konseri, WTA İnsanbul Cup teniz turnuvası gelirleri

Gıda gönderen firmalar: Reis Gıda, Pınar, Sırma, Saka Su, Erikli, Koru Su, Aroma, Sude Su, Sütaş, Doğuş Çay, Tansaş, Tat, Migros, Ülker, Eti, Coca-Cola, Unilever, Penguen Miazh Dergisi, Setbir, İstanbul Yemek Sanayicileri Derneği, Müsiad, Carrefour SA, Van Et, Lera Fresca

Giyecek-Oyuncak gönderen firmalar: LC Waikiki, Batik, Koton, Penti, Muya, YKM, Lacoste, Playskool, hepsiburada.com, Markafoni, Fenerium, Limango, Birleşik Markalar Derneği, Türk Ayakkabı Sanayicileri Derneği, Armağan Oyuncak, Trendyol

Elektronik eşya-ısıtıcı-tüp-tuvalet-barınak gönderen firmalar: Teknosa, Koçtaş, Aygaz, Toirent, Filli Boya, Borusan Holding, Toshiba, Philips, Yataş, Bimeks

Hijyenik malzeme gönderen firmalar: Eczacıbaşı, Alman Hastanesi, Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Acıbadem Hastanesi, On Dokuz Mayıs Üniversitesi, Dalin, Henkel, Protex, Prima, Molped

Ücretsiz gönderim-ulaşım sağlayan firmalar: Yurtiçi Kargo, Aras Kargo, Mng Kargo, PTT Kargo, Sürat Kargo, Ulusoy, Anadolu Jet, Metro Turizm, Sun Express, Ford Otosan, Türk Hava Yolları, Borusan Holding

Van'da bina inşa edecek olan firmalar: Demirören Holding, Türkiye İş Bankası, Garanti Bankası Fi Yapı, İnanlar İnşaat, Hürriyet Gazetesi

Ücretsiz iletişim sağlayan firmalar: Turkcell, Türk Telekom(ankesörlü telefonlar), Avea, TTNET

Ayrıca Google'dan 500 Bin Amerikan Doları değerinde para yardımı.

Ve bir çok ülkeden gelen yüklü miktarda barınak-para-gıda yardımları.

Ve en unutulmaması gereken de, enkaz bölgesinde başarıyla çalışan AKUT, yardımları gerek yerine ulaşımlası, gerek dağıtılmasını sağlayan Kızılay, başta Şişli ve Kadıköy olmak üzere belediyeler ve muhtarlıklara insanlık adına teşekkürü bir borç bilirim. Biz bu birlik ve beraberliği, dayanışmayı Türk milleti olarak gerçekleştirip hem dünyaya örnek olup hem de yoldaşlarımızı aç susuz bırakmadıysak, vergiler olmasa da olur. Türk halkı her zaman birbirine yetecektir!..

Unuttuğum firma-dernek-kuruluş varsa affola, eklemek istedikleriniz varsa yorum bırakmaktan çekinmeyiniz.

Teşekkürler.

25 Ekim 2011 Salı

TISFEST

Temelleri İstanbul Lisesi Sinema Kulübü'nde 8 yıldır yapılan ulusal kısa film festivali ile atılmış, 13-19 yaş arası gençlere yeteneklerini göstermek, usta yönetmenlerle tanışmak, uluslararası platformda fikir alışverişinde bulunmak adına düzenlenen bir kısa film festivali Teen International Shorts Festival.

Yeni neslin yaratıcılığını, kabiliyetini açığa çıkaracak ve vizyonlarını genişletecek olması açısından bir film festivali olmaktan fazlasına sahip olduğunu gösteriyor.

Yarışmanın tek koşulu yaşınızın 13-19 arasında, filminizin maksimum 15 dakika olması. Herhangi bir konu sınırlaması bulunmayan festivalin son başvuru tarihi 12 aralık.

Festivalin jürisi henüz tamamen açıklanmadı ama ön jürisinin bile hayli zengin olduğunu söyleyebiliriz. Ön jüride Mehmet Emin Büyükcoşkun, Kerem Akça gibi hepsi birbirinden değerli, alanında uzmanlaşmış kişiler bulunuyor.

Festivalin gösterimleri Pera Müzesi'nde yapılacak. Festival programında ayrıca Robert Koleji ve İstanbul Lisesi'nde sinema workshopları, söyleşiler de yer alıyor.

Merakla beklenen ödüller ise; birinciye 1000, ikinciye 750, üçüncüye 500 euro.

Eğer kısa filme ilgim var, kendime de güveniyorum diyorsanız; uluslararası platformda fikir alışverişleri yapıp kendinizi geliştirebileceğiniz, vizyonunuzu genişletebileceğiniz bu festivali kaçırmayın derim!

Daha fazla bilgi için;

TISFEST RESMİ SİTESİ
TISFEST FACEBOOK FAN SAYFASI
TISFEST TWITTER SAYFASI

16 Ekim 2011 Pazar

Bir Grip Yolcuyum Hayat Yolunda

Grip ne kötü şey. Pis grip, kaka grip. Bence birçok ölümcül hastalıktan daha rezil bişey grip. Grip bi sebze olsa kelem, brokoli falan olurmuş.
Böyle kafan tam anlamıyla 1500 oluyor, sağa sola çeviremiyosun, burun desen garanti 1 tanesi tıkalı. Ya sağ ya sol. Tek taraflı nefes alıyosun, hatta bazen ağızdan. Peçeteler sağda solda. Kolonya kokuları üzerine sinmiş. Mikrop kırılsın diye tinerci gibi kolonya çekiyorsun burnuna. Burun zaten silmekten perperişan halde, tahriş olmuş doya doya silemiyosun da. Masaüstü manzarası şu; boğaz pastili, selpak-temiz, selpak-kirli, vicks sprey, parol-tamol-theraflu gibi bilumum ilaçlar. Biliyorum Tylolhot'ı aradı gözleriniz ama çok beklersiniz. Hayatta içmem o rezil şeyi. Ama için diye millete çok güzel öneririm bak. İçmeyince de e iyi iyileşme o zaman hıh diye tribimi de atarım. Ama kendim içmem. Terzi kendi söküğünü dikemez mantığı bundan ileri geliyor sanırım.

Ses zaten hak getire. Travesti terk. Her arayanla 'senin sesine nolmuş?' bilmem nolmuş? Bende onu diyorum nolmuş? diyalogları geçiyor. Boğazını kazımaktan bir hal oluyosun. Kütür kütür öksürüyosun. Ne dinlediğinden sen bir şey anlıyorsun, ne de yanındaki. Bi de 'ay sen de bişey anlamadın benim yüzümden yeaa, ay sana bulaşmasa bari' tripleri, mahçupluğu var. Napayım kardeşim, bulaşacaksa bulaşsın. Zannedersin hiv virüsü, milletin ödü kopuyor.

Evde yalnız olsan ortalığı yıka yıka öksüreceksin ama hele ki anne evdeyse allaaah cümbüşü seyret. Her öhö duyuşunda 'sen gez tabi ekimin ortasında hırkasız terliksiz, çık dışarılara incecik penyelerle banyolu kafayla müstehak sana müstehak' diye gezinir durur tepende. O yüzden grip olacaksan yalnızken olacaksın kardeşim. O ne demekse, sanki sana soruyor virüsler abla kaçında gelek diye. Neyse ben allahtan şu an yalnızım. Söylenen eden yok.

İnanın ki bu gerçek bir grip yazısıdır. Çünkü şu an burnum dışında her yerimden nefes alabiliyorum ama burnumu istiyorum ühüühühüh. Pozisyon aynen şu; yatak döşek, karşıda televizyon açık. Kucakta bilgisayar. Üstte pijama, saçlar gündelikçi fikriye gibi toplanmış. Battaniye kat kat. Öyle bir örtünmüşüm ki elimi çıkarıp kumandayı almaya cesaretim yok. Hatta mümkün olsa şu yazıyı bile düşünce gücüyle yazıcam. Üşengeçlik pik yapmış yani. Pencereden sokağa bakıp duruyorum, pazar pazar evdeyim ya acaba çıksam açılır mıyım? ama salla şimdi bu soğukta otur aşağı. Bu şekilde bi ikilem içindeyim sürekli. Ay daha fazla yazamayazaaam, ellerim üşüdü. Haydin ben filmime geri döneyim.

Sonuç olarak; grip kötü, grip pis, grip kaka.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Ansızın Çıkıp Geldi, Keşke Gelmeseydi

İnsanın kafasını bir anda alt üst eden her zaman eski sevgili değildir. Daha doğrusu değilmiş, ben de yeni öğrendim. Eski bir dostun da bir anda ortaya çıkıp kafanı allak bullak edebiliyormuş.

Günlerden salı. Okul yok. Kahveyi koydum, ders bakıyorum ufak ufak. Ama yavaş. Güneş'in doğma hızına eşitledim kendimi, usulca yükseliyorum. Saatler geçmiş ama ben sadece 3 sayfa okumuşum meğersem.

Açayım maillerime bakayım bari diyorum. Kabulleniyorum artık, çalışmaktan sıkıldım. Dikkati toplayamadık yine gördün mü..

Zaman yine suya özeniyor. Akıp gitmek istiyor. Ama bense onun yanında bir zeytinyağı gibiyim. Daha koyu, daha aheste. O kadar hızlı ilerlemeye gücüm yok.

Maillerin arasında gözüme çarpan bir tane var. O'ndan. O derken eski bir aşktan bahsetmeyi isterdi gönül, ama eski dostlar da O olabiliyormuş. Tabii ki giderken inciten, kıran dostlar. Zaten öyle olmasalar eski olmazlardı, yanımda olurlardı.

Bütün geçmiş geliyor gözümün önüne. Ölürken gözümün önünden geçecek film şeridinden bir fragman sanki. Birlikte geçen günler, geceleri edilen sohbetler. Paylaşılanlar. En yakın dostlarından biri zannederken meğersem ne kadar aptalmışım diyorum şimdi. Nasıl biri olduğunu görememişim, nasıl da körmüşüm?

Atışmaya başlıyoruz yine. Attığım her mailden sonra kalbim çarpmaya başlıyor. İnsan sadece aşıkken böyle hisseder sanırdım, değilmiş. Gelecek cevabı merak etmekten hiçbir şey düşünememek.. Yanı başımda yangın çıksa umrumda olmayacak, aklım anılarda, gözüm gelen kutusunda, elim yüreğimde.

Her gelen mesajı açarken acaba sitem mi etmiş, alttan mı almış düşüncesi. O lanet dilemma. Sonra daha da beteri; bana yaptıklarından ötürü sitem mi etsem, gurur mu yapsam? Yoksa ''o da bir insan, o bir dost, konuş gitsin, eskiyi unut!'' düşüncesi mi? İkincisi daha insancıl ama o zamanında böyle düşünmemişti? O senin insan olduğunu unutup ağzına geleni söylemişti. O yüzden 1.ye dönüş. İnsanoğlu bu, gururu elden bırakmaz.

Ders çalışırken şıp diye geçen 3-4 saat, şimdi hızını 5'e katladı sanki. Kahvem soğumuş, televizyonda en son Seda Sayan vardı, şimdi akşam kuşağı başlamış. Kahvaltıyı bitiremeden, annem gelip soruyor akşama ne yemek yapayım diye. Çalıştıklarım kafamdan uçmuş gitmiş.

Karşılıklı sitem ederek bir yere de varamadık. 2 yıldır onsuzdum, şimdi gerek yok tekrar fazladan çıkıp gelen bir dosta. Etrafımda olanlar bana yeter, o olmasa da olur diyorum kendi kendime. Mailleri siliyorum, gelecek mailleri engelliyorum. Öyle bir umrumda ki değil ne yazacağı.. Çünkü o artık yok. Ve olmayacak. Sanki bir ruhtu, uğradı bir kaç saatliğine. Anılarımı geri getirdi. Özellikle kötü olanları, ağlatanları. Ve geldiği gibi uçup gitti. Ama bütün günümü benden çaldı, yani kaybeden yine benim..

8 Ekim 2011 Cumartesi

Kadın Olmak Güzel Şey

Biz kadınlar bayılırız kadın olmanın zorluklarından dem vurmaya. Ki ben de yapıyorum bunu hep, ''gel bakayım yaz günü sıcak sıcak ağdayı sür bacağına bi bakayım hee yemez dimi yemezz'' diye kışkırtmaya bayılırım. Ama durdum bir düşündüm, aslında kadın olmanın da güzel yanları varmış. Eminim okuyunca ''hakkaten ya, aa valla'' gibi tepkiler vereceksiniz.


Bir kere, tamam giyimimiz kuşamımız çok önemli, gerek kendimize gerek insanlara saygıdan ötürü ama; gidip de amaan annem de bütün kirlileri yıkamış diyerekten sevgilimizin kotunu babamızın  gömleğini giyip sokağa çıksak, kimse '' napıyo ya bu, ehe öhe manyak mı ne'' diye tepkiler vermez. Sadece alıcı bakışlarla süzülmekten mahrum kalırız o kadar. Ama erkekler öyle mi? geçtim mini etek gibi über feminen kıyafetleri, daracık streç bir jean giyseler bile bir değişik durabiliyor. Efemine buluyoruz bazen, garipsiyoruz. Ki ben bir erkeğin şal takmasına bile yeni yeni ısınabilmiş bir insanım.






Zayıflama takıntımız var evet, her kadının fazladan bir 5 kilosu vardır en az, şaşmaz. Kimse ''ohhh ideal kilomdayım en güzel benim süperim ayy aye koko cambo'' diye gezmez. Bir memnuniyetsizlik daima mevcuttur.Ama işin güzel yanı, erkek kısmı gibi ''off kollarım incelmiş ağırlık kaldırayım, yok body yapayım da baklavalarım adonislerim çıksın'' gibi triplere girmemize, ne idüğü belirsiz suni protein tozlarını avuç avuç yutmamıza gerek yoktur. Biz koşu bandıyla, power plate'le yetiniyoruz Allah'a şükür.


Kozmetik dediğimiz endüstri kadınların yanında bir kere! Kafadan 1-0 öndeyiz. Baktık sivilce mi çıkmış, hoop fondöten pudra derken 2 saniyeye ''hee nerde sivilce he ben göremiyorum?'' moduna girebiliriz. Ve şunu rahatça söyleyebilirim ki, yüzüne bakıp bundan iş çıkmaz denilen bir kadını makyaj denen sihirli dokunuşlarla peşinden on yüz bin milyon erkeği sürükleyebilecek bir ''hatun'' haline getirebilirsiniz.






Ayrıca kozmetik demişken, istediğimiz yerde ulu orta kremlenebilir, güneş yağımızı sürünebiliriz. Ama mesela plajın ortasında iştahla kollarına havuç yağ sürdüren erkek modeli fazla maskülen durmuyor sanki. Ya da hangimiz olsak bir erkek arkadaşımızın çantasında nivea lipstick görsek önce garipsiyoruz, sonra ''e yani sonuçta onunki de dudak, evet olabilir'' diyerek susuyoruz.


Kadınların çok sevdiği, uğruna paralar döküp seneler öncesinden sıraya girebildikleri ''çanta'' denen bir aksesuar var. Ama erkeklerin çoğu çanta kullanmayı sevmez. Biz makyaj çantamızı, güneş gözlüğümüzü, kitaplarımızı falan çantalarımıza, pardon bavullarımıza atarken onlar ellerinde taşımak zorunda kalırlar çoğu zaman. Ben çantama saç düzleştirici koyduğumu bile bilirim. (tabi o gün ekstrem bir durumdu tamam korkmayın benden)










Boyumuz mu kısa? Çekeriz topukluyu olur biter, hah dert ettiğin şeye bak!








Çok mu yaşlı görünüyoruz, kaz ayaklarımız mı kırıştı, dudaklarımız mı pörsüdü? Yaptır estetiği botoksu anında eksi 20 yaş garanti.


Her yere önce biz gireriz. Ne de olsa ''ladies first''.


Gece geç saate dışarıda kaldıysak sevgiliydi, kankaydı mutlaka kapıya teslim bırakacak biri çıkar.


Rahat rahat, böğüre böğüre ağlayabiliriz. 'Erkekler ağlamaz' gibi kısıtlamalara maruz bırakılmayız.


Yağmur yağsa ıslanmamız çok düşük ihtimal. Mutlaka şemsiyesiyle himaye altına almak isteyen bir erkek bulunur.








KRAVAT TAKMA ZORUNLULUĞUMUZ YOK! ohh be, lisede çok çektim kravat şeysinden, liseyi atlattığıma göre rahat rahat sevinebilirim.


Toplu taşımada çok hınca hınç dolu değilse genellikle yer buluruz. Zira bir kadın ayaktayken gerine gerine oturabilen bir erkek varsa atlasın camdan.


İşte böyle hemcinslerim, evet zorluklar da var hamilelikti, ev temizliğiydi vesaire gibi. Ama kadın olmanın güzel yanları da oldukça fazla gördüğünüz üzere, keyfini çıkarmaya bakın:)

3 Ekim 2011 Pazartesi

Twitter: Günümüzün Siberalem'i

Sosyal medya denen kavram iyice hayatımıza girmiş durumda. Biz icq'larla, messenger'larla büyüdük. O zamanlar ''cnm msn'in var mı?'' ydı sosyalleşmenin adı. Şimdilerde ise sosyal medya adını koyarak daha büyük, geniş, önemli bir mecra olduğuna inanmaya başladık.

Eskiden arkadaşının mail adresini alır eklerdin, msn'de de okuldan sağdan soldan geyik yapardın. Yani internette konuştuğun kişi normal hayatında da arkadaşındı, sadece oradan ekstra geyik yapılıyordu. Hatta babam anlam veremezdi saatlerce klavye başında olmama, ''okuldan daha yeni geldin, yeni ayrıldınız ne buluyorsunuz bu kadar konuşacak'' diye sorardı. Ama ordan yapılan dedikodunun tadı ayrıydı tabii ki. Biz bu 10 parmak klavyeleri msn'de sabahlayarak yaptık. Parmaklarımız nasır tuttu bazen, gözlerimizden yaşlar gelene kadar ekrana baktık inatla. Yat dediler, yarın okul tatil dedik. Bilgisayar lazım kalk artık dediler, yalvar yakar 5 dakikanın pazarlığını yaptık.

Tabii o zamanlar şimdiler kadar bolluk içinde değildi. Şimdi bizim evde herkes bilgisayarının başına geçiyor, internet cafe işletiyoruz zanneder gören de. Sonra artık hemen hemen herkesin modemi sınırsız, kota derdi yok. Eskiden ev telefonundan bağlanılırdı internete, dozu kaçırdın mı ''telefonu çok meşgul ettin'' denir, kablolar çekilirdi. Konuştuğumuz insana veda bile edemezdik. ''Düştüm yeaa'' derdik ertesi gün, olur biterdi.

Şimdilerde internet insanın hayatını etkilemeye başladı. İnsan var olduğundan beri, ortak bir mekanda bulunduğun kişiyle tanışılır (okul, dersane, mahalle vb), sonra samimi olunurdu, internet akla gelen son şeydi yani. Ama günümüzde öyle değil. Artık yeni bir boyut kazandı insan ilişkileri. Bir insanın önce yazdıklarını okuyorsun, kafa yapısını, mizacını anlıyorsun, sana uygunsa görüşüp tanışıyorsun, sonra samimi oluyorsun.

Buna en elverişli yer, Türklerin pek çabuk ısındığı Twitter. Baktın hoşuna gidiyor adamın kafası, hop takibe al. Facebook'a ekle, sonra buluşma ayarla, telefonunu al vesaire vesaire..

Bunlar güzel şeyler tabii ki. Mesela twitter satesinde taa Adana'dan Trabzon'dan insanlarla tanıştım ben de. İnternet olmasa varlıklarından bile haberim olmayacak, karşılaşma şansımın bulunmadığı insanlarla. İnsan sosyalleştiğini hissediyor. Düşünsenize oturduğunuz yerden çevreniz genişliyor bir kere. Evde üzerinizde çamaşır suyu dökülmüş eşofmanınızla, tepeye kondurduğunuz topuzunuzla, en absürd halinizle yeni insanlar tanıyorsunuz bir nevi.

Öyle ince bir çizgi var ki bunu lehine kullanmakla aleyhine çevirmek arasında.. Orada durmak lazım işte. Çünkü sosyal medyada işler gereğinden hızlı ilerliyor. İnsanlar yeni takibe aldığı insanlarla 2-3 mention'dan sonra canım bebeğim balım'lı konuşabiliyor (kendimi de katıyorum bunun içine). Mesela benim şu an gerçekten kardeşim dediğim insan, 13 yıldır yediğimin içtiğimin ayrı gitmediği insan. Ama burada da bazen dalgasına bazen hissederek kardeşim dediğim oluyor. Ne kadar hissediyorum orasını bilemem ama, bazen insanlardan gerçekten ''elektrik'' alıyorsunuz ve aylarca görüşmeseniz, farklı şehirlerde olsanız bile yakın dost olabilme şansınız var.

Görünüşte her şey güzel, arkadaşlarınız artıyor falan filan. Ama o işler her zaman öyle toz pembe değil işte. Benim yaşadığım müddetçe aklımdan çıkmayan, beynime tabir-i caizse kazıdığım bir laf var; ''çabuk gelen samimiyet çabuk gider''. İnsanları sindire sindire tanıyıp hayatına almak gerek. Şimdi diyeceksiniz sen bunu çok mu yapıyorsun da akıl veriyorsun? Hayır. Zaten benim bu işten çok ağzım yandığı için yazıyorum ben yaptım siz yapmayın diye. Yani bir kere işin mantığına aykırı; sen 5-6 yıl her gün aynı okula gittiğin yüz yüze baktığın insanlara da arkadaş diyorsun, 1 bilemedin 2 kere gördüğün, modemini kapasalar bütün ilişkinin biteceği insanlara da. Aileler de henüz bu duruma hazır değil. Babam bana kiminle buluşacaksın, nerden arkadaşın diye sorduğunda ''twitter'dan'' diyemiyorum. Eskiden internetten, siberalem gibi sitelerden kurulan arkadaşlıkları hepimiz eleştirirdik, anlam veremezdik çünkü. Bana da garip geliyor, ortak arkadaşlarımız var falan diye geçiştiriyorum olayı.

Twitter'da 180 küsür kişiyi takip ediyorum. Keşke hepsiyle en az bir kere yüz yüze görüşüp tanışabilsem. Ama tanışabildiklerim 1 elin parmağını geçmez, bunda senede 9 ay şehir dışında yaşamamın da payı var. Yazın da tatildi şuydu buydu derken, e insanın kendi arkadaşlarına da vakit ayırması gerekiyor tabii. Öyle böyle denk düşmedi yani, hala deli gibi buluşmak istediğim insanlar var ama ya bana uymuyor günler ya onlara. Ne yapalım sene içinde görüşürüz bir şekilde artık:)

Gerçekten samimi olabileceğime inandığım insanlar var. Ama şunu söylemeliyim ki aşırı bir dedikodu dönüyor insanların arasında. Benim yüzüme canım balım diyen insan arkamdan atıp tutuyormuş kaç kere duydum bunları. Çoğu insanın derdi, kimin kaç takipçisi var, nasıl yazıyor bilmem ne. Twitter'dan tanışan insanların toplu buluşmalarında bile (Benim katılmaya pek fırsatım olmadı, katılan insanların izlenimlerini aktarıyorum)  ellerde telefon, normalde söylesen gülmeye tenezzül bile edilmeyecek twitler birbirleri tarafından retweet ediliyor, takipçiler artırılıyor, şşt bak bakayım ben kaç olmuşum'dan başka muhabbet dönmüyormuş çoğu zaman. (Tabii ki gerçekten kaliteli muhabbet etmek için toplanan insanları tenzih ediyorum, onlar iyi ki varlar.)

Yani uzun lafın kısası, dünyaya bir kere geliyoruz, gülmek eğlenmek için insanlara ihtiyacımız var. Hepimiz isteriz çevremiz geniş olsun, topluluklarda aranan insan olalım. Twitter bunu destekleyen bir mecra. Ama dengeyi iyi kurmak lazım. Çünkü anlık mesajlar yazıyoruz ve insanlar okuyor ediyor. Söz uçar yazı kalır demiş atalarımız, iyi de demişler. Günlük hayatta yaptığın laklakları yazıya rahatça döküp yazıp çizdiğin zaman yarın öbür gün gelip senin yüzüne vurabiliyorlar. Ondan sonra, hemen kardeşim bebeğimli düzeye geldiğin insanlar, arkandan konuşup durabiliyor, twitleri çok iğrenç yeaa nasıl o kadar takipçisi var diye sana iftira atabiliyor. Gerçekten çok çirkin durumlar bunlar. O yüzden ''sağlam'' insanlarla, görmüş geçirmişlik bakımından kendinle denk olan insanlarla ilişki kurmak lazım.

Çok şükür şimdiye kadar ağzım yanmadı bu konuda. Pek hızlı samimi olduğum 1-2 insan da arkamdan vurunca hayatımdan çıkardım, daha mutluyum hatta onlarsız. Demek ki hayatıma almaya hiç gerek yokmuş. Bunu iş işten geçmeden, 1-2 ay içinde fark ettiğim için de nasıl dua ediyorum anlatamam.
Hala yüzüme gülüp arkamdan konuştuğunu duyduğum 1-2 insana da yapacağım bir şey yok. Davul bile dengi dengine. Biraz aile terbiyesi, biraz da insafa sahip olsalardı yapmazlardı, o yüzden yüzlerine vurmaya gerek bile duymadım. Çünkü söylesem ne olacak, benim keyfim kaçacak ama onlar daha beter dedikoduya devam edecekler. Huylu huyundan vazgeçmez diye düşünüp susuyorum, onlarla bunları konuşmak demek, söyledikleri laflar beni yaralıyor demektir. Yaralamadığına göre de, konuşmaya etmeye hiç gerek yok.

İnşallah size hep denginiz olan, gerçekten bir şeyler paylaşabileceğiniz, amiyane tabirle helal süt emmiş insanlar rastlar. Umarım kimse arkanızdan dedikodunuzu yapmıyordur, dua edin de insanlar hakkınızda düşündüklerini yüzünüze açık açık söylesinler. Belki o an kırılabilirsiniz ama bu daha hayırlısı inanın. Dürüstlükten kimseye zarar gelmez. Bu uzunca yazıyı okuyanlara, naçizane tavsiyelerimi yabana atmamalarını diliyorum, kendim için ise twitterdan tanıdığım ama henüz görüşemediğim ''gerçek'' insanlarla en kısa zamanda bir araya gelebilmeyi umuyorum.