28 Eylül 2011 Çarşamba

Çocuktum Ufacıktım

Yine çocukluğumu özledim.. Ne güzeldi o zamanlar. Şu ara en büyük ve bir o kadar ütopik hayalim 1 günlüğüne çocukluğuma dönüp gelmek. Allahtan çocukluk arkadaşlarımla ilişkimi koparmamışım da arada bir buluşunca eskileri yad ediyoruz, gülüyoruz:)

Ne rahattık ama.. Sabah evden çıkardık, sokak lambaları yandığında girerdik. Yemek yer tekrar çıkardık. Geceleri saklambaç seansımız olurdu mutlaka. Gündüz de istop, voleybol, bebekler, arabalar..
Öyle pervasızdık ki.. Dışarı donsuz çıkan arkadaşımı hatırlıyorum:P Umrumuzda değildi çünkü. Çocuk aklımızla kim kimin altına üstüne bakacaktı ki.. Sonra, her gün ayrı kıyafet derdi yoktu şimdilerde uğraştığımız gibi. 4-5 tane taytım bluzum vardı, sırayla giyer dururdum. Annem artık yıkamaktan yorulmuştu. Sürekli oynarken düşer dizlerimi kanatırdım. Kabuk bağlayınca da soymak en büyük zevkimdi. En güzeli de kimsenin kusuru kimsenin umrunda değildi. Şimdi suratımızda bir sivilce çıksa kapatana kadar akla karayı seçiyoruz. Ama o zamanlar.. alnımız yara bere içindeydi, suratımızda yerlerden bulaşmış kir izleri. Ama önemli olan güzellik değildi, önemli olan istopta hangi rengi söylediğindi, sitenin başından sonuna kimin daha önce koştuğuydu, babandan para alıp bakkaldan alacağın gıcır plastik toptu.


O zamanların modası istopta enteresan renkler söylemekti. Aslanağzı, vişne çürüğü, siklamen moru, cam göbeği.. Sorsan siklamen ne diye söyleyemezdik, ama siklamen morunu bilirdik işte. Ton şaşmazdı. Kimse bulamazdı bu renkleri. Söylediğimiz rengi kimse bulamazsa da bizden havalısı olmazdı.
Şimdi şu yaşımda kalkıp istop oynasam ''chanel 505'' falan derim herhalde.

Meslek seçme derdi, hayatı belirleyen sınavlar yoktu. En önemlisi ÖSYM yoktu lan. Ne olduğunu bilmezdik. O ne ki la pokemonda bir ejderha mı falan derdim herhalde eğer sorsalardı:)

Parasal sıkıntı yoktu, geçim derdi yoktu. Alabileceğimiz en pahalı şey Barbie bebek, yiyebileceğimiz en lüks şey o rengarenk jelibonlardı. Sonra ruj şeklinde şeker, 1 metrelik sakız, ağızda patlayan drajeler, birbirine vurunca duman çıkartan çakmak taşları.. Hep 1-2 liralık şeylerdi. O zamanın parasıyla 100 bin civarı. En büyük adrenalinimiz, babamız fark etmeden reyondan şeker aşırıp alışveriş sepetine atmaktı. Fütursuzca yerdik, kilo alma derdimiz yoktu. Selülit yapar diye cipsten uzak durmazdık mesela.


Hata yapma lüksümüz vardı. Hoşa gitmeyecek bir şey yaptık mı bir-iki azar yerdik ama sonra ''çocuk işte'' ler bizi kurtarırdı. Yargılanmazdık.


Karanlıktan korkardık. Hayaletlerin, noel babanın varlığına inanırdık. Ama sıcacık yatağımıza yatıp yorganı kafamıza kadar çekince tüm kötülüklerin bizden uzak duracağını zannederdik. O yorgan bizim koruma kalkanımızdı, kimse onu aşamaz, bize dokunamazdı. O zamanki aklımızla ölçüp tartınca, dünya şimdiki kadar kötü değildi. Kimsenin kimsenin malında gözü yoktu, para pul hikayeydi. Tasolarla alayını satın alabileceğimizi zannederdik, saftık temizdik, en güzeli de dürüsttük.

Çok özlüyorum o günleri, bazen korktuğumda yine yorganı çekiyorum; çocukluk günlerim geliyor aklıma, özlüyorum, özlüyorum.. Nefesim daralıyor indiriyorum yorganı. Ve o an aklıma geliyor, ne yazık ki o güzel seneler geçti ve artık şu kahpe hayatın kötülüklerine sadece kendimiz olarak, tek başımıza, yorgansız göğüs germemiz gerekiyor.

Düşündükçe boğulacak gibi oluyorum, camdan bakıyorum.
İstop oynayan çocukları görüyorum, ve bu sefer sanki gerçekten boğuluyorum..

Siz bunu okurken ben Migros'a gidiyor olacağım. Aldığım istihbarata göre orda ruj şeklindeki şekerlerden satıyorlarmış. Madem unutamıyorum o günleri, bari 2 şeker 1 plastik top da alayım doya doya, uzuun uzun özleyeyim..

25 Eylül 2011 Pazar

Yaz.

Dikkat dikkat! Okuduğunuz bu yazı, yaz tatilinin son yazısıdır. Bitti oğlum koskoca yaz, bildiğin bitti. Bu yazıyı geç bulabilirsiniz çünkü bizim okul geç açılıyor. Yarın yani. Geç açılmasına amenna da, geç de kapanıyor meret. 5 temmuz falan yani. Anlayacağınız sizler fink fink gezerken biz burda finallere çalışıcaz. Vaziyet beni şimdiden huysuzlandırıyor.

3 aylık tatili yedim bitirdim, dönüp dolaşıp bunu düşünüyorum. Bu yazın bana kazandırdığı en güzel şey burası oldu, yani blog, yani hisli defter. Hep yazıyordum ama tumblr'daydım daha önce. Biraz geç anladım ki orası azıcık resim müzik yeri gibi. Blogger şeysinde daha çok değer veriliyor yazılara. Ben de tası tarağı topladım yerleştim buraya. Yazıyorum, içimi döküyorum; e bir de okununca tadından yenmiyor.

Yazın çoğu İstanbul'da geçti. Eh bütün yıl İstanbul'u özlemişim, oradan başka bir yerde geçmesi beklenemezdi zaten. Ayrılırken şöyle düşünüyordum; ''oh be İstanbul'a da doydum he'' diyordum kendi kendime. Ama doyulur mu be İstanbul'a? Benimki de laf. Kelimenin tam anlamıyla İstanbul'un aşığıyım, nasıl bir tutku bilmiyorum ama çok seviyorum çok..  20 yıldır doğduğum evde yaşıyor olmam da sahip olduğum büyük bir şans. Semtimi, çevremi, muhiti o kadar seviyorum ki, Allah ayırmasın yarabbi. (şu an kısmen ayırmış olsa da her ayrılık bir gün biter, dayan Ceren diyorum kendime)

İçimde sayısız duygu durumu.. Sayısız değişiklik. Bir şeyler çalkalanıyor sanki. Bir sağa bir sola. Bir su terazisi olsa içimde, dengede durması mümkün değil.

Düşünüyorum sürekli. Aylardır gece istediğim saatte yatıp sabah keyfime göre kalkıyordum. Yarın 6 buçuk sularında kalkıcam. Telefonun alarm menüsüne girmek nasıl koydu anlatamam. 06.30' u tuşlamak falan.. Yarın da anasının nikahı gibi ders var. Hani o ilkokuldaki ''ilk gün bişey yapılmaz yeaa'' lar çoktan bitmiş gitmiş. Tekrar tanışsaydık, bir tur daha oryantasyon patlatsaydık? Güzel olmaz mıydı? Olurdu bence.

Bağımsızdık kaç aydır. Artık ders programına bakmadan yaşayamıyoruz. Ceren şu konsere gidelim mi? Ya benim bi ders programına bakmam lazım. Pranga gibi girdi, kazığı çaktı şu ders programı hayatımıza. Öyle bir sözünü geçiriyor ki mübarek, onsuz adım dahi atamıyoruz. Yaz güzeldi, programsızlık güzeldi. Kafamıza eseni yapmak güzeldi. Şimdi bunları yazınca okuldan soğuyormuşum falan gibi izlenimler olabilir, yok öyle bir şey. Benim soğuduğum şu uzun tatilden okula geçiş süreci. Yoksa 3 güne susarım, ödevdi dersti önüme yığılınca anestezi etkisi yapar zaten, hissetmem acısını.

Şimdi okul başlıyor. Alkole kısmen veda, kahveye merhaba. Gece gezmelerine veda, ders çıkışı sinemalara merhaba. Neyse, arkadaşlar var ama. Arkadaşlar iyidir. Zaten onlar olmasa ne okulun anlamı kalır ne dersin. Yarın beni okula götürecek, tramvaya bindirecek esas sebep özlediğim, pamuk helva gibi insanlar. Tanrı ayırmasın beni onlardan. Diğerlerinden de uzak tutsun. Amin.

Öyle yani, gönül ister ki yine gece 3-4 lerde yatayım. Ama başladı annemlerin 'erken yat' telefonları. Erkenden kasıt da 12-1 çaktırmayın. Noluyoruz yani 10'da mı yatacaktık? :)

Bu sene de güzel geçsin, su gibi aksın da yaz gelsin. Yaz güzeldir, aydınlıktır, sıcaktır, aileyle beraberdir, boştur, samimidir. 2011 yaz ise benim için şunlardır;

istanbul, ailem, acıbadem, arkadaşlar, beyoğlu, bira, bomonti, white c.mocha, twtter, facebook, shameless, the big c, time out, fashion week, sundaysky, sahaf, bienal, sergi, karakalem,scrabble, batak, uno, tophane, asmalı, limoncello, votkalimonn, hisli defter, doğum günü, hediye, fotoğraf makinesi, yeşillik, çimen, güneş, bulut, inönü, beşiktaş, park büfe, moda, siyah, beyaz, kıPrıs, merit, sıcak, çok sıcak, hastane, eczane, doktor, akraba, ramazan, oruç, susuzluk, ters dönen uyku düzeni, imsak, iftar, bayram, harçlık, bilet, uçak ve final destination: Samsun..

Geç Keşfettiğim Dünya: İstanbul Fashion Week

Şehirde son günlerimdi, hızlandırılmış İstanbul programı yaptım bu ara. Gez babam gez. Cebindeki para, ayaklarında derman bitene kadar gez.

1 haftadır İstanbul da pek rahat durmuyor. Suç tamamen bende değil:)
IFW biteli 15 gün oldu ama ben daha yeni yazabiliyorum, gördüklerimi unutmadan zaman ayırıp yazmam gerektiğini düşündüm.

Hızlandırılmış gezi programım İstanbul Fashion Week ile başladı. Sadece son gününe katıldım ama keşke ilk 3 güne de gitseymişim, davetiyem olduğu halde ilgimi çekmediği için gitmedim. Ama hata etmişim. Ben modanın çok da kayda değer bir şey olduğunu düşünmüyordum. Hatta moda tasarımcılarını sanatkar olarak nitelendirmezdim. 'Moda insanın kendine yakışanı giymesidir' klişesine sığınıp harcıyormuşuz meğersem güzelim sektörü. Hiç de düşündüğüm gibi değilmiş, demek ki gidip yerinde, sektörün insanlarıyla görmek gerekiyormuş.

Fashion Week Odakule'de yapıldı. Tepebaşı'nda hemen Trt binasının orda. Büyükçe bir çadır kurdular. Müzik bangır bangır, kapılar camlar titriyordu o derece. Herkes birbirini süzüyor, flaşlar patlıyor, ünlüler desen akın akın. Gördüğüm ünlü isimleri saymakla bitiremem sanırım. Hatırladıklarım; Tuğçe Kazaz, Merve Boluğur, Oben Budak, Feryal Gülman, Bergüzar Korel, Tuğba Ünsal ve daha niceleri..

Moda blogger'ları vardı epey bir. Çoğu insanın elinde koca koca Nikon'lar, flaşları patlatıp patlatıp durdular. Ben de bol bol fotoğraf çektim, hala makinemde aktarılmayı bekliyorlar:)

Fakat şu var ki oraya gelen kitlenin bir kısmı; kendi, üstü başı için gelmemişti bence. Kimisi yeni aldığı cristianlarını göstermeye, kimisi bloguna malzeme çıkarmaya gelmişti. Fotoğraf-video çekmekten bir şey izleyemediler. Sorsan tasarımcının adını bilmezler. Koşa koşa basın odasına koşup fotoğraf yüklediler falan. Telefonlar da ellerinden düşmedi. Diğer bir kitle, bir bakalım görelim neymiş ne değilmiş diye meraktan gidenler (ben bu gruptanım), diğer kısım da gerçekten moda sektöründe çalışanlar, son olarak da giyinmeyi etmeyi sevenler, bir ayakkabıya tereddüt etmeden milyonlar verebilen insanlardı. E onlar takip etsin tabii, tuzları kuru ne de olsa.

Son gün Deniz Kaprol, Tuvana Büyükçınar, Rana-Berna Canok, ve Gamze Saraçoğlu defilelerini izledim. Deniz Kaprol'ün ilk kişisel defilesiydi, geçen sene Karma defilede sergilenmişti tasarımları. Bu sene kiminle çalıştı bilmiyorum ama, styling ve müzikler muhteşemdi. Mavi hakimiyetinde bir şov izledik. Zaten koleksiyonuna değinmiyorum bile, onu da çok beğendik. Ayakta alkışladık, hatta twitter'da tt oldu:)


Ama bence organizasyonun kraliçesi Gamze Saraçoğlu'ydu. Kıyafetler müthişti. Beyaz, turuncu, sarı gibi canlı renkler hakimiyetinde bir koleksiyondu. Gerçekten tebrik ediyorum kendisini. Tepeden tırnağa, saçtan makyaja, ayakkabıya kadar dört dörtlüktü mankenler. Kendisine de söyledim ama tekrar buradan da tebrik ediyorum, devamının gelmesi dileğiyle..

Diyeceğim o ki, önyargılı olmamak lazımmış hiçbir konuda, hiçbir şey hakkında. Moda da güzel bir şeymiş yani. Seneye imkanınız olursa davetiye ayarlayın mutlaka, yoksa da zorlayın elinizden geleni yapın ama mutlaka katılmaya bakın bu güzel organizasyona:)

23 Eylül 2011 Cuma

Dur Yağmur Dur!

Dışarıda yağmur var. Hava çok gri.. bense kahvemi koymuş.. şaka lan şaka ne grisi ne kahvesi. Yağmuru da oldum olası sevmem allah biliyor ya.

Yahu Mikail; ne güzel havalar var; efendim güneşli havalar var, bulutlu havalar var, yahu kara bile razıyım. Ama şu yağmur sevdandan vazgeçsen diyorum he? Hayır yağmuru seveni de anlamam, hatta vakti zamanında ''yağdır mevlam su'' diye haykıran adama değinmiyorum bile. Gripin var bir de, durma yağmur durma diye çığıran. Sonra yağmur duası diye bişey neden var ki? Kimler bu duayı eden sorunlular? Bak gökten iki damla düştü böyle çenem açıldı görüyosun sevgili okur.

Şimdi 96'lı ergen kızlarımızın aklına yağmur deyince hep şu manzara geliyor biliyorum; sevgilisi onu eve bırakırken sağanak başlıyor, sonra ıslanıyorlar falan, öpüşüyorlar. O da bunu ertesi gün kankisine yetiştiriyor; tepki de şu: Aeeeyyy çok romantiiieekk'!


Hee çok romantik he sorma. Tabi sen okuluna servisle git gel, haftasonu ne dersane ne bişey, e öylesi bana da romantik anam. Ama her sabah 7 de otobüs kuyruğu bekliyorsan, yetişmen gereken sınavın labın vs varsa, hiç de romantieeek değil bebetom. Oy bak yazarken bile stres oldum. Şemsiye alsan yanına, o şemsiye ıslanacak, çantaya koyamayacaksın, elinde tutacaksın mecbur. Sonra şıp şıp pantolonuna damlayacak işemiş gibi gezeceksin sağda solda. Ondan sonra SAÇLAR! Benim saçlarım dümdüz mübarek, ama yağmurda benimkilerin bile şekli bozuluyor abi. Ne perçem kalıyor ne bişey. Artık yağmurlu günler için ayrı bir çanta falan hazırlayacağım; o öyle kapının yanında duracak. İçine de şemsiye, şemsiye torbası, yağmurluk, saç düzleştirici falan koyucam. Kapıcam çıkıcam onu sonra hiç yağmur yağmamış gibi kuğul olucam (hfdjgfk).

Sonra ayakkabılar da batıyor. Converse giyiyorsun havanın baharlığına güvenerek, ki İstanbul neyse de Samsun'un havası ergen kız gibi. Sürekli değişken. Şu anda da ağlıyor zaten, yağmurlu yani. Babet giyip çıksan, gün sonunda ayağının içi sucuk gibi oluyor. Yani hep sıkıntı hep sıkıntı. Benim için ideal hava, güneşi de fazla olmayan, şöyle hafif kapalı, az rüzgarlı; hırkayla şalla çıkabileceğin havadır aga. Ne terlersin ne üşürsün ohh mis.

Bizim için sorunlar sadece bunlardan ibaret, yani sadece dış görünüşü etkiliyor ama evsiz olan insanları düşünmeden edemiyorum. Memlekette gelir düzeyi düşük, asgari ücretle geçinen o kadar aile var ki; çocukların bırak botu çizmeyi, ayaklarına giyecek terlikleri yok. Okullarına gitmek için kilometrelerce yolu yürüyerek katediyorlar. Ayakları acıyor artık, kıyafetleri yıpranıyor. Düşünsenize bir de yağmur yağdığını, zaten hayat onlar için yeterince zor; yağmurda ıslanıyorlar bir de. Evlerinin çatısı akıyor, aktarmaya paraları yok. Koltukları, yer yatakları ıslanıyor. Biz 3 odalı evi küçük bulurken onlar 1 odalı evin hayalini kuruyorlar. Şimdi demeyin bana aeey çok duyarlısın gözlerim yaşardı diye, çoğunuz, hatta çoğumuz bunların farkında değiliz. Ancak çok uzun süreler düşününce, kendi dertlerimizi bir kenara bırakınca aklımıza geliyorlar. Çoğu zaman da onlar için hiçbir şey yapamıyoruz, aklımızdan çıkıp gidiyor öyle. Ve diyoruz ki beterin beteri var, şükrediyoruz sonra. Ama şükretmekten kastımız o kadar farklı ki onlarla. Onlar bir somun ekmeği bulunca şükrediyorlar, bizse fönümüz bozulmadı diye. Onlar yarın tavuk yemek hayalleriyle uyuyorlar, bizse belki bir gün lüks bir villamız olur hayalleriyle.
Onlar için hayat güneşli havalarda bile zor. Boşver benim saçımın fönünü, yağmur onlar için yağmasın, sadece onlar için.

22 Eylül 2011 Perşembe

Bir Genç Kızın Pegasus'la İmtihanı

Sinirden çatlıcam da patlıcam. Sabah dönüyorum Samsun'a. Okul başlıyor pazartesi falans yani. 06.10'da uçağım var. Pegasus uğursuzuyla gidicem. Zaten 3 ay üzerine evden ayrılmanın verdiği huzursuzluk var üzerimde, bir de valizin kilosunu tutturma olayı çıktı. Ben gelirken 2 valizle geldim, otobüsle geldiğim için tıka basa doldurdum ne varsa. Otobüsleri o yüzden seviyorum, koli falan bile verebiliyorsun. Ama uçak? Eyvallah 12 saatlik yolu 2 saatte getiriyor da, sinir stres diz boyu arkadaş!

Ben aslında yine otobüsle dönecektim, hatta o yüzden rahat rahat alışveriş yaptım bütün yaz. Kitap giyim parfüm vesaire fütursuzca doldurdum. Zaten uçak seyahatini de hiç sevmem. Güvenlikten geçerken 2-3 kere donuna kadar çıkar giy falan meşakkatli işler sinirimi bozuyor. Ama teyzem dönüşe 10 gün kala İstanbul'a tatile gelince işler değişti. Yaşı gereği uzun otobüs seyahatlerine dayanamıyor, uçakla dönmek istedi. E haklı da kendine göre sağlık her şeyden önemli. Ama ben planlarımı otobüs üzerinden yaptığım için uçağın 15 kg sınırlaması yüzünden biraz mağdurum şu an. Evet aynen öyle, mağdurum da mağdurum yağğni.

Büyükçe bir valiz almıştım İstanbul'dan bu yaz. Ama çekçekli valizlerin maşallahı olduğundan, darası bile 2 kilo çekiyor arkadaş! İndik mi 13 e?

Özene bezene yerleştirdim her şeyimi. Tatatataaam! 32 kilo. Çokzel dimi? Haydi bakalım boşaltıyoruz. Teyzemin hakkından çalarım diye düşündüm, ama maşallah o da öyle bir alışveriş yapmış ki koskoca bir koli dolusu eşyayı kargoya vermesine rağmen valizi 13 kilo. Yani ben hala mağdurum.

Başladım çıkarmaya. Allahtan 1 ay sonra kurban var da gelicem buraya 10 günlük. Çok sevdiğim eşyalarımın dışında ne varsa çıkardım, ayakkabı çanta hatta deodorant falan bile. Şu an öyle gerizekalı bir bavulum var ki görseniz bi yerlerinizle gülersiniz. İçinde 6 tane pantolon var ama 4 tane bluz var falan. 1 ay sonra gelip doldurur otobüse giderim kafasıyla bıraktım her şeyi. Ağırlığa göre valiz yaptım resmen. ''Bu Converse 1.100 çekti, yok ağır bırak! Bu çanta 3 kilo mu lan hahaayt kıçımın kenarı, bırak bırak at gitsin'' gibi saçma salak işlere giriştik. (bu arada converse de 1 kilo 100 gram çeker mi ya, bence fazla yani allahın plastik ayakkabısı için, neyse..)

Sahafa gidip bissürü kitap doldurmuştum negzel, babam sen gittikten sonra kargoyla yollarım sözü verdi, onları da bıraktım. Yani çıkara çıkara bir hal oldum. Valizim kusuyor resmen. Hatta saçmalayıp ''bu kalem gereksiz yea, bunu da bırak'' falan diyordum demin. Ulan kalemin ağırlığından ne olur gören de altın kaplama zanneder.

Neyse teyzemle ikimizin toplam 31 kiloya indi. Evet bu sayı şu anki durumumuzun bokluğunu simgeliyor sanırım. Artık 1 kiloyu da check in yaparken adama cilve mi yaparız naparız halledicez bi şekilde:P Şimdi diyeceksiniz ver 3-5 lira gitsin fazladan. Ama uyuz oluyorum abi bu kadar az kilo hak tanımalarına. Madem ek bagaj hakkı alınıyor, o zaman onu 15 in üzerine ekleyip beleş versenize! Paradan gözünüz dönmüş gözünüz, biraz kolaylık yapsanız ölürsünüz. İnat ettim, iki valiz o 30 kiloyu geçmeyecek! Geçerse de orasını babam düşünsün:P

Öyle yani, ben hala gereksiz bulduklarımı boşaltmaya devam ediyorum. O kadar gereksiz şey çıktı ki kendimi bile gereksiz hissetmeye başladım o derece. Bu yazıyı da içimi dökeyim diye yazdım. Buraya yazmasam birine patlayacaktım sonra gider ayak kırgınlık olmasın şimdi diye bari yazayım dedim. Sabaha da bişey kalmadı zaten (zaman da istemeyince amma çabuk geçiyor), toplanmaya devam edeyim siz bunu okurken. İyi yolculuklar dileyin bana, gidince check in yaparım ehe öhe:)

15 Eylül 2011 Perşembe

Sıkıntılı Durumlar

Şu ara çok sıkıntıdayım. Zaten buraya mutluluk temalı yazılar yazamıyorum uzun süredir oradan anlamışsınızdır. Üzerime bir ağırlık çöktü sanki. Bir yere giderken 15 kere düşünüyorum. İnsanlar yüzünden bu biraz da. Adam buluşalım diyor, tamam diyorsun başkasına da öbür güne söz veriyorsun. Sonra ertesi gün ben gelemicem diyor, yarın buluşalım diyor, e abi ben yarın başkasına söz verdim.. Ayıkla pirincin taşını. Sinir oluyorum şu durumlara. Bence herkes planını programını 4-5 gün önceden yapsın. Spontane işler yapmak çok da matah bir şey değil. Ajanda muhabbetiyle hep alay ederler ama harbiden ajanda taşıyın abi, ya da ne bileyim arkadaşlarımın 9/10 unda iphone blackberry var, madem aldınız akıllı telefonları kaydedin kıyısına köşesine saat saat ne yapacağınızı.
Sen şıkır şıkır hazırlanıyorsun evden çıkacaksın, adam arıyor 10 dakika kala ''ben gelemiyorum''. Niye? ''halamın işi çıkmış kuzenimi bana bırakacakmış''. Hay halanın yani.. Tamam herkesin ailesi en önemlidir, benim için de öyle, ama bir tek bana mı olmuyor kardeşim böyle şeyler? Bende mi gariplik var, bir tek benim ailem mi planlı programlı? Şimdiye kadar bir buluşmamın annem/babam veya başka bir aile üyem tarafından sabote edildiğini hatırlamıyorum. Çünkü söylüyorum en geç 1 gün önce, herkes kendi yoluna bakıyor. İnsanlar gelmiş 20 yaşına, ama şunu hala öğrenememişler. Hadi diyelim buluştuk, 15-20 dakika bekletilmelere hiç değinmiyorum bile. Yarın öbür gün bunlar hayata atılınca iş görüşmelerine de geç kalsınlar da alsınlar boylarının ölçülerini. Ya da alarm mı kurarsınız, kıyafetinize akşamdan mı karar verirsiniz ne yaparsanız artık, yavaştan dakik olma turlarını atmaya başlayın sevgili geç kalan tayfa.

Diyebilirsiniz sen çok mu meşgulsün de her günün dolu? Evet abi meşgulüm çünkü Samsun'a dönmeme 8 gün kaldı şunun şurasında. Kimle ne görüşsem kar. Bir sonraki gelişim muhtemelen Kurban Bayramı olacak, o tarihten önce sınavdı şuydu buydu pek vakit olacağını sanmıyorum. İnsanlar böyle ertelemeler, ekmeler yaptıkça günler üst üste biniyor. Geçen gün 1 günde 3 ayrı insanla görüştüğümü bilirim aceleden, ama bugün bomboş evde oturuyorum. Niye? Yine çok meşgul arkadaşlarımdan bazılarının bahanesi var çünkü. Yine birinin anası danası bir şey çıkarmıştır kesin (yersen o da). Yani diyeceğim o ki; tamam işiniz çıkabilir, nihayetinde oturup iki uyduruk kahve içicez müzakere yapmıyoruz burada, ama allahınızı seviyorsanız 1 gün önceden söyleyin şunu da, sap gibi ortada kalmayalım. Özellikle İstanbul'da geçirecek sadece 1 haftası kalmış benim gibi insanlar için yapın bunu..

Asıl sorunum 1 haftam kalmış olması zaten bakmayın millete saldırdığıma. Geçen hafta fashion week'te bile aklımda bu vardı. ''ulan şimdi eğleniyoruz gülüyoruz falan da 10 gün sonra gidicez off anasını ya'' modundaydım. Sanki ahirete gün sayıyorum yani öyle bir saçmalık. Şimdi bu akşam Bjk maçı var, ondan sonra iksv partisi falan. Cumartesi de Bienal başlıyor, ha diyince geçecek yine. Gezdiğim sergiden, dinlediğim müzikten de bir şey anlamayacağım gidicem edicem takıntım yüzünden.

Alıyorum elime kitap okuyayım diyorum (aldığım kitap da ayıptır söylemesi 765 sayfa, çok aradım herhalde) o kitabı okurken bile ''ya şimdi benim bunu burda bitirmem lazım hayatta Samsun'a taşıyamam ansiklopedi gibi şeyi'' triplerine giriyorum. Okuduğumdan da bir şey anlamıyorum, zaten felsefe üzerine biraz kitap, yani sağlam kafa lazım ona. Müzikle bile okunmuyor düşünün. Neyse öyle ya da böyle onu burda bitirip bırakmam lazım, valla uçağa almazlar rahat 1-2 kilo var sınırı aşarım:P

Şu sıralar yeni bir web sitesi-blog üzerinde çalışıyorum. Şablonlar, html şablonları, css kodları falan onları didikliyorum. Henüz yazmaya başlamadım ama burası duracak hep, o kişisel bir şey olmayacak. Neyse şimdilik o kadar spoiler vermeyeyim de, tasarım bitince göreceksiniz nasıl olsa. (ama web tasarımdan anlayan biri varsa da fena olmaz:P) Çünkü zor işlermiş bunlar hakkaten. Ya bi kere web tasarım-bilgisayar programcılığı diye bölüm var. Benim oturup 2 kitap 3-5 yardımcı blogla bu işi çözmem beklenemez. Ciddi zaman lazım ayrıca. Neyse yani inşallah eli yüzü düzgün bir şeye benzer. Ama orası ayrı burası ayrı, hisli defterden kurtulamayacaksınız:)

Buraya yazıyorum sıkılınca, madem sıkılıyorum bari yazayım kafasındayım hep. Çileden çıktığım zamanlarda bile müzikten şundan bundan önce yazmak geliyor aklıma. E güzel bişey bence bu. Öyle bir yazmışım ki yayınlanmamış 12-13 post var taslaklarda. Gelişigüzel saçmalamışım bir kısmında. Yani şimdi kalkıp yayınlasam ''aga sen ne diyon ya'' derler:)

Böyle işte, üzerimde bir rehavet bir şeyler. Okul da başlayacak 26'sında, o zamana kadar işleri biraz toparlamam lazım zaten İstanbul'dan ayrılınca bir çöküşe giricem eminim. Kendimi ufaktan toplamam lazım. Söyleyin ne yapayım? Siz ne yapıyorsunuz, havanın rüzgarlı olduğu zamanlarda sizi terler basıyors, her şey güzel giderken kötü bir şey bulmaya çalışırken buluyorsanız kendinizi.. Öyle durumlarda ne yapıyorsunuz da iyi geliyor? Söyleyin ben de yapayım..

11 Eylül 2011 Pazar

Zamane Çocukları, Zamane Televizyonları

Şu aralar çocukluk temalı pek bir yazı yazar oldum. Yayınladıklarım haricinde bir de taslak olarak duranlar var, onlardan hiç bahsetmiyorum bile. biri alsın 1 günlüğüne götürsün beni oralara da siz de rahatlayın ben de:)


Bugün de canım çizgi film izlemek istedi feci derecede. Televizyonda genelde 10-11-24 falanlarda gezerim. Yani 60'lı kanallara bakmaya pek zamanım olmamıştı şimdiye kadar. Dur lan dedim bir gideyim 22'den ileri (22 show tv oluyor digiturk'te, o da demek oluyor ki Doktorlar var yine, sıkılmışım belli).


Az gittim uz gittim dere tepe düz gittim, anaaam bir de ne göreyim Jetix'te 402 No'lu Sınıf var! Hem de Nancy'yi gördüm en turuncusundan. Oy yerim onu. Ne şekerdir o öyle, bayılırdım bildim bileli. Sonra Polly denen aşifteyi gösterdi, o da sınıfın en uyuz, sürtük kızıdır bilen bilir. Sinirimi bozdu çevirdim kanalı.


Sonra Disney Channel'ı açtım. Jonas Brothers mı ne? Kara kaşlı kara gözlü bir ergen çocuk geçirmiş gitarı boynuna, öttürüyor da öttürüyor. Sahne alırken de konser alanı full çekiyor, kızlarda alkış kıyamet Joe beni öppp, Joe ceketini bana veeeeer falan diye şımarık pozlar. Şimdiki çocuklar bunları izleyerek büyüyor demek ki. Devir epey değişmiş ben farkında değilim. Gerçi Justin Bieber denen velet 94'lü haliyle bu kadar popi yapmışsa devir gerçekten değişmiş demektir. Geçen gün, sırf merakımdan bak, twittera adını yazdım keratanın. Arkadaş saniyede ben diyeyim 100 sen de 500 twit atılıyor herifle ilgili. Vallahi kıskandım. Biz 17 yaşındayken Öss'ye hazırlanıyorduk lan. Bu bacaksız turneden turneye koşuyor. Gözünü sevdiğimin şöhreti be.


                                                               
Tiplere bak tiplere
Şimdiki gençlik idolleri Hannah Montana'lar, Selena Gomes'ler falan. Neredeyse hepsi benim yaşımda ya da benden 1-2 yaş az/fazla insanlar. Haliyle ne zaman görsem çatur çutur kıskanıyorum. Evet herkesin hayatı kendine göre en güzelidir, kendi hayatımdan hiçbir memnuniyetsizliğim de yok kesinlikle; ama yani yanında şöyle azıcık ucundan şöhret de olsa fena olmazmış. Televizyonda kendini izliyorsun falan, ihtişamlı hoş şeyler bunlar tabisi.



Kanal değiştiriyorum, Trt Çocuk'tayım. Bugs Bunny var! BUDUR! 
Çok şükür be arkadaş! Ne ballıyım ya en sevdiğim çizgi filmi buldum hem de. Tavşan neslini sevmemi sağlayan bu bunny'dir vallahi. Onun o ''naber cınım'' ları yok mu.. Elindeki havucu al ye falan. Böyle tatlılık yok. İzlediğim bir çizgiden bile ibaret olsa, zeka beni cezbediyor ne yalan söyleyeyim. Onu kovalayan bi it herif vardı, ona neler neler yapıyor da kendini yakalattırmıyor ya hayranım o kıvrak zekaya ben. Tipinin şekerliğinden çok hareketlerine bayıla bayıla izlerdim ben Bugs Bunny'yi. Ama ben  hep en sondan yakalarım sevdiğim şarkıları, izlediğim dizileri, her şeyi. Kural yine bozulmadı son 5 dakikasında yakalamışım. Sağlık olsun diyerek izleyebildiğim kadar izledim ama tadı damağımda kaldı. Açtım netten seyredeyim 1-2 bölüm dedim, ı-ıh sevmedim. Böyle çizgileri modernleştirme çabalarına falan girmişler bozulmuş hayvanceğizin tipi. Sevmedim. Bırak dedim votka, çocukluğundaki haliyle kalsın kafanda. Hani sevdiğiniz insanların hasta halini görmek istemezsiniz, iyi haliyle hatırlamayı tercih edersiniz ya, tam o hesap.





Sonra o da bitince başka bir kanala geçtim adını hatırlamıyorum. Caillou var! Ayy zaten uyuz oluyorum şu velede, d&r da her yerde koca koca stantları falan var çok matah bişeymiş gibi. Tipsiz de bişey yani. Ama çocuklar bayılıyor arkadaş!

Bu yazıdan çıkardığımız ders; Şimdiki çocuklar çok farklı, devir gerçekten değişmiş.


Benim gibi sadece maç için tv izleyen bir insan televizyon açarsa böyle oluyor işte, kapatıp Breaking Bad'imi izlemeye devam ederim ben de.. Bu da böyle rengarenk, eğlenceli bi post oldu negzel.


6 Eylül 2011 Salı

Şu Sıralar İfrit Eden İnsan Tipleri

-Toplu taşımada müziğini deli gibi son ses açıp tekno dinleyenler. Yahu arkadaş illa fullemek mi zorundasın şu sesi? Tamam ben de yüksek sesle dinlerim ama ortalık yerde dikkat ederim. Hatta yeni kulaklık aldığımda evde ses kontrol yaparım dışarı çok çığırıyor mu diye. Hayır kendi müziğimden bir halt anlamıyorum onunkini dinlemekten.

-Sanki her gün ayrı bir ihaleye giriyormuşçasına önemli telefon görüşmeleri yaptığını zannedip böğüre böğüre konuşan komşular. Uykumun en güzel yerinde ''Fikri, gelirken çekiç de getir'' gibi saçma salak muhabbetlerle uyanmaktan bıktım.

-Misafirliğe gidince senin akıl etmeni beklemeden ''e kızımız da bi ucundan tutsun'' bakışı fırlatan teyze-amcalar. Ama genelde teyzeler. Hayır bi de ''durun ben de yardım edeyim diyince o ''yok canım sen otur'' yavşaklığı yok mu.. Besbelli istiyorsun işte taşımamı, e iyi tamam oturayım desem ''bak bak bi ucundan tutmaz'' diye arkamdan dedikodumu yapacaksın biliyorum.


-Sabahın köründe kahvaltıya çağıran arkadaşlar. Yahu arkadaş sevmedim sevemedim şu dışarıda yapılan kahvaltıları. Şimdi tatil günü işsiz güçsüzlükten kalkıyorsun 12'de 1 'de; adam seni hadi kalk kahvaltıya diye 11 'de sokağa dikmeye çalışıyor. Yani 11 aslında çok erken değil gibi gözüküyor ama, kalkıcaksın giyiniceksin cart curt derken en az 9 da kalkman lazım. tatil günü? ooldu canım. Sonra belli zar zor uyanmışsın gözler şiş falan. Uykulu gözlere döşeyeceksin kapatıcıyı kalemi, gözler sulana sulana. Of yazarken bile içim garip oldu..
Bir de cimrilik olarak almayın ama, ben dışarıda kahvaltı edip domates peynire 1 kıç kadar çaya 15 lira vermeyi sevmiyorum arkadaş.. Kazıklanıp dönüyorum her seferinde, daha da mutsuz oluyorum. Yani lafın gelişi o ki, beni kahvaltıya çağırmayın.



-Apartmanda seni görmediği halde ''ay ben geçen seni gördüm selam vereden geçtin'' diye annene şikayet edip egosunu tatmin eden karılar. Söylesene teyzem ne geçti eline şimdi, git kocan yalvarsın sana o okşasın egonu, benden ne istiyorsun be kadın?

-Pazardaki satıcılar var bir de. Geçen minibüsteyim eve dönüyorum, teyzemden telefon ''bi domates alsana gelirken'' ben de daldım semt pazarına. napayım marketten daha yakındı. ama diyorum ki hemen girişte vardır zaten ilk gördüğüm domatesi alır çıkarım.  Böyle emin adımlarla ilerliyorum. (pazarda da ne kadar kuğul olacaksam artık) tezgahtarlarla göz göze geliyoruz falan, anam hepsi de işi gücü bırakmış milleti seyrediyor. Gidin marullarınızı falan sulayın ne bileyim, teyzemlerin altın gününe çevirmişler ortamı. Espriler şakalar falan gırla.. Neyse en sonunda buldum tezgahı, yarım kilo domates dedim. Seçme falan da yok adam ne verse kabulum alıp gidicem paşa paşa. Ben pazarcıları çetinceviz bilirdim. Anam seninki tutturdu mu yok kendin seç diye. yok kardeşim diyorum ver 3-5 bişey acelem var. Ayy yok bari bi tane keseyim tadına bak diyor. Ya istemiyorum, hayır domates sever bir insan olsam ''amaan e hadi ver'' diyip yicem de zorla mı yiyeyim? Bir ısrar kıyamettir gitti mübarek. Adamda sanki Alamanyadan oğlu gelmişcesine gereksiz bir canayakınlık. Şurda ağız tadıyla alışveriş yaptırtmadı. Vallahi daha uzak diye yürümeye üşendiğim markete gitseydim, ne güzel kasiyerli kasiyerli ohh. İbret oldu bundan sonra kolay kolay hiçbir şeye üşenmem. Domates de biraz olmamış çıkmış bu arada, adam boşuna demedi kendin seç diye. Öyle trip atarsan eve çürük çarıklarla yollarlar votkacım.

-Otobüse biniyorsun, baktın akbil boşalmış. Önce o makine bağıra çağıra bi rezil ediyor zaten seni ''yetersiz bakiyeeeaaaeeöööh'' diye. Makinenin o tribini de hiç anlamam.? Sürekli bakiyem full gezeceksem otobüse binmem zaten. Atlar 2 dolmuş yaparım efil efil oohhh. Haydi akbilin boş, para çıkartıcaksın, arkanda 10 metre kuyruk var, insanlar nasıl aceleci, açıp cüzdanını para çıkarmana izin vermiyorlar.


Böyle işte. Bu post kalsın böyle, sinir oldukça eklemeye devam edicem.

Sizin de sevmediğiniz tipler vardır benim gibi; yazın da birlikte sinirlenelim:)

4 Eylül 2011 Pazar

Kalk ve ağlamaya biraz ara ver

Mutsuzsun. Kırılmışsın. Yalnız başına ağlıyorsun. Ne gelen var ne giden. Annen baban bir bakınıyor, ağladığın şeyi saçma bulup hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Ve sen karanlık odanda, perdelerin kapalı, kimsenin görememesinin verdiği rahatlıkla hıçkıra hıçkıra ağlıyorsun.


Evi inletiyorsun.. Yine de önemsemiyorlar. Geçer diyorlar. Ama bir tek sen biliyorsun geçmeyeceğini, onlar bilmiyor.



Ağladığın için geçimsiz, kaprisli olan sen oluyorsun. Kimse düşünemiyor neden bu kadar mutsuz olduğunu. Ağlıyor musun, evet ağlıyorsun. O zaman şımarıksın, memnuniyetsizsin, yetinmeyi bilmezsin onlar için.
Umursamaya değer bile görmüyorlar. Günden 2 paket bitiren annene bir sigara yaktıracak kadar bile etkin yok üzerinde.


Kim ne bilecek ki ne düşündüğünü? Nasıl anlayacak? O vücudun içinde bir tek sen varsın çünkü. Hıçkırıklar senin boğazında düğümleniyor, gözyaşları senin yanaklarından süzülüyor. Onların değil. Yaşanmışlık senin, onların değil. Empati dediğin şey de bir yere kadar, keşke bir ruh gelip senin yerine geçebilse, sen anlatmadan, aynı sıkıntıları bir kez daha tekrar etmek zorunda kalmadan anlasa ne hissettiğini. Sonra terk etse seni, sen kendinle kalsan, ama onunla birlikte üzülseniz, ağlasanız.


Aslında kimseye anlatmak istemiyorsun. Çünkü kelimeleri seçmekte zorlanacağını biliyorsun. Ne dersen de karşındaki senin hissettiğin gibi hissedemeyecek. Kendince akıl verecek, geçecek diyecek ama geçmeyecek.


Odan banyonun tam yanında. Çıkan sola dönerse sana gelecek, sağa dönerse salona gidecek. Ama kimse sola dönmüyor. Kapının o sesini duyduğunda ağlamayı kesiyorsun, bekliyorsun kalbin hızla çarparak, acaba ne tarafa dönecek? Herkes sağa gidiyor. Senin odan sanki evin dışında bir yerlerde.


Kendine kızmaya başlıyorsun kimsenin umrunda bir yer edinemediğin için.

Onlar da utanmadan seni suçluyor, hayatlarını zehir etmekle. İçinden küfürler ediyorsun ama dışından söyleyemiyorsun. Asıl mesele de bu zaten. Hep içine atıyorsun hep. Her seferinde biraz daha derine, biraz daha.. Kimbilir ne zaman infilak edeceksin...

Bakıyorsun ki kimsenin umrunda değilsin, insanlar mutsuzluğunun sebebi olmadığını, çocuksu bir kapristen ibaret olduğunu düşünüyor. Asıl mutsuz olan sen iken, annen baban sana üzülüp mutsuz olmasın, yetiştiremedik deyip başlarını öne eğmesinler diye mutluymuş taklidi yapmaya başlıyorsun. Onlar da yanağına kondurdukları bir sahte öpücükle seni tekrar mutlu ettiklerine inanıp övünüyorlar. Hayat onlara göre kaldığı yerden devam ediyor, devam etmediği tek yer senin aklınla mantığının seviştiği ruhun. Ama umursamamak zorundasın, zaten bu hayatta hep başkalarını düşünmek zorundasın. Hep özveride bulunmak, hep kendini ikinci üçüncü plana atmak..

Şimdi her ne kadar yapmak istemesen de kalk ve kendini yaşamaya zorla. Yüzüne sahte bir tebessüm kondur. Neden ağladığını unutma, sadece hafizandaki öncelik sırasını değiştir biraz. Sonra yeniden öne alacaksın onu, sen de biliyorsun. Ama şimdi değil. Şimdi kendinden önce aileni mutlu etmek zorundasın bu kahpe hayat yüzünden.

Ve unutmadan,

İçeride annen ve baban keyifle kahvelerini içmeye devam ediyorlar ya, onlara şunu söylemeni istiyorum;

Hiçbir mutluluk sebepsiz değildir.