31 Ağustos 2011 Çarşamba

Popi güzel şey, ama fazlası zarar

Uzak tutun onu benden, ne olur. Hayatımın hiçbir aşamasında bulunmasın, benimle konuşmasın, beni de suni arkadaşlarından biri sanmasın. Kim mi o? Hani şu, herkesle iyi geçinen, telefon rehberi +500 olan, Facebook'unda +1000 kişi ekli olan, kendini aşırı sosyal zanneden ama bir o kadar asosyal; etrafını çok kalabalık zanneden ama bir o kadar da yalnız insan. İşte bunu benden uzak tut Allah'ım ne olur.. Umuyorum ki beni de etrafındaki kuklalarından biri sanmıyordur, onunla yakın arkadaş olmak için onun sinyalini almayı beklediğimi zannetmiyordur.

O hiçbir zaman okulda sokakta kantinde yalnız dolaşmaz. Çevresinde hep birileri vardır. İnsanları bir madde gibi görür, ne kadar kişiye günaydın dersem o kadar sevilirim kafasındadır. Kantincinin, temizlik görevlisinin bile hatrını sorar o, onlar bile adını bilsin ister. Tostu hazır olduğunda adıyla çağrılmak ister koskoca kantinde. Niye? Çünkü insanlar ''oo bu kızı da herkes tanıyor'' desin diye.(Kız diyorum çünkü benim gördüklerim genelde kızdı şimdiye kadar ama erkek de vardır eminim. Unisex bir hastalık bu.)


O bütün sosyal aktivitelere katılır. Hiçbirinden eksik kalmaz. Binicilik, dağcılık, keman, yüzme, tenis, voleybol.. Ne kadar kursa gidersem o kadar kar diye düşünür. Ama hepsine yetmeye çalışıtığından birinden bile verim alamaz. Gittiği her yerde, katıldığı tüm organizasyonlarda bol bol fotoğraf çektirir. Hatta fotoğraf derdine düşmekten eğlenemez bile. Hayatı akışına bırakamaz, hep durdurmak, makinenin deklanşörüne basıp sabitlemek ister. Sonra aynı açıdan çekilmiş 1500 tane fotoğrafını facebook profiline yerleştirir, her gün birini profil fotoğrafı yapar. İnsanlara sergiler. Etrafındakileri öyle güzel efsunlamıştır ki, insanlar xxx bir foto koysa da beğensek diye pusuya yatıp beklemektedir. Her fotoğrafı +50 like'dır onun. Halbuki hiç de güzel değildir..

Tüm kongrelere gitmek ister, gideyim de belki üst dönemlerle tanışırım çevrem genişler zihniyetindedir. Tanışır da.. Listesinde 3 üst dönemden kişileri, mezunları bulundurmayı başarmıştır. Tüm sivil toplum örgütlerine üye olur, öğrenci birliklerinden eksik kalmaz. Bunların hiçbiri insanlara veya kendine fayda sağlamak, bir şeyler öğrenmek değildir. Amaç sadece ''ben de xxx üyesiyim'' demek, yeni insanlar tanımaktır. Lösemili çocuklara yardım için çalışır ama yardım umrunda bile değildir. Umrunda olan sadece standların başında fotoğraf çektirip koymak, başka fakültelerden çevre edinmektir. Ve de insanlara ''aa bak xxx şurada gönüllüymüş'' dedirtebilmek.

O da müzik dinler, kitap okur, film izler. Ama hiçbirini zevk almak için yapmaz. Amacı sadece kalabalık arkadaş grubunda muhabbete yabancı kalmamaktır. Biri ona ''aa şu kız ps i love you'daki Denise'e benzemiyor mu?'' diye sorduğunda, ''ımm ben onu izlemedim bilemicem'' diye rencide olmamaktır. Bu ona göre küçük düşmektir. Her muhabbete bir köşesinden katılmalı, her konu hakkında fikir yürütmelidir o. Dinlediği müzikleri anasayfasında en çok paylaşılan videolardan seçer, kitapları hep kitapçıların bestseller raflarından alır. Gişe hasılatına göre film seçer, evde izleyeceği filmleri ise imdb'nin en çok izlenen 250 film listesinin başlarından seçer. Ama asla okuduğu bir kitapta kendine ait bir şeyler bulamaz, bir film karakterini kendine benzetemez. Ve her şeyden önemlisi de izlediklerini, okuduklarını kimseye öneremez. Çünkü herkes çoktan izlemiştir, çünkü izlediği şeyler hep en popüler yapıtlar arasından seçilmiştir.



O her tanıştığı kişiyi Facebook'tan ekler, hemen telefon numarasını ister, internet üzerinden ya da mesajlaşarak muhabbeti ilerletir. Yani ayda yılda bir görme şansı olan bir insanla bile ilişkisini bir adım öteye taşımak, onu çevresinde gezen böceklerden biri haline getirmek ister.


Ayda bir listesindeki herkese ''canım naber napıyosun'' diye sms atar; mesaj paketi olmasa bu asla yapmayacağı bir şeydir. Mesajlarını hep ''tamam ama arayı açmayalım, görüşelim özledim'' diye bitirir.



Fakat bu şaşaalı gözüken hayatının sürüyle eksileri, deforme olmuş yanları vardır.
Herkese mesaj atabilir ama arayıp saatlerce içini dökebileceği kimsesi yoktur. Çünkü etrafında o kadar insan vardır ki hiçbiriyle yakınlaşmaya fırsatı olmamıştır. Onun için 1 tane nitelikli arkadaş değil, çok arkadaş önemlidir, niteliksiz olsalar bile.
Oturup saatlerce bir kitaba gömülemez, bunun onu asosyalleştirdiğini düşünür. Onun için sosyallik demek, gezmek, kursa gitmek, fotoğraf çekmektir çünkü.
Yatağına uzanıp saatlerce düşünemez, bu onun için zaman kaybıdır. Zaten iki dakika kafasını dinlemeye kalksa, mutlaka mesaj attıklarından biri geri döner ona. Telefonu titrer hep titrer..

İşte böyledir o. Herkese yetmeye çalışmaktan kendine kalamaz. Düşünmekten, hissetmekten yoksundur. Kardeşim diyebileceği kadar yakını yoktur hayatında. Sahte yakın arkadaşları da sürekli değişir. Onun nasıl biri olduğunu, gücü nasıl sevdiğini fark eden gider; onun gibi popüler olmak isteyen gelir. O bir çiçektir, etrafındakiler de böcek. Hepsi bir anda gelir; ama aradığını bulamayanlar geri döner. O ise hep aynı yerde sayar durur. Ne bir adım ileri, ne bir adım geri.. Kişiliğini geliştirmek adına tek bir hamle bile yapamaz. Hayatı bir döngüden ibarettir. Kendi içindekileri yaşayamaz..

Şimdi ona soruyorum; herkes tarafından tanındın, kantinciler adını zikretti, tüm kurslarda sen birinci geldin.. Noldu be kızım? Şimdi daha mı çok insan'sın?

Blogger'da ne eksik? Ve bir de dizi tavsiyesi!

Şimdi başlığı okuyunca ''sanane lan ne eksikse eksik, zabıta memuru mu kesildin'' diyebilirsiniz. Zaten ben de bu postu ''aa hadi oturup bi bloggera yardırayım'' düşüncesiyle yazmıyorum. Yazma sebebim; ANNE BENİ MİMLEDİLEEER !1!!!!111!!!

Mim ne diyeceksiniz. Ben de blog açtığımdan beri bunu çözmeye çalışıyordum. Severek okuduğum bloglar var, hatta sevgili Leah'cığımın bütün yazılarını okudum. Kendisi buranın gediklilerinden, 2009 girişli:P Baktım arada yazılar çıktı karşıma, o beni mimlemiş bu beni mimlemiş.. Yahu arkadaş mim neey? Sonra dayanamadım mesaj atım leyacığıma, aga bu nedir dercesine. O da açıkladı bebişim sağolsun, kendi de pek hoşlaşmıyormuş zaten mim şeysiyle. Aga bu mim dediğin olay, blogger'ın biri bi yazı konusu çıkartıyor. Mesela işte, ''kendinle ilgili 7 özelliği yaz, en sevdiğin bloggerları kategorize et.'' falan gibins. Sen de yazıyorsun işte, biri birinde görünce virüs gibi yayılıyor. Bir bakmışsın o hafta tüm bloggerların yazısı bunun üzerine. Ama işi şöyle saçma bi tarafı var; biri seni mimlerse haberin olmuyor pek. Ya o sana ''seni mimledim cınım aeo sçs öpt bye'' diyecek, ya da sen yazılara göz gezdirirken kazara ismini göreceksin de bilmemne.. ölme eşeğim ölme modu yani biraz.

Neyse sadede gelecek olursam, beni de biri mimlemiş. Tabi ki ben bunu; takip ettiğim insanların tüm yazılarını okuma gibi saplantılı bir özelliğe sahip olduğum için gördüm. Yani öyle ''xxx mimmed you ehe öhe'' gibi bildirim işleri yok bu hadisede. Dedim ki ben de şunun şurasında ilk defa mimlenmişiz, dur attırak iki üç kelime neyin.

Mim'imizin konusu; ''Blogger'da Ne Eksik?''
Tabi beni asıl cezbeden konu zaten. Yoksa ilgimi çekmeyen bişey olsaydı, ha mimlemiş mi eyvalla anam, der geçerdim. Ama 1 sene önce blogger açıp, beğenmeyip tumblr'a dönen, sonra buranın yazıya daha elverişli olduğunu görüp geri gelen biri olarak; tumblr'a dönüş faslında blogger'ı epey eleştirmiştim. Evet şimdik başlıyoruz bakalım neler eksik;

-Öncelikle blogger'da bir yazı yazdığınız zaman, o yazının paragraf düzeni, aralıklar, resim boyutları falan kaydı yayınladığınız zaman bir bakıyorsunuz değişmiş. Haydaa git bir daha düzenle. Bu olay beni ayar ediyor. Mümkünse ''kaydı yayınla'' diye bastığımız zaman bizim kaydı yayınlasın blogger, kafasında oluşturduğu ''kuydu'' değil.

-İzleyici kısmı çok sıkıntılı. Sadece google ve twitter hesabıyla izlenebiliyor. Yani yahoo da var ama şu devirde kaç kişide yahoo kalmış ki kalkıp hesabıyla seni izleyecek. Ben buraya giriş yapalı, düzenli yazmaya başlayalı 2 ay falan oldu. Ama bakıyorsun o kadar ziyaretçi geliyor, izleyici sayısı 40'larda sürünüyor. Ha sakın düşünmeyin ki izleyici çok da önemli bir şey? hayır tabi ki. Biz yazıyoruz arkadaş, isteyen okur herkesin keyfine kalmış. Ama şunu söylemeliyim ki bloggerda izleyici sayısı, ne bileyim bir twitterdaki takipçi sayısı kadar ölçüt değil. Yani ''aa bunun anca 100 izleyicisi var ezik lan bu eheh'' gibi bir durum söz konusu değil.
Önerime gelirsek; bence facebook hesabı ile de izlenebilsin bloglar. Mesela annem beni okuyormuş düzenli olarak, ama kadının ne işi olur blogger hesabıyla; halbuki face'le bağlansa, ben yazdıkça onun ana sayfasına düşse falan.. Hoş şeyler olur bunlar. Facebook da günde zibilyon tane oyun üreteceğine bir el atıversin blogger'a anacım! Her şeyi biz mi düşünücez be Zuke?

-Kumanda paneli çok sakil duruyor bence. İzlediğin bloglar aşağıda küçücük bir yerde.. Kim ne yazmış görmek için savaş vericez neredeyse. Ah şu reader da olmasa!!1!!11!

-Ondan sonra başka bir sorun da şu; mesela bir yerden alıntı yapacaksınız, örneğin ben geçenlerde sevdiğim bir twitimi yazıma eklemek istedim. Ama copy paste yapınca ordaki yazı tipiyle geldi post'a. Bunu sevmiyorum, iki saat onu düzeltmekle uğraş bir de.

Öyle işte. Şimdi kurallara göre yazının sonunda yine birilerini mimleyecekmişiz. Ama o kısmı da kalsın şimdilik daha ilk mim'im üstüme gelmeyin aaa:P

Bu arada yukarıda bahsettiğim Leah'cım , ki twitter adresi de bu (TAKİP EDİN OLM), geçenlerde dizi önerisi istedim; ''The Big C'' diye bir şey önerdi bana. Kansere yakalanan bir kadının hayatını anlatıyor. (içinde hastalık geçmesi de ayrı cezbetmedi değil). Ve başrolünü oynayan Cathy rolündeki hatun tek kelimeyle MÜKEMMEL!
 Leah'nın deyimiyle o kadın bir harikalar kumpanyası:)
Dizinin 1 bölümü ortalama 28 dakika. Yani hiç sıkmıyor, tadında bırakıyor. Amerika'da güzel bir kasabada geçen aile yaşantısı, kanser, tedavi süreci, anne-çocuk ilişkisi ve daha bir sürü konu işleniyor. Bazen hüngür şakır ağlayıp, 5 dakika sonrasında anırarak gülebiliyorsunuz. Yani ne ağlamaktan gözleriniz şişiyor, ne de gülmekten yanak kaslarınız acıyor:)


Aslında bu dizinin adını ilk kez Leah'dan duydum. Ki beni tanıyanlar bilir genelde çok popüler dizileri izlemeyi sevmem; Lost, How I.M.Y.M. gibi. Hatta hastanede geçmesine rağmen House'a başladım ama ısınamadım. Çünkü bir dizi çok çok popüler olmuşsa, insanlar bir süre sonra onu sadece muhabbetlere yabancı kalmamak için izliyormuş gibi geliyor bana. Böyle daha 2-3 sezonu çekilmiş, öyle 8-10 sezon yardırmayan diziler daha hoş gözüküyor gözüme, daha bir içim ısınıyor onlara. Bunu da Big C ile bir kez daha doğrulamış oldum kendi adıma. Kabul buyurursanız size naçizane bir tavsiyem olacak; asla imdb puanlarına, reytinglerine bakarak dizi film seçmeyin kendinize. Ve daima da en popüler, en moda olanın arkasından gitmeyin. Çünkü hiç ummadık senaryolardan kendinize katacağınız bir sürü şey çıkabiliyor. Yeni, taze dizilere açık olun derim:)

Siz bunu okurken ben de dizinin 2.sezon 5.bölümünü izliyor olucam. İzlemenizi şiddetle tavsiye ediyor, onunla tanışmamı sağlayan Leah'yı da çok çok öpüyorum!

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Sims Social Hadisesi

Sims diye bi oyun var, hep vardı, olacak da. Bilmeyeniniz yoktur herhalde. Ben şahsen içinde bulunduğumuz şu günlere değin Sims'in aptal kız oyunu falan olduğunu zannediyordum, 1-2 kere arkadaşta oynamıştım yani Sims geçmişim bundan ibaret. Ama gel gör ki senin Zuckerberg almış koskoca Sims'i Facebook'a monte etmiş. Tabi ki bu oyunun hastası olanlar hiç beğenmiyor oyunun bu formunu, zayıf buluyorlar. Fekat ben çok da sims kültürüne sahip olan bir zat olmadığımdan, ne verseler yermişcesine oyunu çok süpersonik buldum.

Ben başlayalı 1 hafta falan oldu. Önce sana bir ev veriyor, ama sonra sen kendi evini yapmaya başlıyorsun. Ve evinin 1 odasını tamamlaman için de 3 arkadaşının yardımına ihtiyacın var. Uzun lafın kısası istek yollamaktan, yardım dilenmekten yorulduk be Zuke! Ne gurur kaldı ne bişey. Ki ben hep uyuz olmuşumdur oyun isteklerinin bildirim olarak gelip gereksiz adrenalin yaratmasına. Ama gel gör ki başına gelince farklı oluyormuş; arkadaşlarıma yalvarıyorum ayy nolur yolla nolur valla bi daha istemicem diye. Ama yine istiyorum o ayrı. Şu ara report for spam'lik olmaya aday bir insan oldum çıktım.

Tabi oyun Sims olunca, e bir de beleş olunca tüm dünya sağlam yüklenmişiz belli; hemen çöktürdük sayfayı. Tam düzelttiler 3-5 gündür iyi derken tekrar dobrovski olduk. Ne zaman açsam şu yandaki tipsiz çıkıyor karşıma, kahroluyorum;

Bir de ben bu Facebook'tan şikayetçiyim komiserim! Türlü türlü oyunları var Millionaire City, Farmville, Cityville vesaire.. Hepsinde coin kazanıyorsun falan, ama ulaşamadığın, artıramadığın bir cash hadisesi var. Sims'de de öyle, simcash'i artıramıyorsun. Ve o çok değerli bişey, cash'in oldu mu enerjin olur paran olur.. Alayını satın alırsın yani. Cash de kredi kartıyla SATIN ALINIYOR. Yani facebook'un her oyununun altında klasik bir ''parayı veren düdüğü çalar'' felsefesi yatıyor. Bu da beni aşırı rahatsız ediyor. Yahu kardeşim zaten reklamdı şuydu buydu zibilyon kere parayı götürüyorsun, hala dandik bi Sims üzerinden para kazanma peşindesin. Şu Mark denen Alman züppesine ısınamadım gitti. Şofbenim su kaçırsa Mark'tan bilicem o derece gıcığım pis suratsıza. Ne var lan alt tarafı bi facebook'u kurdun! (tamam bu sonuncusu pek mantıklı olmadı)

Neyse ki tam ben bu yazıyı yazarken düzeldi.Şimdi yemek yicek benim gız. Bi de anacım bunlar da obsesif midir nedir dakkada bir el yıka duşa gir işe yemek ye el yıka duşa gir işe yemek ye.. Sürekli de canları sıkılıyor. Üst üste iki kere gitar çaldırsan ııh sıkıldım diyor yapmıyor haspam.
Evim de bu; başlarda evi yeniden yaparken bi salaklık yaptım sanırım 6 tane küçük küçük odam var biraz gecekondu stayla oldu. Sıkış tepiş azıcık (ne bulduysam da doldurmuşum yok anam ben hiç zengin olmamalıyım böyle görmemişleşirim kesin)




Oha! LAN! Duşakabinim su kaçırıyor niye söylemiyorsunuz, hemen gidip tamir etmem lazım ehe öhe:) Hadi kaçtım panpiklerim.
Unutmadan, siz de gelin ya sims'e, komşu neyin oluruz gideriz geliriz, kız alıp veririz falan. Takılırız yani:P Gerçi ben şu ramazandı oruç faslıydı bitsin oyuna veda etmeyi düşünüyorum. Zaten çok oynamamın sebebi iftara kadar vakit geçirmek kısmen. Okul zamanı falan oturup milletin evine koltuk seçersem vallahi anamgiller benim evi başıma yıkar:) Bu sefer valla gittim, öpürenzi.



23 Ağustos 2011 Salı

İçimden gelen, bana ait olan her şey. Eksiği ya da fazlası değil.

Burayı neden seviyorum, niye zırt pırt post atıp duruyorum biliyor musunuz? Çünkü burası BENİM. İstediğimi yazarım, saçmalarım, gerekirse ''yeni yazı yazdım okuyun cicişler'' diye milleti ayağa kaldırıp sadece bir nokta koyup yazıyı bitirebilirim. Kimse çıkıp ''ne diyosun sen ya'' diyemez.
Mesela twitter'da üst üste 4-5 twit atsan unfollowu üçlü beşli yersin. (kimin umrunda o ayrı mesele) Ama burada zaten izleyici sayısı kimsenin umrunda değil, az izleyiciniz olması okunmadığınızın göstergesi değil. Mesela benim bir blogu okurken en son aklıma gelen şey izlemeye almaktır.

Keşke diyorum şu blogspota telefondan da girilse. Sağda solda derste tuvalette yazarım allahıma. Çünkü ben hissettiklerimi hep kısıtlama olmadan dile getirmeye alışmışım. Twitter'da güzel hoş ama o sıçtığımın 140 karakterine sığdıracam diye canım çıkıyor. Cümlenin hep bir yanı eksik. Ama olsun twitter candır yine de.

Öyle yani, kendime göre arada içimi döküp arada saçmalayacağım burada. Burası benim not defterim gibi bişey.Genelde özen gösteririm ama aklıma eserse imla kurallarına da dikkat etmeyebilirim. Sonuçta buradan ne ticari bir amaç güdüyorum ne de bir kişi ya da kurum adına yazıyorum.Sadece bana ait, benden bir şeyler bulabileceğiniz bir yer. Ben içimi dökerim, e okunup beğenilmesi de bana artı mutluluk getirir. Yani uzun lafın kısası reyting kaygılı yazılar bulamazsınız rahat olabilirsiniz. Şimdilik bu kadar, yeni yazıda görüşürüz öpü öpü.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Kötü başlayan gün bir yerden sonra iyiye çalıyor

Bugün tam bir ergen detected insanıydım. Önüme gelen herkese her şeye sinirlendim durdum. Ya da bütün sinir bozucu hadiseler bugünü seçti.
Oruçlu olduğumdan mütevellit bu aralar geceleri 5-6 sularında yatıyorum. Pardon sabahları diyecektim. Gün doğmadan uyuyamıyorum yani. Geç yatınca da geç kalkıyorum haliyle. Öğlen 2 bilemedin 3 gibin. Ama mesela 1 buçukta kalksam sinirli oluyorum, bütün gün çekilmiyorum. Uykumu alamamaktan nefret ediyorum napayım. Okul zamanı olsa katlanırdım ama tatil günü uykumun bölünmesi sanki şahsıma küfretmek gibi bişey benim için. Günde 9 saat. Ne fazla ne az, yoksa keyfim kaçıyor. E bu kadar anlattı ne iş diyeceksiniz, evet var bi iş. Bizim ev 4. kat olmasına rağmen sokakta bağıra çağıra, pardon anıra anıra telefonla konuşan herif uyandırdı beni sabahın 10'unda. 4 saatimi elimden aldı sığır, uğursuz. uykumun en tatlı yerindeydim, zaten zar zor rüya gören biriyim. Tam da rüyalarıma girmesini istediğim insanı bilinçaltımdan yakalamışım, elin herifi ''ee fikri bu akşam bizde iftar yapak mı'' diye siteyi ayağa kaldırıyor. Gel de küfrü basma.


Şimdi uykusuzum ya, belli günün boktan geçeceği. Üzerimde negatif bir enerjiyle dolandım durdum, olacağı varsa da bir işin oldurmamaya kararlıyım bu sinirle. Açım susuzum da zaten..


Babam geldi eve 4 falans gibin, dedi telefonunu tamire götürek. Hadi gari dedim götürüverelim. (aynı anda kaç yörenin şivesini kullandım sayamadım) Benim tilifon kafayı yedi bu ara. Bazen yakınıyorum okuyanınız varsa, şarja takıyorum salağı 2 çubuk mesela, bütün gece şarjda bırakıyorum. Sabaha kalkınca ne beklersin full olmasını dimi? Bi alıyorum prizden 1 çubuk. Yemin ederim hayata bakış açım değişti, lisede öğrendiğim fiziğin temelleri sarsıldı. Prizi söküp bozuk mu diye kontrol edecem yakında. Hiç de kabul etmiyordum sorunun tilifonda olcağını, şarj aletine bok attım, hatta evin prizlerine falan bile. Ama bugün kabul ettim ki hıyarlık benim tilifonda.


Dedik madem tamire verecez, şimdi rehber silindiydi yok arkadaşlara ''cınım rehberim silindi tanıyamadım'' mesajı at da bi de milletten ''aeyy sen benim numaramı mı sildin sürtük'' tripleri yeme şeysi olmasın diye yedekleyelim dedim. Gittik Turkcell'e. Anaam bir kuyruk kıyamet görüceksin. Kainattaki herkesin hattıyla sorunu var sanırım. Dedim aga şu 200-300 neyse artık kişileri bi yedekleyin. Parası ne kadar? BEDAVA dedi adam. Ohannes! Turkcell'de ilk defa bişey bedava lan. O kadar şaşırdım ki bütün sülaleyi çağırıp numaralarını yedekletesim geldi. O işi hallettikten sonra baktım benim hat babamın üstüne. E tabi alındığında ergendik haliyle, e ben de şehir dışındayım yılın 3/4 ünde diye dedik ki benim üzerime yapalım. Ben bi kere beleşi buldum ya öyle bi inanmışım ki ayfonu bile beleşe verecekler benim gözümde. Demesin mi herif ''onun ücreti 31 lira'' hoooşt dedim it oğlu it. Turkcell yine yaptı yapacağını şerefsizin evladı. Yahu arkadaş internetinden konuşmasına mesajına kadar her konuda kazık yemeyi bir ben mi beceriyorum şu turkcell'den. Yazmıyorum lan adının baş harfini büyük. Benim için özel isim falan değilsin turkcell, cinsin tekisin. Zaten benim turkcell'le husumetimi bilen bilir. Her fırsatta laf geçirir dururum, twitterda falan da hiç gocunmam rezil edici twitler atarım. Ama anacım kendisi sevgili gibi bişey, kızıyorum kızıyorum, geçen karar verdim artık başka operatöre geçicem diye, ama 2 gün önce kendimi yine kontör alırken buldum. He bu arada hattı da üstüme aldırmadım, varsın babeyde dursun. Ama şu kontörlerim bitsin harbiden tası tarağı toplayıp vodafone'a geçiyorum. Aylık 25 liraya bütün dersim tasam bitecek, sınırsız internetimle keyif yapacam amfide ders dinlerkene.


Ordan çıktık telefonu tamire vermeye gidiyoruz. Gittik neyse o kadar sıra bekle bekle yarım saat falan geçti. Tam sıramızın gelmesinin haklı gururuyla emin adımlarla ilerliyoruz, anaam samsung almıyoruz demez mi! Lan 2 ay önce alıyodunuz ne değişti? Naptı samsung size? Ee nereye vericez şimdi biz bunu, Yazıcıoğlunda Anadolu Elektronik'miş. Yazıcıoğlu da ucuzdur helaldir hoştur da oldum olası sevemedim, kız başıma da hala girmiyorum üç buçuk atıyorum. Neyse babeyle götürücez artık bu hafta bi gün.


Sonra watsons'a girdim, eyeliner alıcaktım artık göz kaleminden kurtulmam gerektiğine karar verdim. Millet de abartıyor aeey eyeliner çekemiyom yaee falan diye, fark ettim de bende çekemeyeceğim bir eyeliner bile yok. Takılıp kalmışım flormarın göz kalemine. İyiydik hoştuk onunla da bak hakkını yiyemem, hem hesaplı hem yumuşaktı (bu da tuvalet kağıdı reklamı gibi oldu biraz). Ellerimi gözümün retinasına kadar sokmadığım sürece akmazdı da. Neyse girdim sordum soruşturdum falan, mac'in eyeliner'ı sen indirime gir! hem de yüzde elli. Hiç bu nedir ne değildir demeden kaptım. Bu günün ilk güzel olayı oldu allaha şükürler olsun! Yüzüm güldü sonunda ufak da olsa. Bakalım yarın denicem bişeye benzemiyosa burdan çemkiririm, baktınız mevzu bahis geçmedi, alın kullanın demeye çalışıyorumdur. (bu arada reyonda durup eyeliner alıyosanız rimel de alın diye kakalamaya çalışan kadınlar beni öldürecek. Yahu bebişim ordan bakınca rimelsiz gibi bir tipim mi var? belki evde var nerden biliyosun. Olsun ama bu da güzel diyor. Napayım 2 rimeli? Saç mı boyayacam alt tarafı bi kirpik boyası yani. Neyse ki rimele 45 lira vermeden uzaklaştım olay mahalinden. Bu arada rimelim de Jane Iredale. Mikemmel bişey, eczanelerde satılıyomuş bi tek. Ablam sağolsun kıyağı geçti, kullanmaya kıyamıyorum gıdım gıdım sürüyorum. Yani müsriflikte sınır tanımayan ben, bir rimelle iflah oldum, bir dizyem bile ziyan etmiyorum.)


Bir de D&R dan dergi kitap topladım yine. Babam odama her teftişe geldiğinde yeni bir basılı yayın görüyor artık kızmaya başladı ama napayım? Yanına da best of classics tadında şahane bi klasik müzik arşivi patlattım 5 cd'lik. Onu dinliyorum 2-3 saattir, biraz overdose oldu her an uyuyabilirim.


Ne derseniz deyin insanın bir şeylere para kıyıp kendi için alışveriş yapması en güzel psikoterapi sanırım. Prozac'mış falan (hiç antidepresan kullanmadım gerçi kafasını bilmiyorum ama) yalan bunlar bence. Ben ne zaman kafam bozuk olsa, kendimi caddeydi İstiklal'di, hiç olmadı Avm'lere atıyorum. Marketten patates bile alsam iyi geliyor yahu! Çantadan cüzdan çıkarmayı seviyorum galiba:D


Farkındaysanız son cümlemde :D kullanan benle, sabah 4 saat erken uyanıp cinleri tepesine çıkan ben aynı zat-ı muhteremler. Bugünün bana katkısı şu oldu; anladım ki bir gün nasıl başlarsa öyle gitmiyormuş. Bunun tersini savunanlar da bence kendilerini gereksiz şartlıyorlar. Gün senin gününse, gidişatını belirlemek de senin elinde derim ve yeni kitabıma gömülürüm usulca. Öpering hepinizi.


Bu yazının şarkısı da klasik müzik cd'lerim içerisinde en sevdiklerimden biri olsun; http://fizy.com/#s/1l0tg0

19 Ağustos 2011 Cuma

Sizi Poke Yiyesiceler

Bizim insanımızda, uçsuz bucaksız bir yapma denileni yapma arzusu var. Şunu son günlerde çok yaşıyorum.
Facebook'ta bir poke=dürt hadisesi var özellikle kızlar bilir. Psikopat psikopat adamlar dürtüp duruyorlar.


İşin kötüsü,  Mark efendi sen git koskoca Facebook'u kur, ki artık içine sims skype falan da koydu; ama hala bir ''BAŞKASININ DÜRTMESİNİ ENGELLE'' butonu yok arkadaş! Ne meraklıymış milletin birbirini iteklemesine.


Yani poke o kadar saçma salak bişey ki, böyle tam kendine güvensiz, netten kız düşüreceğine inanmış adamların işi. Bir insan senden harbi harbi etkilenmişse atar baba gibi mesajını konuşur kardeşim. Dürtmek nedir?


Bugün face'de dürten yarın otobüste fortlar. Benim mantığım artık bu yönde, düşünün öyle bir sapkınca buluyorum.
Şunun tipine bak, o parmak ne lan nereye gidiyor o parmak öyle? tipsiz, artist!




ps: bu yazıyı yazdım ya ben şimdi, dürtmeyin sevmiyorum dedim ya; size yemin veririm ki 75483920 kişi itinayla facebook'umu bulup dürtecek. Yazının başında kurduğum cümle de o rahatsız tiplere gelsin. Öperim.

16 Ağustos 2011 Salı

Futbolu Sevmiyorsan, Sevene Saygı Göstereceksin

Futbol.. Bu yazıyı okuyacak kızların çoğu ilgisini çekmeyeceğini düşüneceği için kapatmaya yeltenecek, erkekler ise ''oo futbol mu var okurum lan ben bunu'' diyerek yazıya konsantre olacak eminim.
Futbolda dünya ligleri yavaştan yeni sezonları açmaya başladılar. Liglerin ağa babası Premier Lig de geçen hafta başladı, içimize su serpildi. Zira Türk futbolunu fazlasıyla meşgul eden şike gündemi sebebiyle kendi ülkemizin liginden bir süre daha mahrum kalacağımız için, gerek seyir zevki, gerekse iddaa kuponları açısından İngiltere futbolu herkesin yüzünü güldürdü. (tabii Liverpool'un yaşattığı hayal kırıklığını şimdi burada açmayayım da)
Şu sıra Türkiye'de siyasetten, ekonomiden çok futbol konuşuluyor. Aslında bunu gündemle pek ilgisi yok, futbolu seyrederken aynı zamanda yaşayan bir milletiz. O nedenle ''önüm arkam sağım solum futbol'' durumundayken bu güzel spor dalından kaçınmak epey zorlaşıyor. Size diyorum; futbol sevmeyen, seyir zevki olmayan, sevgilisi maç izlerken türlü türlü hareket yapıp ilgiyi kendi üzerine çekmeye çalışan kızlar..
Şahsen, gerek futbol gerekse futbol üzerinden oynanan bahis oyunları benim hayatımın bir parçası olduğundan kimseyle 'aşkıııaam maçı seyretme biraz da benimle ilgileen:((' durumları yaşamadım şimdiye kadar. Bu yazıyı da sürekli bu gülünç durumlara düşen hemcinslerime naçizane bir tavsiye niteliğinden yazdım.


Şimdi kızlar bi' kere şu konuda anlaşalım; siz nasıl her hafta Fatmagül'ü Feriha'yı izliyorsanız, bu erkek milleti de futbol seyrediyor anacım. Onların Fatmagül'ü bir Xavi, bir Messi.. Siz nasıl Fatmagül'ün Kerim ile evlenip evlenmeyeceği hakkında meraktan ölüyorsunuz, televizyona yapışıp fragman bekliyorsanız; bu adamlar da bir Ntv Spor'du, efendime söyleyeyim bir Lig Tv'ydi bu kanallara kitlenip transfer haberi bekliyorlar. Yani sizin öncelikleriniz tv dizileriyse onların da maçlar. Öncelikle buna saygı duymak gerekmiyor mu sizce de?


Diğer bir eleştirilen konu da ''ya anladık maçı izliyorsun da, şu özetleri niye tekrar tekrar seyrediyorsun zaten sonucu bilmiyor musun?'' şeklinde gelen ahiret soruları. Siz nasıl her hafta ''ayy dur öyle bir geçer zaman ki başladı diyerekten özeti dahil hepsini silme izliyorsanız, onlar da maçın güzel pozisyonlarının bir revizyon halinde önlerine sunulmasına bayılıyorlar. Kaldı ki bir dizi özetiyle bir maç özeti arasında dünyalar kadar fark var. Tartışmalı pozisyonlar, ondan sonra Rıdvan'dı Erman'dı, hatta hadi Ahmet Çakar bile olsun, bu adamların yorumlarını merak ediyorlar. Her hafta bir mekanda düzenli olarak toplanıp Telegol izleyen bir arkadaş grubu tanıyorum mesela. Geçtim maçı, adamlar bir araya gelip ''yok lan bunun neresi ofsayt, ulan bu da penaltı değilse kendimi keserim'' gibi polemiklere giriyorlar ve bundan zevk alıyorlar. Çünkü bu bir yerde onların hayat tarzı. Bir Fenerbahçeli taraftar ile bir Galatasaraylı taraftar maç sonucunu tartışırken ''amaan şimdi bir şey demeyeyim, futbol için arkadaşımla aramı mı bozucam?'' diye düşünmüyor. Çünkü onun için arkadaşlık neyse takım duygusu da o, hatta daha bile öteye geçirenler, ailesinin bile önüne koyanlar da mevcut.


Sonra sizin izlediğiniz televizyon dizileri kurguya dayalı biliyorsunuz ki, ama futbolda her şey gerçek. Ki bu gerçekliğin boyutunu şu 1 ayda tutuklanan adam sayısından anlayabilirsiniz. Hayal edemeyeceğiniz kadar büyük paralar dönen, her futbolcunun bir nevi ayaklı kasa olduğu bir sektör. Yani işi sadece ''bir topun peşinden koşan 22 adam'' olarak görmek biraz sığ bir bakış açısı olur kanımca.
Ayrıca artık duymayan kalmamıştır(kalmışsa da pes) İddaa denen bir bahis oyunu var. Enteresan bir şey, yaptığınız kupona üç lira verip gün sonunda bayiiden 100-200 kağıtla çıkabildiğiniz bir oyun. Tabii her futbolla ilgilenenin de kıvırabileceği bir iş değil, oturup adam akıllı liglerin puan durumlarını, takımlardaki sakatlıkları, cezalı futbolcuları, takımların birbiriyle oynadıkları son maçlarda galip gelen tarafları, atılan golleri falan çalışmak gerekiyor. Çok arkadaşım var; ''şu iddaaya çalıştığım kadar öss'ye çalışsam şimdiye ordinaryus olmuştum'' diyen.


Kuponu yapıyorlar, sonra başlıyorlar maçların sonucunu beklemeye. Atıyorum adam beş maç oynamış, dördü tutmuş sonuncuyu bekliyor. İşte o anlar eminim kabir azabına eş değerdir. Hele ki o son maç tutmazsa o kupon yatıyor, milyonlar elinden bir anda kayıp gidiyor ya; o acının yanında aşk acısı diz çöker tövbe eder.


İşin bir başka boyutu da bilgisayar/playstation oyunları. En meşhurları PES, Football Manager(favorimdir), Winning, Fifa falan.. Bu futbol oyunlarında istediğiniz takımı alıp, istediğiniz oyuncuları sistemi seçip, aynen stat ambiyansında futbol oynuyorsunuz. Ama bu sefer izleyici değilsiniz, kontrol tamamen sizde, her şey elinizde tuttuğunuz kolun tuşlarına bakıyor. Erkeklerin maç olmadığı zamanlarda evde, cafelerde deli gibi bu oyunları oynayıp her halükarda bir maç ortamı yaratmak istemesi de futbolu nasıl sevdiklerinin, asla bıkmayacaklarının bir göstergesi.
İşte futbol denen endüstri böyle bir şey. Sadece oturup tv'den ya da stattan  izlenen maçla bitmiyor iş. Bahsiydi, tartışma programıydı, playstation oyunuydu sürüyle angaryası var.


Şimdi kızlar, bana kalsa bir futbolsever olarak gelin siz de ilgi gösterin; ön yargılı yaklaşmak yerine futbolu sevmeye çalışın. Yani sevgilinize babanıza eşinize söylenmek yerine bir düşünün, ''ya madem bu kadar insan şu merede tapıyor, ben de bir bakayım neymiş ne değilmiş'' diye. Sonuçta futboldan anlamayı sağlayacak bir gen falan yok, güç kuvvet işi de değil, yani kadın-erkek herkes anlayıp yorumlayıp zevk alabilir. Ha eğer hala sevmemekte kararlıysanız, anti-futbol duruşunuzu bozmak istemiyorsanız; benim size olayı daha az sancılı atlatmanız için tavsiyelerim olacak kabul buyurursanız.


-Öncelikle hiçbir erkekten sizinle takımı arasında seçim yapmasını istemeyin. Takım ayrı şey kız arkadaş ayrı. Sanki adam seni bırakıp Quaresma'yla evlenecek. Oturup izliyor güzel güzel. Yani 7/24 Adriana Lima'nın sütyen defilesini izlese tamam indirirsin kafasına ıslak odunu da.. Futbolcu sana rakip değil ki. (hayır bu seçimi yapmasını istemeniz, kendinize yeterinde şans tanımıyorsunuz demektir o yüzden söylüyorum) Şimdiye kadar da ''aşkım doğru diyosun ya salla Feneri gel seninle sinemaya gidelim'' diyen erkeğe rastlamadım. Eğer varsa da erkekliğin yüz karası ilan edileceği için kendisini gizlediğine inanıyorum.


- Adam maç izliyor, almış cipsini birasını, konsantrasyonu fullemiş; yanına gidip de ''aşkıaam saçım boyattım nasıl beğendin mi? aşkıaam biz seninle evlensek acaba çocuğumuz kime benzer?'' sorularıyla ilgi çekmeye çalışmak gibi saçma hareketlere kalkışmayın. Zaten bir metreden fazla da yaklaşmayın yanına, takımı boş kaleye falan gol kaçırır, sinirden eli kolu size çarpar falan Allah korusun.


-Asla fikstürden habersiz hareket etmeyin, hadi fikstürle uğraşamam diyorsanız erkek kankalarınızdan her gün için tüyolar alın o gün önemli bir maç falan var mı diye. Zira gidip de Beşiktaş-Fenerbahçe maçının olduğu akşama opera bileti alıp gözüne sokarsanız, adam polemiğe girip sizi ikna etmeye bile çalışmaz, sizden kendinize operada eşlik edecek bir kız partner bulmanızı bekler. Üstüne bir de ''sen benim hobilerime saygı göstermiyorsun!'' şeklinde azar işitmesi var bunun. Hiç gerek yok riske girmeye. O evde/statta paşa paşa maçını izleyip birasını içsin, siz de çıkın arkadaşlarınızla falan takılın ne bileyim. Vakit geçirmek için erkek arkadaşınıza muhtaç değilsiniz sonuçta.


-Bir erkeğin futbol maçı izlemeyi sizinle evde yemek yapıp dvd seyretmeye tercih etmesini, sanki sizi bırakıp başka kadına gitmiş gibi büyütmeyin. Dediğim gibi herkesi yeri ayrı.



-Çoğu erkeğin olduğu gibi evde Playstation ve türevi oyun konsolu varsa işiniz biraz zorlaşıyor evet. Halbuki umutlanmıştınız ''stada gider, gitmeyeceği gün beraber vakit geçiririz'' diye. Ama o çakal Messi sizin beyi rahat bırakır mı hiç! Madem sen Nou Camp'a gelmiyorsun, biz senin eve geliriz diyerekten toplar bütün Barcelonayı gelip kurulur evin baş köşesine. Sonra gelsin Barcelona-Inter'ler, efendim Arjantin-Brezilya'lar.. Şampiyonlar liginden girip dünya kupasından çıkarlar da yine de doymazlar. Yani evde bir köşeye sinip ''dur bakayım bir iki saat dergi karıştırayım da nasılsa sıkılır bunlar'' diye beklemeye kalkmayın, sıkılmazlar anacım.
Sonra loser olan yine sen yine sen..


-Bir de işin şu boyutu var ki; çoğu kız fanatik değilse gider sevgilisinin tuttuğu futbol takımına taşınır. Aaa ben Fenerliydim ama, e hadi Galatasaray'a geçeyim seni mi kırıcam, zihniyetiyle bir anda takımı satabilir. Bu tabii ki hiç hoş bir tutum değil, bunu yapmak zorunda da değilsiniz. Ama kaşınıp da atıyorum o gün Fenerbahçe yenilmiş, hiç anlamadığınız halde ''oo nası geçirdik hahaayt'' falan gibi nispetler yapmaya kalkışmayın. Sevgiliymiş, eşmiş dinlemez ağzınızın payını verir. Çünkü bir erkeğin en zayıf anlarından biri tuttuğu takımın kaybettiği andır..



Lafın gelişi o yani sevgili hemcinslerim.. Bana kalsa futbolu sevin, bağrınıza basın. Çünkü futbol zevkine sahip bir çift mükemmelliğe bir adım daha yaklaşır. Sevgilinizle birlikte maç seyretmek, pozisyon tartışmak, hele de aynı takımlıysanız oohh tadından yenmez, beraber kombine alırsınız, takımınız gol atınca ilk size sarılır, elin adamına değil. Birlikte statta üçlü, pınarbaşı falan çekersiniz. Hem iki haftada bir haftasonu akşamını beraber geçirmeyi garantilemiş olursunuz, hem de sevgilinizin size hayranlığı kat kat artar. Birlikte formalar satın alırsınız, birbirinizin atkılarını saklarsınız falan.(şimdi okuyunca hoşunuza gitti tabi, ama futbola hiç ilginiz yokken de bir anda holigan olmaya kalkmayın, sindire sindire, yavaş ve emin adımlarla ilerleyin, adam durduk yere 'noluyoruz lan birderbire, hayırdır?' şaşkınlığına düşmesin. Sakın zorlama yapmayın hiçbir şeyi, daha yapmacık durur.)


Bu arada sakın futbola ısınmak adına bir takımdaki yakışıklı oyuncuya gereksiz hayranlık beslemeyin. Sevgiliniz Real gol yedi diye ağlarken siz oturup ''ulan şu Valdes ne yakışıklı herif be'' diye konuşursanız işi elinize yüzünüze bulaştırırsınız, beraberinde gelecek kıskançlık da cabası. Adam 'amaan taa İspanya'daki adamı bırak izlesin zarar gelmez'' demez, o benden daha mı yakışıklı lan? diye düşünmekten hayattan soğur. Napalım bu da bir erkek içgüdüsü..


Bu yazıyı özellikle bugüne sakladım, çünkü yarın dünyanın en önemli, en çekişmeli maçlarından biri; Barcelona-Real Madrid maçı var gece saatler 00.00'a vurduğunda. Çoğunuzun sevgilisinin şu anda aklında sizin dışınızda bir tek o maç var. Maçı nerede kimle izleyeceklerinin falan planını çoktan yapmış durumdalar. Ben derim ki siz de oturun bu enfes maçın tadını çıkarmaya çalışın. Eğer yok ben istemem diyorsanız da şimdiden yarın için sevgilinizin dahil olmadığı, kızkıza bir plan yapmaya başlayın. Yine de gider adamın başının etini yerseniz ''yaa bırak şu Ronaldoyu benimle ilgilen'' diye, vallahi şu upuzun yazıyı boşa yazmış sayarım kendimi:)


Bu yazının şarkısı da bu olsun. Bilirler severim Madridceğizi.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Ebeveyn Banyolu Barbie Evi

Şu sıralar hep çocukluğumdan beri arkadaş olduğum insanlarla görüştüm, o yüzden aklıma hep çocukluğum geliyor. 1992 doğumluyum ben, yani ''90'larda çocuk olmak'' klişesine tamı tamına uygun bir insanım.
Hiçbir zaman öyle tipik kız çocuklarından olmadım. Hatta ''ben senin bildiğin kızlardan değilim'' bile diyebilirim:)
Klasik kız çocuğu modelini bilirsiniz, bir elinde barbie, bir elinde tarak.. Bebeğinin saçlarını toplar, ağzında da en pembesinden lolipopuyla. Sonra akşam annesi işten gelir, ne kadar yorgun olsa da onu kırmaz ve birlikte o tripleks, ebeveyn banyolu barbie evindeki bebeklerine bir hayat kurarlar kafalarında. Sonra akşam saat 10 sularında pembe barbie desenli yatağına yatar, babası peri masalları okur ona. Bir gün bile ''yorgunum okuyamam'' cevabı alsa hemen suratını asar, annesi babası korkar onun kaprislerinden, her istediğini yapar dururlar.

Ben böyle bir kız çocuğu değildim. Barbie'ler benim için sadece dükkan raflarındaydı, pembe nevresimler de sadece vitrinlerde.. Sıkıntıdan okumayı 5 yaşında söktüm düşünün. Ailecek alışverişe gittiğimizde lolipopları, jelibonları gizli gizli atardım sepete, babam görmesin diye. Hayatımın en büyük adrenaliniydi babamı söylettirmeden şeker alabilmek. Hiçbir zaman toys'r'us gibi oyuncakçılara gidip ne istersem sepete atamadım. O çocukluk şımarıklığına sahip olamadım hiç. 
Küçük yaşlarımda sahip olduğumu hatırladığım oyuncaklarım bile sayılı; hatırlıyorum da bir oyuncak ütüm vardı. Sürekli fişini prizine sokmaya çalışırdım, yani el kadarken bile elektrik duylarıyla falan uğraşıyordum.
Bir de sarı bir oyuncak araba hatırlıyorum, teyzem vermişti. Her seferinde halıya koyar, geri çekip çekip bırakırdım, sonra kesin birinin ayağına çarpardı ve büyük ihtimalle de azar işitirdim. Genelde bir sürü kitabım vardı, ''Sayıları Öğreniyorum'' tarzı şeyler, bir de puzzle, monopoly gibi kutu oyunlarım.
Sonra daha da büyüdüm, ortaokul zamanlarımdayım. O zaman tasolar vardı çoğunuz bilirsiniz. Cipsleri alır alır, tasosunu alıp yemeden bırakırdım bir kenara. Babamdan aldığım bütün harçlığı onlara yatırırdım. Kızardı tabi bana. Ama o kadar tutkuyla bağlıydım ki o tasolara, işittiğim azarları hiç umursamazdım. Önce pokemon vardı, sonra digimon çıktı, sonra beyblade. tabi bir de televizyonda onların rengarenk çizgifilmleri. Hepsinin yeri ayrıydı, koskoca poşetimde 250 küsür tasoyu kapar koşardım sitenin parkına, oynar oynar dururdum. O zamanlar birinin tasolarını kazanmaya ''kökmek'' derdik biz, kim uydurduysa artık. Eve en az +10 tasoyla dönmezsem içim rahat etmez, uyku uyuyamazdım. Hele bir de kaybetmişsem yemeden içmeden kesilirdim. Şu anda çok saçma geliyor düşününce, yuvarlak bir plastik parçasına duyduğum o büyük tutku, ama o zamanki hayatımı düşünüyorum da zaten dertlenecek tasalanacak başka bir şeyim yoktu, çocuk aklımla böyle şeyleri kafama takıyordum işte.
Bir gün yine oynuyoruz, şansım da nasıl yaver gidiyor sorma gitsin! Tam o sırada, benden 4-5 yaş büyük devasa bir ''abimiz'' gelip bütün tasolarıma el koydu. HAİN, ZALİM! diye bağırıp çağırdım ama nafile. Haftalarca evden çıkmadım, parka da gitmedim.Hatta taşındığımızı düşünenler olmuştu. En değerli varlığımı elimden alan o yaratığa beddua ettim çocuk halimle (nasıl tuttuysa ahım artık, 4 yıldır öss'ye giriyor kazanamıyor).


Tasolarım gidince, çocukluğum da gitmiş sayıldı. O zamandan beri oyuncakla arabayla bebekle işim olmadı. 
Sonrasında kitaptı, bilgisayardı öyle şeylerle ilgilendim. Yıllar da su gibi akıp geçti zaten, göz açıp kapayıncaya kadar büyüdüm. Büyüdüm ama hala aklımın bir köşesinde babama bir türlü aldıramadığım, sırf onunla oynamak için en sevmediğim arkadaşımın evine gittiğim ''ebeveyn banyolu barbie evi'' var. Ve bir gün yeteri kadar büyüyüp para kazanırsam, yapacağım ilk iş o evin gerçeğini almak olacak..



5 Ağustos 2011 Cuma

Benim Masum Fantezilerim

Başlığı görünce cinsellik içeri bir yazı beklediniz, içiniz kımıl kımıl oldu hadi hadi yemeyin beni. Ama üzgünüm cınım, fantezi kısmına değil de masum kısmına kanalize olmanız gerekiyordu.
Yaşıyoruz, zaman akıp gidiyor. Hayallerimiz var hepimizin, irili ufaklı. Zaten yaşamamızın da sebebi onlar. Ben şahsen hiç bir işi ''bunu yaparsam belki şurada işime yarar'' mantığıyla yapmadığıma rastlamadım şimdiye kadar. Tamam ben de zaman zaman amaçsızca hareket edip her şeyi akışına bırakıyorum ama fazla kaptırınca hayatım ''folloş'' oluyor.
Benim hayallerim, tabi ki başta iyi bir doktor olmak, güzel bir yuva kurmak vs vs, bunlar klasik hayaller. Ama benim bir de fantezilerim var hayata dair, bakalım neymiş bunlar..


-Şöyle 3-4 katlı bir evim olsa da babam bana sinirlenince ''Ceren çabuk odana ÇIK'' dese, vallahi evimiz de amma büyük hadi çıkayım madem deyip mutlu olurum.


-Bir cafeye gidince hiç kasaya gitmekle içecek seçmekle falan uğraşmadan, kimseyle muhatap olmadan önüme her zaman içtiğim kahveyi getirseler.


-Sevgilim benim için bir Kartal Yuvası mağazası satın alsa, formaları giyip giyip çıkarsam mesela..


-Starbucks'ı 1 günlüğüne bana verseler, kimse görmese karışmasa ben öyle içeride takılıp istediğim kahveyi yaratsam, saçmalasam. Karamelli frappuchino'nun üzerine nane şurubu döksem, sonra onu içip iğrensem.. (bu arada gözüm miyop olduğundan 100 metre uzaklıktaki mönüleri okuyamadığım, bu nedenle genelde aynı şeyleri yiyip içtiğim doğrudur)


-Biri çıkıp dese ki ''ikimize loca kiraladım'', seni 2 haftada bir okuldan aldırıp İstanbul'a getirticem, birlikte locadan maç izlicez.


-Şöyle kocaman bir koru içinde av köşkü tarzında bir evim olsa, bahçesinde içsek eğlensek, kimse göremese. Kafamıza esince yolun ortasına yatağı döşeği serip uyusak falan..


-Lakers'ı bir maçını en önden Jack Nicholsun ile birlikte izlesem. (bilet 1900 dolar bu biraz überfantezi oldu)


-Trafiği kapasalar da Boğaziçi Köprüsü'nün üzerinden yürüyerek, seyrede seyrede geçsem.


-5 dakikalığına da olsa F1 aracı sürebilsem.


-Las Vegas'a gidip paranın sonunu düşünmeden kumarın dibine vurabilsem, ertesi gün amaaan 1 milyon dolar mı elinin kiri, diyerek yoluma baksam.


-Bir Pes turnuvasına katılıp ''yeaa kız pes mi oynarmış beaah'' diye gerinen bir erkeği beşliği çakıp evine yollasam.


-Afrika'dan bir çocuğu bana bir günlüğüne verseler, beraber fast food zincirlerinin anasını ağlatsak..


-Bir makine olsa sabahları kahveyi yapan, ben uyku pozisyonundayken bana içirmeyi başarabilen.


-Doktor olduğumda herkesin riskli bulduğu bir tedaviyi hastaya uygulamakta inat etsem ve başarılı olup milletin gözünün içine ''noldu lan nooolduu'' diye baksam.


-Son olarak da, uçabilsem.


Bu sonuncusuyla birlikte gerçekten de uçtuğumu fark ettim. Ama olsun hayal etmek güzeldir, sadece senin kafandadır, kimse göremez karışamaz, karşı çıkamaz. En güzeli de bedavadır, oturup bütün gün şekerleme yaparak bunları düşünebilirsin.


''Üf anne tamam asıcam çamaşırları ya ne bağrıyosun!''






Bu da yazının şarkısı: http://fizy.com/#s/1ai0pp

4 Ağustos 2011 Perşembe

Şeker Kaplı Zehir

İnsan dediğin.. Tanımını yapamıyorum. Ben de bir insan olmama rağmen. Çünkü farklıyız hepimiz, kimsenin mayası öbürüyle tutmuyor. Kul kula hiç benzemiyor. Ben insan dediğini bir hamura benzetiyorum. Evet ham maddemiz aynı, evet ağzımız iki gözümüz iki kulağımız var. Ama bu hamurların hepsinin tuzu baharatı farklı. Bu nedenle hayattan aynı zevki alamıyoruz, olaylara aynı bakamıyoruz, tabir-i caizse tatlarımız farklı.


Son zamanlarda hep bunu düşünür oldum. Bir insanın sergilediği tutumun bazen bana neden çok garip gelebildiğini, hatta ''insan mı bu ya?'' diye düşünebildiğimi.


Bunu bana düşündüren de şu; evet hepimiz bir şekilde sosyal medya denen şeye bulaşmış durumdayız. Ya facebook ile ya twitter ile, ya da her ikisi ile. Ki daha bilumum sosyal portalları bu kuyruğa ekleyebilirim. Bu ortamlar neden var? içinizden geleni yazmamız, insanlarla fikir alışverişi içinde olmamız, iletişim sağlamamız için değil mi? Yani ''sosyal paylaşım'' dediğimiz, şekerle balla kapladığımız, terim haline getirdiğimiz kavramın hakkını verebilmek için.


Fakat dışarıdan sadece ''şekerli'' kısmı gözüktüğü için, çok da haşır neşir olmadan göremedim ben de başta aslında içinde zehir taşıdığını. Aslında ne kadar tehlikeli hale gelebileceğini, elini eline sürmediğin insanlarla kanlı bıçaklı olabileceğini göremedim.


Bu uzun girizgahımdan sonra sadede gelecek olursam eğer; sosyal medya öyle bir yer ki, bazı insanlar sanki o ortamda bir o bir sen varmışsın da, her yazdığını ona ithafen yazıyormuşsun gibi davranıyor. Özellikle eleştirel yazıları üstlerine alınmakta birebirler. O kendilerine göre çok işlevsel olan ama aslında ele güne laf yetiştirmekten başka hiçbir işlevi olmayan dilleri, o boş beyinleri ile öyle bir kuruyorlar ki; ne zaman eleştirel bir yazı yazacak olsam, uzaktan yakından alakası olmadığı halde üzerine alınan onlarca insan çıkıyor karşıma. Ve bunu niye böyle düşünüyorsun diyeceğine, hemen zehirli oklarını sana fırlatmaya başlıyor. Sormadan etmeden dinlemeden.. Neye uğradığını şaşırıyorsun, amiyane tabirle adeta ''dumur oluyorsun''. Böyle zamanlarda düşünüyorum hep insanlar nasıl bu kadar fevri olabilir? Bunu yapan insanların ekran başında gereğinden fazla vakit geçirdikleri, artık düşünme yetilerinin kaybolmaya başladığı su götürmez bir gerçek. Adeta makineye bağlı yaşıyorlar, o makinenin adı da bilgisayar. Yine de anlayamıyorum, anlayamayacağım.


Böyle durumlarda hep şu ikileme düşüyorum; ya ben yazacağımı yazarım onlar ne anlarsa anlasın, tavrı. Ya da sırf insanlarla arayı bozmamak adına eleştirel, sivri dilli yazıları ortalık yere yazmamak, direkt olarak hedef alına kişiye ulaştırmak. Ha soracak olursanız hangisini seçtin diye, hala birini seçebilmiş değilim. Bir sonraki ''haksız yere taaruza uğrayışımı'' bekliyorum.


Ama her şeyi gereksiz yere, yazıyı yazana sormadan etmeden üzerine alınmaya pek hevesli insanlara son bir sözüm var; unutmayın ki, yarası olan gocunur.