4 Eylül 2011 Pazar

Kalk ve ağlamaya biraz ara ver

Mutsuzsun. Kırılmışsın. Yalnız başına ağlıyorsun. Ne gelen var ne giden. Annen baban bir bakınıyor, ağladığın şeyi saçma bulup hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Ve sen karanlık odanda, perdelerin kapalı, kimsenin görememesinin verdiği rahatlıkla hıçkıra hıçkıra ağlıyorsun.


Evi inletiyorsun.. Yine de önemsemiyorlar. Geçer diyorlar. Ama bir tek sen biliyorsun geçmeyeceğini, onlar bilmiyor.



Ağladığın için geçimsiz, kaprisli olan sen oluyorsun. Kimse düşünemiyor neden bu kadar mutsuz olduğunu. Ağlıyor musun, evet ağlıyorsun. O zaman şımarıksın, memnuniyetsizsin, yetinmeyi bilmezsin onlar için.
Umursamaya değer bile görmüyorlar. Günden 2 paket bitiren annene bir sigara yaktıracak kadar bile etkin yok üzerinde.


Kim ne bilecek ki ne düşündüğünü? Nasıl anlayacak? O vücudun içinde bir tek sen varsın çünkü. Hıçkırıklar senin boğazında düğümleniyor, gözyaşları senin yanaklarından süzülüyor. Onların değil. Yaşanmışlık senin, onların değil. Empati dediğin şey de bir yere kadar, keşke bir ruh gelip senin yerine geçebilse, sen anlatmadan, aynı sıkıntıları bir kez daha tekrar etmek zorunda kalmadan anlasa ne hissettiğini. Sonra terk etse seni, sen kendinle kalsan, ama onunla birlikte üzülseniz, ağlasanız.


Aslında kimseye anlatmak istemiyorsun. Çünkü kelimeleri seçmekte zorlanacağını biliyorsun. Ne dersen de karşındaki senin hissettiğin gibi hissedemeyecek. Kendince akıl verecek, geçecek diyecek ama geçmeyecek.


Odan banyonun tam yanında. Çıkan sola dönerse sana gelecek, sağa dönerse salona gidecek. Ama kimse sola dönmüyor. Kapının o sesini duyduğunda ağlamayı kesiyorsun, bekliyorsun kalbin hızla çarparak, acaba ne tarafa dönecek? Herkes sağa gidiyor. Senin odan sanki evin dışında bir yerlerde.


Kendine kızmaya başlıyorsun kimsenin umrunda bir yer edinemediğin için.

Onlar da utanmadan seni suçluyor, hayatlarını zehir etmekle. İçinden küfürler ediyorsun ama dışından söyleyemiyorsun. Asıl mesele de bu zaten. Hep içine atıyorsun hep. Her seferinde biraz daha derine, biraz daha.. Kimbilir ne zaman infilak edeceksin...

Bakıyorsun ki kimsenin umrunda değilsin, insanlar mutsuzluğunun sebebi olmadığını, çocuksu bir kapristen ibaret olduğunu düşünüyor. Asıl mutsuz olan sen iken, annen baban sana üzülüp mutsuz olmasın, yetiştiremedik deyip başlarını öne eğmesinler diye mutluymuş taklidi yapmaya başlıyorsun. Onlar da yanağına kondurdukları bir sahte öpücükle seni tekrar mutlu ettiklerine inanıp övünüyorlar. Hayat onlara göre kaldığı yerden devam ediyor, devam etmediği tek yer senin aklınla mantığının seviştiği ruhun. Ama umursamamak zorundasın, zaten bu hayatta hep başkalarını düşünmek zorundasın. Hep özveride bulunmak, hep kendini ikinci üçüncü plana atmak..

Şimdi her ne kadar yapmak istemesen de kalk ve kendini yaşamaya zorla. Yüzüne sahte bir tebessüm kondur. Neden ağladığını unutma, sadece hafizandaki öncelik sırasını değiştir biraz. Sonra yeniden öne alacaksın onu, sen de biliyorsun. Ama şimdi değil. Şimdi kendinden önce aileni mutlu etmek zorundasın bu kahpe hayat yüzünden.

Ve unutmadan,

İçeride annen ve baban keyifle kahvelerini içmeye devam ediyorlar ya, onlara şunu söylemeni istiyorum;

Hiçbir mutluluk sebepsiz değildir.

1 yorum:

  1. çok doğru konuşmak diye buna derler işte. demek ki bizi anlayan birileri de varmış...

    YanıtlaSil

Hay ağzına sağlık dedi ve ekledi;