29 Aralık 2011 Perşembe

Tumblr Hedesi

''Tumblr kızı'' diye bir şey var. Çok yaygın, herkesin dilinde. Bu laf ilk çıktığında ben de tumblr kullanıyordum. Yani hala kullanıyorum ama yazılarımı da oraya yazıyordum o zamanlar. Sonra bu tumblr kızı lafı çıktı. İnsanları kategorize etmeyin de bık bık bık konuştum bayağı. Lan dedim dur bi bakayım ben de şu dedikleri tiplere, aga hakikaten böyle bir kitle varmış ya. Hepsi birbirinin kopyası mübarek. Yanılmıyorsam hepsinin ortak özelliği şunlar;

-Yazılar fotoğraf ağırlıklı. Hatta yazıyı fotoğrafla zenginleştirmek yerine, bir fotoğraf seçip onun altına bir şeyler karalıyorsunuz.

-Fotoğrafları 4 kategoriye ayırdım kendimce; cam kenarına oturup derbeder bir halde sigara içen kız, afedersin kıçı başı yaymış don atlet meydanda yatak pozu veren kız, homoseksüel fotoğraflar(genellikle lezbiyen içerikli), arada bir de olsa kendi fotoğraflarınız. O da güzelseniz tabii, orada önemli olan genellikle yazılanlar değil gözükenler çünkü.

-Mutlaka bir sigara muhabbeti geçiyor. Yahu arkadaş amma meraklıymışınız tütün işlerine. Kültablası, izmarit, duman eksik olmuyor postlarında. Çok matah şey sanki. Üstelik buna özenenler genelde 18-19 yaşında gençlersiniz.

-Seksüel ögelere fazla önem veriyorsunuz. Niye? Çünkü insanlar ona tav oluyor. Aslında zekice. Fakat ucuz. Ne demişler; sex sells. İyi taktik yani, internetteki kitle pek seçilmiş olmadığından iki bacak bir popoya peşinden geliyorlar hemen.

-Muhabbetler genelde ''annem babam yine kavga etti, ben odada tek başıma ağlıyorum'' falan gibi cümlelerle acındırma üzerine kurulu. Küfür asla eksik olmuyor. ''ben büyüdüm, oldum'' imajı vermiyor arkadaşlar küfür. Şunu artık öğrenseniz çok güzel olacak. Tam tersi benim birçok erkek arkadaşım böyle galiz küfürler eden kızlara it kopuk gözüyle bakıyorlar. Tahmin edildiği kadar hoş bulunmuyor yani kusura bakmayın.

-Ha bir de şu var, sizin tumblrınızda seksi kız resimleri gören bir erkeğin ''vayy be bu kız tam benlik'' diye iç geçirdiğini falan zannetmiyorum. Tam tersine ayağa düşmüş görünüyorsunuz.

-Followers widget'ı en baş köşeye oturtulmuş durumda. Çünkü yazdıklarınızı kaç kişinin okuduğuna haddinden fazla önem veriyorsunuz. Bir yazının onlarca kere linkini paylaşmak bir süre sonra insanı bayıyor. Okuyucunun fazla ayağını alıştırmamak lazım bence, ki kendisi isteyip gelebilsin senin sayfana, sen ne zaman istersen değil.

-Ve son olarak da çoğunuz orada gözükmeye çalıştığınız gibi insanlar değilsiniz. Hele ki bazılarınızın sayfalarında sahtelik paçalarınızdan akıyor.

Bunlar benim kendime göre yaptığım tespitler. Ha tumblr'da çok iyi yazanları gördüm mü? Tabii ki gördüm. Onları Allah başımızdan eksik etmesin de, her gün girelim okuyalım haklarıdır. Ama bu bahsettiğim kitle bana hiç de samimi gelmiyor. Yani tumblr hazır tema sunmasa uğraşıp tasarım yaptırıp bir blog açmaya üşenecek insanlar. O yüzden fazla ciddiye almayın o kitleyi derim.

25 Aralık 2011 Pazar

Anneye Babaya Sevgiliye Ne Alınır

Hep kendi yılbaşı isteklerimden bahsettim şu aralar. E hediye almak kadar vermek de önemli. Hala hediye seçememiş genç kızlarımız varsa bu yazı umarım yardımcı olur.

Kendim de nihayetinde öğrenci olduğumdan mütevellit ööyle çok pahali şeyler öneremem. Ben hediyenin pahalısını değil orijinalini, az bulunurunu severim zaten. Gidip de sevgilim bana Ugg alsa kafasına atarım mesela. Tama ucuz bir şey değil ama artık epey bir bayağı yani. O yüzden sıradışı bir şeyler bulmak en iyisi.

Sevgilime ne alayım diyorsanız, parfüm saat gömlek gibi şeyler bence artık çok klişe. Nihayetinde aynı şeyleri babanıza da alabiliyorsunuz. E ikisinin birbirinden bir farkı olması lazım bence. Ne bileyim şöyle yolda giderken sürekli kulağında olacak bir kulaklık alabilirsiniz. Kulaklıkta favorimin Zumreed olduğunu dünya alem öğrendi artık:P Ya da illa almak da gerekmez, bir atkı bere ne bileyim bir şeyi kendiniz örebilirsiniz. El emeği göz nuru bir hediyenin yerini hiçbir şeyler tutamaz benim nazarımda. Hem kar kış da geldi, her taktığında sizin kokunuzu duysun, sizi hatırlasın falan, ohh mis!

Annenize sakın gidip anti aging krem falan almaya kalkmayın:D Eğer çalışan biriyse onun hayatını kolaylaştıracak bir mutfak aleti gibi bir şey güzel olur bence. 

Babanıza da güzel şık bir kahve fincanı, ya da kol düğmesi alabilirsiniz. Benim hiç kullanmayacak olmama rağmen kol düğmelerine zaafım var, bence güzel seçildiğinde oldukça asil duruyorlar.

Arkadaşlar da en önemlilerden biri. Çünkü birsürüler o yüzden fazla açılmadan bir şeyler bulmak gerekiyor. Bence momiji bebekler hem çok orijinal, hem de sürüyle çeşidi olduğu için pişti olma gibi bir durum yaşamazsınız:) Hem de içlerine notunuzu sıkıştırabilirsiniz.

Tabii ne alıyorsanız alın, içine güzel, içten bir şeyler yazmayı unutmayın. Ve tabii ki güzel de bir paket olmalı. Hediye önemli olduğu kadar, sunumu da önemlidir:) İyi seneleeer!

23 Aralık 2011 Cuma

Hayat Dediğin Paylaşınca Çoğalıyor, Sen Kalkmış Yalnızlıktan Bahsediyorsun

Hayatında her şey ol, herkes ol ama hiçbir zaman yalnız olma. Yalnızlık havalı gelir, hoş gelir ama boştur. Kafayı dinlerim rahat ederim dersin ama bir süre sonra kafanda dinleyecek bir şey de kalmaz. Paylaşamıyorsundur çünkü. Yanında olacak bir nefes kafana yeni şeyler dolduracak ki sen de dinleyebilesin.

Hayat tek başına dolduramayacağın kadar uzun. Her zaman yanında bir ses, bir soluk olsun. Birileri yanında ağzından karbondioksit salabilsin atmosfere. Havayı kirletecekseniz bile birlikte kirletin.

Şimdi içinden geçiriyorsun, yanımda insan olmazsa televizyon var, kitap var, müzik var diye. Evet varlar. Ama yanında değiller aslında. Televizyonun bir kablosu yansa sönecek, kitabın bir rüzgar esse kapağı kapanacak, teybin şarjı bitse müzik de bitecek. Ama insan öyle mi? Yanındakini tek tuşa basıp susturabilir misin? Hayır. Şu saatte konuşacaksın, şunları söyleyeceksin diye onu programlayabilir misin? Hayır. İşte bu yüzden sen istemediğin anlarda bile konuşabilecek, yeri geldiğinde seni bunaltacak, bazen de yanlış yola girmişsen seni zorla tutup çekecek biri lazım, bir can lazım yanına. Her şeyin senin istediğin gibi olmayacağını, elindeki kumandayla hayatını kumanda edemeyeceğini anlatacak bir can.

Sen hiç yalnız yemek yedin mi? Ben yedim. Yemez olaydım diyorum her seferinde. Zorum neydi hala hatırlamıyorum, yemek yemek sonuna kadar işteş bir eylem olmalı bana göre. Sen çatalı bıçağı bırakıp çiğnemeye koyulmuşken, karşındakinin çatal bıçak seslerini duyup tekrar acıkmalısın. Babaannenin ''yemekte konuşulmaz'' kuralını birlikte bozmalısınız.

Hayat o kadar karşılıklı ki, doğarken aldığın ilk nefesi bile ölürken geri veriyorsun düşünsene. Ne kadar veririsen o kadar alıyorsun. Yanında birileri olmalı ki hayatını paylaşacağın, verip alacağın; belki ondan bir yeni kelime öğrenirsin. Belki yeni bir renk katar rutinlerine.

İşte sırf bu yüzden asla yalnız yemek yeme, konuşmayı unutacak kadar yalnız kalma, yalnız yaşama. Hayatta her şey ol, herkes ol ama asla yalnız olma.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Seçim Yapmak mi? Hiç Bana Göre Değil

Seçim yapamayan biriyim. İş seçmeye, karar vermeye gelince o turbo hızımdan eser kalmıyor. Onu mu yapsam bunu mu yapsam, kem küm kem küm. Bir dış ses ''ee yap ulan birini işte'' demeden karar veremiyorum. Birinin illa sıkıştırması lazım.

İnsanoğluna bir seçim yapması için fazla müddet vermemek lazım. İşleri birbirine bulaştırabiliyor. Daima ilk yaptığım seçimin doğru olduğunu anlıyorum hep. Sonradan değiştirirsen o işten hayır gelmiyor. Öss'de de öyle değil miydi? Benim öyleydi. Sonradan kafayı takıp en az 150 kere şık değiştirmişimdir, 140'ı da yanlış çıkmıştır. Genellikle ilk verilen cevap doğrudur, diyeceğim o ki bir karar verirken üzerinde haddinden fazla tur atmamak gerekiyor.

Dilemmayı abarttığımda çok kızıyorum kendime. Bir kulaklık alıcam mesela, pembe mi alsam mavi mi diye teknosa'da 1,5 saatimi geçirmişliğim var. Al ulan birini işte! Pembeyi alırsam mavi dövmez merak etme.

Mesela bunun bir başka türevini de şöyle uygulayıp hayatımın içine etmişliğim vardır; bir gün okuldan çıkıyorum. Saat bilmem kaçı çeyrek geçiyor. Otobüs 40 geçe geçecek. Önümden tramvaylar dolmuşlar geçiyor binmiyorum. Bekliyorum bekliyorum (nasıl bir kararlı olduğumu zannediyorsa meymenetsiz ruhum). Sonra saat buçuk oluyor, ahanda 10 dakika kaldı. Beklemekten yorulup dolmuşa biniyorum. Halbuki bindiğim dolmuş 15 dakika önce de geçmişti önümden ama binmemiştim. O arada beklediğim 15 dakika ne? Kayıp. Neden? Tamamen benim yüzümden. İşte bu ve bunun gibi saçmalıklar, hezeyanlar ve daha birçokları.

20 yıldır yaşıyorum. Senin annene, benim babama, hocama göre az bir süre belki. Ama bana göre çok bile bir süre. Hatalarımdan ders çıkarıp önüme onlarsız devam etme kararını alabildiğime göre bence çok çok uzun bir süre. Sahip olduğum naçizane hayat tecrübesinden ötürü derim ki sakın bir şeye karar verirken  haddinden fazla düşünme. Dolmuşa mı bineceksin? Şimdi ona binsem boş yer vardır otururum ama inince eve yürümem gerekir, otobüse binsem oturamam ama evin önünde inerim cart curt vıdı vıdı. Bırak bunların hepsini, o an gözüne hangisi güzel gözüküyorsa ona bin. Otobüsün rengini mi sevdin, ona bin o zaman. Altı üstü eve gideceksin, gören zanneder ki sırattan geçiyorsun. Eziyet haline getirme, tabiri caizse ''yüreğinin sesini dinle'', içinden geçen neyse onu yap. Çünkü içinden geçeni yapmadığın zaman içinden türlü türlü pişmanlıklar geçiyor şu nankör hayatta.

20 Aralık 2011 Salı

Sorumlu Blog Van'ı Unutmadı

Bir felaket olur. Ortalık yerle bir olur. İnsanlar ölür, hayatta kalanlar üzülür. Zaman geçer hepsi unutulur. Fakat acısı tüm tazeliğiyle içinde olanlar unutmaz, unutulsun istemez. Hatırlanmak ister.

Van depremi... Ne kayıplar verdik, ne gözyaşları döktük. Sonra ne oldu, birçokları her kötü olay gibi onu da bir zaman sonra unuttu. Ama biz unutmadık, Sorumlu Blog söz verdiği gibi Van'da yaşayan insanların her zaman yanında olacak.

Hepimiz 2012'ye gülerek eğlenerek giriyorken onlar kaybettikleri evlatlarının, yakınlarının acılarıyla yeni bir yılı karşılamasın, verdikleri kayıplardan bir nebze uzaklaşsın, yepyeni bir sayfayı dayanıklı ve sağlam binalarda açsınlar diye 2012'ye girerken onların hayatlarını bir nebze kolaylaştırmak öncelikli amacımız.



Sorumlu Blog gönüllülerinden Deniz Eslek ve Berkant Akarcan'ın afet bölgesiyle temasları doğrultusunda hayatını Van'da idame ettirmekte olan insanların en temel ihtiyaçları hakkında bilgi edindik. Çıkardığımız sonuca göre, Van Erciş Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'nün önderliğinde Van'da yapılacaklar paralelinde 4 adet yardım paketi hazırlandı;

-Kreş Paketi: 1 tanesinin bedeli 6139.64 TL


-Psikolojik Görüşme Odası Paketi: 1 tanesinin bedeli 3085,43 TL


-Eğitim ve Uygulama Sınıfı Paketi: 1 tanesinin bedeli 9362,17 TL


-Okuma ve Etüt Merkezi Paketi : 1 tanesinin bedeli 9362,17 TL


(Paketlerin tutarlarına teslimat dahildir, Office 1 Superstore tarafından kar amacı güdülmeden fiyatlandırılmıştır.)

Peki ben bu paketlere nasıl katılabilirim diyorsanız;

-Bu paketlerden birini/birkaçını sağlayabilecek firmalarla gerek sosyal medya, gerekse kendi kişisel bağlantılarınız aracılığıyla iletişim kurarak,

-Tek başınıza/tanıdıklarınızla aranızda toplayarak (elinizden hangi türlüsi geliyorsa) bu paketlerden birinin/birkaçının tutarını toplayarak,
Van'da yapılacak kreş veya eğitim merkezlerinden birine katkıda bulunabilirsiniz.

Paketlerin kimler tarafından karşılandığı, Sorumlu Blog resmi web sitesinde isim/rumuz ile beraber açıklanacaktır. Ayrıca, bağışlarınızın yerine ulaşıp ulaşmadığı konusundaki hassasiyetinize gösterdiğimiz saygıdan ötürü , paketlerin ulaştığı/kurulduğu yerlerde tarafımızdan fotoğraflandırılması mümkün olacaktır.

Unutmayın, sadece 1 paket; sevinecek binlerce insan, gülecek binlerce yüz demek...
Son olarak, Twitter'da #yeniyildaVAN hashtag'i altında düşüncelerinizi yazmayı unutmayın, Van'ı unutanlara hep birlikte hatırlatalım!

Ayrıntılı bilgi için; http://sorumlublog.com/?p=337
İletişim için; sorumlublog@gmail.com

17 Aralık 2011 Cumartesi

2012 ''vişlist''


Yılbaşı sebebiyle herkeşler wishlist hazırlamaya başladı bir nevi subliminal mesaj veriyorlar:p Ben eksik kalır mıyım sizce? Cevap vermeye bile gerenk yok. Bu wishlist olayı biraz blog sana söylüyorum baba sen anla oldu ama napalım artık (babaaağğ okuyosan üç kere vur babaağ).


Şimdi neler istiyorum anlatayım ben size. Aslında istek dediğin saymakla bitmez ama şu sıralar en çok keşke olsa dediğim şeyleri konuşlandırdım resme. Yani sayfaya sığsa 30-40 tane attırırım bakmayın:)
1-Burberry eldiven istiyorum. Evet biliyorum çok uçuk fiyatlı ama hayal kurmak bedava sonuçta. Hem niye okuyoruz yani ileride kısmet olur inşallah:p
2-Bobbi Brown denen lanetin bütün ürünlerini istiyorum neredeyse. Elime 2-3 yane tester'ı geçti, yok böyle güzellik. Bayıldım hepsine, göz kalemlerinden başlayabilirim bence toplamaya:)
3-Angel favori parfümümdür her zaman. Şu sıralar Burberry Weekend kullansam da Angel'ın yeri ayrı. Her ne kadar biraz ağır ve yoğun bir koku olsa da kokusu üzerinize bir yapıştımı mezara kadar geliyor neredeyse tövbe estafurullah. Angel candır yani (bilog sana söylüyorum anne sen anla)
4-Şu pofuduk ev botlarından istiyorum pembe pembe, oh mis. Benim gibi terliği zorla giyen insanlar için ideal bunlar, ayağından kolay kolay çıkaramıyorsun. Penti'den aldıydım bi tane çok adi çıktı, altındaki süngeri yıprandı hemen. Terlik gibi şeylerde Twiggy'den şaşmayacaksın. Bunu kimseden istemiyorum gitmeye üşenmesem kalkar ben de alırım:)
5-Miu miu'nun çantalarına ezelden beri tutkunum. Hani öyle gece resmini öptüm de yattım dozunda değil hiçbir zaman ama çok hoşuma gidiyor. Bunu da babamdan isteyecek kadar kafayı yemediğimden mütevellit bir kaç sene daha wishlist'te duracak gibi gözüküyor:)
6-Dı-nı-nı-nım! Tam ortaya kabak gibi koydum koskoca Bentley'i. Nasıl haşmetli duruyor yavrum benim. Henüz yeni öğrendim araba kullanmayı trafikte acemi sürücü tabelasıyla turluyorum ama koskoca arabayı istemekten de çekinmiyorum farkındaysanız:p
7-Jane Iredale'ın rimelini istiyorum. Elimde bir tane var zaten gıdım gıdım kullanıyorum ben ki müsrifliğin dibine vururum yüzüm söz konusu olunca, fazla üçe beşe bakmam ama bu bitmesin diye canım çıkıyor. Çok korkuyorum dibini görücem diye. Hani biri alsa bi yedeğini getirse de ben de şu azaptan kurtulsam 
(bilog sana söylüyorum abla sen anla)
8-Polaroid fotoğraf makinesi istiyorum. Bunu 2012 içerisinde gerçekten alacağıma inanıyorum ama. Şu tabletimin taksitlerini atlattığım an bunu araştırmaya başlıcam. Böyle çekicem çekicem çıkarıcam dağıtıcam insanlara fötöleri.
9-Swatch'ın şu saatine ölürüm biterim oldu bitti. Ama plastik kayışlı şeye o para verilmez diye her seferinde biri caydırıyor beni almaktan. Bir ben ikna olamadım yani hala fiyatını hakettiğini düşünüyorum. Ama rengi çokzel, pembe pembe. Toz pembe hayaller vardı pembesi gitti tozu kaldı olmaz inşallah:)
10-Zumreed kulaklık istiyorum. Aldığım duyumlara göre o kadar rahat ve kalitelilermiş ki henüz memnun kalmayan birine rastlamadım. Bu da en kısa zamanda sahip olmak istediklerimden. Bu arada siz de edinmek isterseniz Türkiye distribütörü By Wonderland. 
11-Momiji'yi unutur muyum! Evde bir tane Momiji bebeğim var, Eve. Böyle elinde kitabıyla beni izliyor masamda oturup ben ders çalışırken:) Hem Coco Chanel hayranlığımdan ötürü hem de Eve'e arkadaş olsun diye bu bebeği istiyorum. Oy yerim!
12-Inglot'un bu far paletinden istiyorum. Çok severim kahverengi farı ama benimki bitmek üzere artık, yazın Boyner'de test edip onaylamış, listeye eklemiştim. Hala fırsatım olmadı almaya. En kısa zamanda edinmeyi planlıyorum.
13-Body Shop'un çilekli vücut yağından istiyorum. Bu da İstanbul'a kalanlardan. Kullandığım bitmek üzere, çok güzel nemlendiriyor ve Body Shop'ın güzel kokan ender ürünlerinden, tavsiye ederim!


Vallahi aklıma gelenler bunlar, tabii ki hayattan tek isteğim bunlar değil. Her şeyden önce sağlık, huzur ve güzel bir kariyer istiyorum. Yeni ülkeler gezmek, kültürler tanımak, diller öğrenmek istiyorum fakat onlar böyle resmi atılacak kadar basit şeyler değil. Zamanla olacak, birçoğu da parayla asla alınamayacak şeyler. Bir de Beşiktaş şu dandirik ligde bişeyler yapabilsin istiyorum. Her ne kadar play off'tu şikeydi, deplasman yasağıydı derken ligden soğusam da şampiyonluk güzeldir, kutlaması en güzeldir!

Hisli defteri tabii ki unutmadım. Blogun da bissürü bissürü okuyanı olsun istiyorum. Zaten benim izleyicim bana yetiyor çok şükür kendi yağımda kavruluyorum, çok coşmaya gerek yok ama aldığım geri dönüşler beni çok mutlu ediyor. İnsanlar okusun okusun sonra mailler atsın sorular sorsun, güzel şeyler söylesin istiyorum. Gülmek istiyorum yani. Umarım hep birlikte güleriz, umarım en güzel yılımız olur 2012!

Yılbaşı Hedeleri

Beni yeni yıl heyecanı sardı çok feci. Bugün çıkayım eşe dosta hediye bakayım, hem de iki rekat gezeyim dedim. Buranın çarşısı pek yetmiyor ama olduğu kadan artık. Bayağıdır da sınav mınav derkene gezemediydim. Anaam o ne kalabalık öyle be. Duyan gelmiş duyan gelmiş. Bir de bunların hepsi alışveriş yapsa tamam da, şu yol kenarında sigara tüttürüp piyasa yapan kekomançilere sinir oluyorum. İşleri güçleri gelene geçene laf atalım, boy pos neyin süzelim, gırgır şamata yapalım. Bütün günü böyle geçiriyor herifler. Allah akıl fikir, daha doğrusu iş güç versin.

Penti'ye girdik, girer girmez karşımızda rengarenk bir ağaç! Kurdele neyin koymuşlar renk renk böyle bağlıyosun dilek diliyosun falan. Acayip hoşuma gitti. Ki ben bırak kurdele bağlamayı, hayatımda burç yorumu okumamış insanım pek inanmam öyle işlere ama dayanamadım mavi renk bağladım bi' tane. Bağladıktan sonra öğrendim sağlık demek oluyormuş mavi renk. Bilseydim de yine maviyi bağlardım, her işin başı sağlık ne de olsa.

Sonra parfümeriye girdim. Yaklaşık 10 gündür köpük allık arıyorum. Toz olanlar 2 dakikada uçup gidiyor suratımdan. İstanbul'da olsam Boyner'de zibilyon çeşit bulurdum ama Samsun'da sadece Maybelline'inkine rastladım bunca zamandır. Onun da rengini beğenmedim, yani yine allıksızım a dostlar.Ama Nars'ın vardı galiba yanlış hatırlamıyorsam, onda acayip gözüm kaldı İstanbul'a gidince soruşturucam.

Ya parfümeri demişken, girip iki reyon gezeyim diyorsun, tezgahtarların sana potansiyel eli uzun muamelesi, yapması yok mu çileden çıkıyorum. Şimdiye kadar hep dilimin ucuna geldi sustum ama yakında patlıcam birine ''merak etme üç kuruşluk malını yürütmem'' diye çıkışıcam o olacak. İnsanda ne alışveriş zevki bırakıyorlar ne bişey. Tester denemek istesen de bi afralar tafralar. Hee oldu canım o testerlar zaten sen sabah makyajsız gelip beleşe boyan diye kondu ya oraya. Kendileri sömürmekten bir hal olmuşlar bedava diye, suratlarına sürdükleriyle binaya iki kat astar çekerim o derece. Daha da parfümeriye falan zor giderim yani, zaten kazık yemekten öldük öldük dirildik. İnternetten alıcam ne alıcaksam. İnsan istemiyorum firmayla aramda.

Bu arada By Wonderland'den seçtiğim hediyeler de sahiplerine üçer beşer ulaşmaya başlamış. Bir güzel geri dönüş mailleri alıyorum, ruh halimin en tırt olduğu zamanlarda bile yüzümü nasıl güldürüyor anlatamam. İnsanların ilk yılbaşı oldu haliyle bu seneki. Çam sakızı çoban arkamağı hepsi çok beğenmiş sağolsunlar. Bu işi çok sevdim ben, hem güzel insanlar tanıdım, hem oturduğum yerden insanları sevindirdim, daha yeniyıla çok var belki bir çekiliş daha yapabilirim takipte kalın:)

He unutmadan, ben hala aileme arkadaşlarıma hediyelerini alamadım ama şimdiden hediye yollayıp beni utandıran Bonvagona, Penti'ye, Clinique'e, Dr.Hauschka'ya da canı gönülden teşekkür ederim. Nasıl sevindirdiniz anlatamam. Sağ olun var olun, müşteriniz bol olsun inşallah:)

12 Aralık 2011 Pazartesi

Televizyonun Ahı Gitmiş Vahı Kalmış Sayın Seyirciler

Televizyonu severim ben. Çocukluğumuz o kutuya bakarak geçti nihayetinde. Şu sıralar içeriği pek hoşuma gitmese de, televizyon evin içinde bir sestir, bir arkadaştır bana göre. Türk halkının da en büyük eğlencesi, zaman öldürücüsüdür.

Okuldur sınavlardır derken uzun süredir uzağım televizyondan. Hani ortaokul anketlerinde boş zamanlarınızı nasıl geçirirsiniz sorularına ''müzik dinlerim, kitap okurum, nette gezinirim'' gibi klişe cevaplar verilir, asla televizyon izlerim denmez ya; benim hayatım hakikaten öyle şu sıralar. Televizyonun kumandasını zor buldum öyle diyeyim yani.

Dizilere bir göz atayım dedim. Tee Öss'ye hazırlanırken dersaneden döndüğüm saatte başlayan Deniz Yıldızı vardı. Yemek yerken göz ucuyla bakardım. Hala devam ediyormuş. Dizi gençlik dizisiydi, ama şimdi fatmagülün öbgz'nin küçük sırların karışımı antipatik bir şey olmuş. Yani gereksiz uzatan senarist kurbanlarının arasına katılmış.

Yetenek Sizsiniz'e baktım. Çıkan 5 tipten 3'ü kaçık arkadaş! Adam gelmiş oraya, silifkenin yoğurdunu acapella söyleyerek tur atlayacağını zannediyor. Vallahi o herif akrabam olsa bir hafta sokağa çıkmam. Bu insanların ne tip sıkıntıları, nasıl bir kafa yapıları var, ne biçim bir inanmışlar da oraya gelmişler? bunları düşünmekten izleyemedim programı. Sergen desen ayrı bir olay zaten. Geçen sene Ali Taran vardı. Adam reklamcı, kafası bir ayrı çalışıyor, esprili de. Ona eyvallah. Ama Sergen ne abi? Tamam Beşiktaş'ta oynarken canımız ciğerimizdi ama futbol ve atyarışından başka bir şeyden anladığını zannetmiyorum. Oraya gelen her yarışmacı da top sektirmediğine göre Sergen'in orada ne işi var? Televizyon çakalı Acun'a yakıştıramadım bu yanlış seçimi. Hani şirketine akrabalarını döşeyenler vardır ya, onlara dönmüş iyice. Ben olsam o kadar dans eden, jimnastik yapan yarışmacı varken oraya danstan anlayan birini koyardım.

Hülya Avşar'ın da müzikten öyle ahım şahım anladığını düşünmüyorum ama o kadın bir renk katıyor programa. Kameranın istediğini vermeyi biliyor. O iyi yani orda. Lazım o programa.

Şimdi bir de asıl sevmediğim insanı, Acun'u eleştirirsem ''öhhh artık yapımcıyı da mı beğenmiyorsun?'' dersiniz diye ona bir şey demiyorum. Espri yeteneği yok, aksanı berbat falan ama acayip güzel format seçiyor adam. Ne yapsa izletiyor. Show'u ayakta tutuyor tek başına. Helal yani.

Sonra Bir Çocuk Sevdim diye bir şey gördüm. Bak bunu daha önce hiç duymamıştım. Twitter'da da lafı edilmiyor demek ki pek matah bir şey değil önyargısıyla izlemeye başladım. Abbaaav o ne la öyle? Dizide 3 kız 3 erkek var ya mesela, herkes birbirine yazılmış arkadaş. Kimin eli kimin cebi durumları yani. Çocuk, kızı görüp beğeniyor, telefon numarasını veriyor. Kız ağırdan satıyor falan. Şimdi siz de benim yerimde olsanız ''he tamam kızın gönlü yok'' dersiniz değil mi? Bunlar aynı günün akşamı birlikte oldular lan. Vayynasını dedim. Yalancı dünya. Ahlak namus kalmamış piii! Tamam bildim bileli yatak sahnesi var dizilerde ama tanıştığı gün yatanı da ilk defa gördüm. Ben epey kopukmuşum galiba dizi ortamlarından.

Ya bir de farkına vardığım bir şey var, önce fatmagül sonra iffet. Tecavüz hadisesini fazla mı malzeme ettiler ne? Hiç hoş değil bu durum. Şimdi 26 tane soysuzun tecavüz ettiği kızı düşünsenize televizyonu her açtığında yaşadıkları gelmez mi aklına? İnsan yaşamı bütün şeffaflığıyla aktarılıyor ve bu benim hiç hoşuma gitmiyor. Tamam Türk halkı sever öyle tecavüzdü kavgaydı, reyting getirisi var diye bunları yayınlamak ne kadar etik bilinmez. Ben yüzyıl 21 de olsa, 35 de olsa mahremiyetin korunması taraftarıyım.

Yani zevkime göre izleyecek hiçbir şey bulamadım. Yine kaldık ntv spora, lig tv'ye. Diziler bu halde olunca gel de maç seyretme, açar özetleri izlerim, hem de iki eli yüzü düzgün adam görürüm gözüm gönlüm açılır. Ay lev fitbol!


10 Aralık 2011 Cumartesi

Merkez 4540: İyiyim, tamam.

Uzuun süredir yazmadım, ne yalan söyleyeyim ihmal ettim bilogceğizi. En son toplu taşıma hadisesini masaya yatırmıştım, o gün bugündür otobüste hep yer buluyorum valla. Siz siz olun, sevmediğiniz varsa eleştirin yani, evrene pozitif mesajdı carttı curttu olmuyor öyle.

Şimdi diyeceksiniz neden yazmadın? Keyfimden değil elbet. Benim buraya yazdığım yazıyı okuması beş dakika sürüyor belki ama yazması, resim bulması falan da filan da derken benim 1-1,5 saatimi alıyor canlar. Bu hafta da Allah için öyle bir yoğundu ki anlatamam. Dün okulun sınavı vardı, bugün ehliyet sınavına girdim. Ehliyet hadisesi her ne kadar ''amaan bu bile almış ben haydi haydi alırım'' bir şey olsa da şu sağ tarafta görmüş olduğunuz motor yok mu motor! Çalışmazsan yapman mümkün değil. Yani ben genel kültür olsun diye kartere karbüratöre merak salan insanlar tanımıyorum şahsen. Karbüratör nedir allasen? Sene olmuş 2011, karbüratörlü araba kalmamış, hala tutturmuş seninkiler karbüratör diye. Anadol mu kullanıcaz zannediyolar acep?

Neyse Allahtan her sene benzer soruyorlar da çıkmış sorularla son gece hallettim olayı. Güzel geçti bakalım, ama  ilk yardımdan kazara yanlış yapmışsam çok fena bozulucam:)

Yılbaşı hazırlıklarına da başladık yavaştan. Kafamda nerde nasıl geçireceğim hakkında pek kesinleşmiş fikirlerim yok ama en azından yarın blogdaki çekilişi yapıp hemen sahiplerine hediyelerini yollayacağım. Yılbaşının ilk hediyeleri benden olacak yani:)

İşte böyle sevgili bilog. Keşke ''ohh sınavlar da bitti'' diyerekten yayılıp yatabilsem. Ama maalesef bu hafta piyanoyu da ektim onun açığını kapatmam lazım, hem (başımdan eksik olmaz) dandirik çocuk kitaplarını çevirmem lazım. Bir de İtalyanca'ya merak sardım biliyonnu? Onun kurslarını neyin araştırıcam.

De hayde, öperünk!

(bu yazıya da ancak bir motor resmi yakışırdı:P)

2 Aralık 2011 Cuma

Toplu Taşımadaki İnsan Tipleri

Hepiniz hayatınızda en azından bir kere bile olsa otobüs, tramvay, metroya bişeye binmişsinizdir. İçinizde toplu taşımayı hayatımda hiç kullanmadım diyen yoktur. Zaten varsa da içinizden değildir, beni okumuyordur Paris'te soğan çorbası içiyordur şu esnada tahminimce.

Allah'ın her günü beni kendine muhtaç eden şu toplu taşımada ne tür insanlar gördüm, nelerle karşılaştım anlatamam. Aslında belki de anlatabilirim, haydi anlatayım.

Tip 1: Asabi kişilikler. Adamlar neyin havasındaysa zannedersin ki cipi vardı da hepimiz ''abi sapağa kadar atsana beni'' diye zorla doluştuk içine. Böyle cam açsan ayrı tripler, kazara koluna çarpsan ayrı. Arkadaşınla iki kıkırdayayım desen hemen sesten rahatsız olur, şşt pişşt yapar. Garip garip bakar eder falan. Sen de aynı parayı veriyorsun ben de. Bana neden 2. sınıf muamele yaptığını anlayabilmiş değilim henüz.

Tip 2: Üçkağıtçılar. Otobüse yaşlı teyzeler bindi mi bütün gençler müzik açık olmasa bile bir kulaklık takar, ya da yanındaki arkadaşla koyu sohbete dalınır. O kafalar pencere kenarına güzelce bir çevrilir, uzaklara dalınır. Vallahi yerinden kaldırılmamak uğruna yapılan o oyunculukla hala Oscar alamamışsan tamamen akademinin suçu aga.

Tip 3: Sapkınlar. Bunlardan bahsederken bile iğreniyorum. Kimi bulsam da oramı buramı sürtsem, kendimden geçsem kafasında iğrenç yaratıklar. Şu yazıya yazmaya bile değmezler de neyse.

Tip 4: Toplu taşımanın toplu taşıma olduğunu unutanlar. Amcam gelmiş kurulmuş en öne, ondan sonra ''şurdan iki öğrenci uzatır mısın amca'' diyince asabileşiyor bana. ''Ayyhh ben kalktım kendim verdim ama, hadi vereyim bari neysee!!1!!1'' falan şeklinde tavır alıyorlar ayak üstü. Amcacım toplu taşımanın en has kuralıdır bu, arkadan geleni uzatırsın yani hala kabullenmemek neden? Allah'ın otobüsünde ev rahatlığı aramaktan vazgeçin artık bence.



Tip 5: Yaşını kullanmaya kalkanlar. Otobüs duraktan durmadan geçsin, yakalamak için panter kesilen teyzelerin otobüse bindikleri anda birdenbire romatizmaları tutuyor, başları ağrıyor nedense. Tabii ki eli ayağı tutmayana, düşkün olana yer vermek insanlık görevidir. Buna saygım sonsuz. Ama kolarında 24 ayar bilezik, sırtında samur kürkle çıtı pıtı altın gününden çıkanlara yer vermek, üstelik 8 saat ders dinlemiş olan, ellerinde kiloluk kitaplar taşıyan öğrenci milletine haksızlık oluyor kanımca. Yorgunluk sadece ileri yaşa has bir şey değil nihayetinde.

Tip 6: Çakallar. Geçen gün tramvaya bindim, nasıl ama tıklım tıklım. Ben de feci yorgundum o gün. Yer bulamazsam şoförün yanına bile sığışabilirim yani o derece. Allah dedim şanslı günümdeyim mis gibi yer buldum. Çocuğun biri de defterini koymuş koltuğa. Baktım, baktım çeker diye. Tık yok. Demez mi ''şeyy bir dahaki durakta arkadaşım binecek de ona tuttum burayı'' heh dedim, devletin tramvayında bir yer tutmadığınız kalmıştı. Ortalık can pazarı olmuş, bu arkadaşına yer tutuyor. İyi linç etmedik o salağı orda. (paşa paşa çekti o defteri o ayrı şşşt;) :P)

Tip 7: Bana dokumayan yılan bin yaşasıncılar. Öyle insanlar var ki, şaşıyorum. Ohh ben oturdum koltuğuma, yayarım çanağı, takarım müziği alayını sallamam kafasındalar. Yahu kardeşim, toplu taşımanın altın kurallarından bir diğeri de şudur ki; sen oturuyorsan, tepende de bir öğrenci insanı dikiliyorsa, insanlık namına kitaplarını çantasını bişeyini kucağına alırsın. Sonuçta hem direklere tutunup hem kitapları tutmak zor zanaat. Al koy kucağına sevaptır yani, ne olacak bacağın mı yorulacak iki kitaptan? Ama yok arkadaş! Kendileri rahattalar ya, başlarında komaya girsem umurlarında olmayacak. Allah ıslah etsin diyebiliyorum sadece.

Tip 8: kalabalığı görünce gaza gelenler. Diyelim ki otobüse hamile biri bindi de sen görmedin, yer vermedin. Allllaaaaah gün doğdu onlara. ''ayy hamileler yaşlılar ayaktayken 20'lik çocuklar oturuyor, bu gençliğin hali ne böyle, ayıptır ayıp, onun yerinde annen olsa napardın acaba'' diye gider dururlar. Neyin gazıan geldiler, kime neyin havasını yapıyorlarsa ayak üstü insanlık dersi vermeye koyulurlar oracıkta. Tamam amca sakin ol iki dakka, görmedim belki ne var yani ne bu galeyana gelmeler?

Tip 9: Elden ayaktan düşmüş olmasına rağmen hala düşünceli olabilen teyzeler/amcalar. Hep de kötü tipler yok ya Allah'ın otobüsünde dolmuşunda. Böyle güzel insanlar da rastlıyor arada bir. Öyle ''kral'' insanlar var ki, teyzenin ayakları şişmiş davul olmuş, tülbentini bile düzeltecek hali yok ama ben ''gel teyze sen otur'' deyince ''yok kızım siz öğrencisiniz yorgunsunuz siz oturun'' diyebilen gönlü zengin insanlar var. Gerçekten ''insanlar'' onlar. Öyle insanlara yarım saat ısrar ederim de yine kalkıp oturturum onları koltuğuma. Helal olsun onlara. Öyle insanlara yer vermişsem 2 saat bile ayakta gitsem gram acı hissetmem.


Eminim daha yüzlerce insan vardır kalıplara sokamayacağım. Belki de insanlar uykusuz/yorgun olduğu için toplu taşımada böyle cins cins davranıyordur, belki evlerinde böyle değillerdir ama yapacak bir şey yok. Hepimiz o araçlarda eşit haklara sahibiz ve herkesin biraz daha özverili, anlayışlı olmasını temenni ediyorum. Asabiyet yapıp insanları kırmaya lüzum yok kanımca. Sevgiler!

27 Kasım 2011 Pazar

Bugün Biraz Sıradan Ol

Hayata biraz ara ver bugün. Bir haftasonunu da klişelerle dolu geçirme, kültür sanat dergilerinden fırlamışçasına gezme. Sabah koşusu, ardından Bebek'te kahvaltı, sonra 1-2 sergi, akşama da sinemaya gitme. Bugün sadece sana özel, sıradan olsun. Dergilerde okuduğun şunu yiyin şurayı gezin önerilerine göre yaşama bugün.

Sabah kalk, güne erken başlayayım diye duş falan da alma. İki-üç saat dön dur yatağın içinde. 1'e doğru kalk. O sabah ritüellerinden sıyrıl, kahveyle başlama bugün güne. Kalk kahvaltı hazırla, bahçeden koparılmış domatesleri ısırarak ye bugün. Peyniri kutunun içinden ye. Omleti tavadan. Ekmeği kesme, kopar. Suyu şişeden iç. Bir kere de düşünme geride kalanları, görüntüyü ,estetiği, zerafeti düşünme. Göze hitap eden bir insan olma, sadece bir insan ol bir günlüğüne.

Dışarı da çıkma. 'Giyinip süslenecek enerji' haftasonuna ait bir oluşum değil. Haftasonu, evinin duvarlarıyla bakışmak, banyodaki fayansları saymak, halıdaki desenleri incelemek için.


Git üzerine bir battaniye al, ıhlamur koy bardağa. Limon da sık. Yat kanepeye, kucağına bilgisayarını al. Ama internetsiz, sadece film izlemek için. Mail, sosyal ağlar yok bugün. Telefon da kapalı olsun, kapı çalarsa da açma. Bırak, çalıp çalıp giderler.


Koy filmini, al yastığını başının altına, yapacağın tek şey umursamamak olsun. Saate de bakma. Konsantre ol, dinlendiğini hisset. Gece olunca yatağına da gitme, kanepede uyu. Boynun tutulsa bile, yüzünde yastığın izi çıksa bile. Bir kere de görünüşünü düşünme, hayatına makyaj yapma, bir kerecik olsun.

25 Kasım 2011 Cuma

Sorumlu Blog: Bize iyi Kalbin Gerek!



Bir sosyal sorumluluk projesi... Sadece insanlık yararına çalışan, çıkar, amaç gözetmeyen. Kendisi sanal fakat etkisi tahmin edilemeyecek kadar gerçek: Sorumlu Blog

Sorumlu Blog, sanal alemin en çok okunan blog yazarlarının gönül verdiği bir proje. Kurucuları çoğunuzun takip ettiği, pek sevdiğimiz moda blogger'ımız Styleboom ve Miray Uçar.

İlk projeleri HIV+ üzerineydi. Kısa zamanda yaptıkları çalışmalarla, görsellerle, yazılarla birçok insanın HIV'e karşı önyargısını kırmayı başardılar. Ayrıca Sorumlu Blog gönüllüleri Van'a giderek insanların ihtiyaçlarını tespit ettiler, yardım gönderilmesini kolaylaştırdılar. Afet bölgesinden canlı canlı bilgiler aktardılar.
Hepsi işleri güçleri, mesuliyetleri olan insanlar fakat sırf insanlık yararına pozlar verdiler, afişler tasarladılar, sergiler düzenlediler, deprem bölgesine kendi imkanları ile gidip uykusuzluk, açlık demeden çalıştılar. Hiçbir çıkar gözetmeksizin...

Kurulduğundan beri takip ediyorum çalışmalarını, bir gün kendi kendime dedim ki neden sadece seyredip takdir ediyorum? Sevgili Styleboom da seve seve bilgilendirdi beni ve ben de aralarına katıldım. Son zamanlarda yaptığım en doğru şey bu olsa gerek. Artık insanlık yararına ne isterlerse elimden geldiğince seve seve yapmaya hazırım!

Sorumlu Blog'un ilk projesi olan ''Bize İyi Kalbin Gerek'' şu an Marmara Forum'da sergileniyor. Sergi, Dünya AIDS gününe, yani 1 Aralık'a kadar sürecek. HIV+ insanlara karşı en ufak bir ön yargınız mevcutsa gidin, bilgilenin ve kırın derim!

Not: Sorumlu Blog, katılmak isteyen tüm blog yazarlarına açık bir platform. Siz de gönül vermek istiyorsanız vakit kaybetmeden iletişime geçin bence!

İletişim için mail: sorumlublog@gmail.com
Yapılan tüm çalışmalar hakkında bilgi edinmek için Sorumlu Blog resmi sitesi: http://sorumlublog.com/
Facebook fan sayfası: https://www.facebook.com/SorumluBlog
Twitter hesabı: http://twitter.com/#!/SorumluBlog

Sanat Bu Kadar Ucuz Olmamalı

24 kasım akşamı, öğretmenler günü sebebiyle sahne alan Don Kişot balesine gittim. Devlet opera ve balesini takip ederim sürekli. Türkiye'de 7 ilde olması ve bunlardan birinin de Samsun olması beni çok mutlu ediyor. Üstelik fiyatları da cüzi, kaçırmamak için sebep yok yani!

Biletleri 3,5 liradan aldık. Fiyatını utandıracak derecede, gerçekten çok çok güzeldi. 2 saatten fazla sahnede kaldılar, yaklaşık 25 kişilik bir ekip. Çeşit çeşit kıyafetler, onda birini yapmaya üşeneceğim figürler, aylarca çalışılmıştı belli. Ortada büyük bir emek vardı yani. Sonunda da ayakta alkışladık zaten. Gel gelelim, böylesine emek verilmiş, sanatçıların nefes nefese kaldığı, sahneye terlerinin tek tek damlayacak kadar efor sarfettikleri bir görsel şölen 3,5 lira gibi komik bir rakama oynuyor. 3,5 lira benim sırf okula giderken ulaşıma verdiğim para mesela. Her gün kaç katını harcıyoruz bu paranın. Yani devlet opera ve bale sanatçıları bildiğiniz karın tokluğuna oynuyorlar. Ben o kadar provalar yapıp, o dolambaçlı kostümleri giysem ve karşıma gelen seyircinin çoğu beni sırf ucuz diye izlese, içimden oynamak gelmez. Onların içinde artık ne büyük bir sanat aşkı varsa bunu hiç izleyiciye yansıtmıyorlar.

Hazmedemediğim bir nokta da şu ki, Cem Yılmaz'lar Ata Demirer'ler bir pantolon bir siyah tişört giyip, ne prova ne dekor ne bişey demeden kişi başı ortalama 100 liraya çıkıyorlar sahneye. Bu iş için aldıkları bir eğitim de yok. Ve ne bir alın teri, ne bir nefes nefese kalmak ne de bir şey. Sırf konuşarak, bir bale sanatçısının hayatı boyunca kazanabileceği parayı kazanıyorlar neredeyse. Yaptıkları işe saygım var, ben de gösterilerine gidip gülüp eğlenen, deşarj olan insanlardanım fakat bunun adı sanat değil. Ve sanat adını sonuna kadar hak eden bir gösterinin bu fiyatın bilmem kaçta birine bilet satıp oynaması gerçekten üzücü. Sanat bu kadar ucuz olmamalı.

Don Kişot balesi başka şehirlere geldi mi gelecek mi bilmiyorum. Ama araştırın öğrenin ve bulursanız mutlaka gidin!

22 Kasım 2011 Salı

Yoksun.

Sabah kalktım. Sağıma döndüm seni görmek için, sen yoksun.

Yüzümü yıkadım, aynaya baktım kapıda beni izliyorsundur diye, sen yoksun.

Kahveyi koydum. 2 bardak çıkardım, sen yoksun.

Gazeteleri aldım, ilavelerini kendime, asıl gazeteyi sana ayırdım; sen yoksun.

Bilgisayarı açtım, sevdiğim şeyleri sesli okumaya başladım sen de gül diye, sen yoksun.

Vizyondaki filmlere baktım, aşk filmleri gelmiş. 2 bilet ayırttım, sen yoksun.

Evden çıktım, anahtarı sen almışsındır diye almadım; sen yoksun.

Yolda el ele tutuşan insanlar gördüm, sağıma baktım, soluma baktım, sen yoksun.

Üşüdüm, ellerimi cebime atmak zorunda kaldım, çünkü sen yoksun.

Sigara yaktım, çakmak almamışım, yakarsın diye bekledim, ama sen yoksun.

Çok yakışıklı bir adam gördüm, dönüp ikinci kez bakmadım sen varsın diye, sen yine yoksun.

Sevdiğim, beğendiğim hiçbir şeye aşık olamıyorum, kalbimi paylaşmak zorunda kalma diye,
sen en çok da şimdi yoksun...

19 Kasım 2011 Cumartesi

Ne Var Ne Yok

Merhaba sayın seyirciler, yine bir haftasonu sabahında beraberiz. Ben de bu aralar pek bi çakma spiker modundayım da hayırlısı... En son yazdığımda abuk sabuk seçmeli ders sınavından dem vurmuştum. Vurduğum kadar da varmış genşler. Sınavın etkisi 5 puandı, 3 falan alıyorum ben. Zaten 5 alan olduğunu da sanmıyorum çünkü biyoistatistik hepimize girdi resmen. 2 biyoistatistik, 3 anatomi sorusu var; anatomiler doğru biyolar yanlış. Vayyynassını ne kadar garip ya? Hani bi de dersin adı anatomi yani. Başka derslerden kimle konuştuysam 4ün altına inmemiş adamlar, farmacılar sözlü oldu onlar bile 4'ten aşağı değil. Ama biz süründük vesselam. Neyse sağlık olsun diyelim.

Dün de pdö'nün sınavı vardı. Ben zaten grip olduğum için pek çalışamadan gittim, konuşmadım da fazla ama bi baktım herkeste bi bezginlik. Yani hepimizin en verimsiz pdö'süydü. Çabuk bitti allahtan da eve geldim. Sonra akşama kadar yatış. Yahu arkadaş nasıl bi bünyem varsa uyudukça daha da hastalanıyorum. İstirahat falan hikaye yani bana. Bak dün gece Model konserindeydik, tepindim tepindim şu an daha iyiyim mesela. Hareket lazım hareket, yatmak bana göre değil. Bu arada Model'e de kurban olurum ya. Hele o solisti var ya, bebişim o zaten. Twitterdan tanıştık arada konuşuyoruz kendisiyle. Dün konserden sonra herkesin dilinde 'solist çok sempatik yaa' gibi laflar vardı, hakkaten de öyle! Oy cınım benim o ya...

İlk defa bi haftasonunu okulun sınavlarına çalışmadan geçirebilmenin haklı gururunu yaşıyorum. Gerçi bu sefer de ehliyet belası var üzerimde ondan da zırnık haberim yok. Oturup okumam lazım şu motoru, distribütör buji muji artık bi el atmam lazım. Sürücü kursunun dersine zaten gitmiyorum. İşime gelmediği zaman okulun dersine gitmiyorum da ehliyete mi gidicem lan? Bi o eksikti. Zaten herkes son 2 senenin çıkmış sorularıyla halledersin diyip duru. Öyle yapıcam ben da.

Bu  hafta sonu full donanımlıyım. İlaçlarım, yiyecek içeçek her şey var çok şükür. Evden çıkmamayı düşünüyorum. Önümde izlenecek 1 sezon Breaking Bad, 3 bölüm de Fringe var. Özellikle Fringe'i acayip merak ediyorum şu an ama 3 tane üst üste izleyip kombo yapıcam:) Bi ara da kütüphaneye gidip yeni dizilerimi indirmem lazım. Evdeki kotamla torrent'e abanmam pek mümkün değil de. :)

Çevirilerimi de bitirdim çok şükür. Fark ettim ki son üç yazıda da paso çeviriden bahsetmişim. Çünkü üçünü de yazarken henüz yapamamıştım:) Şimdi bir yanım, sınava kadar yapabildiğini yap diyor diğer bir yanım da yeter artık inzivaya çekil diyor. Diğerini dinleyesim var ama bakalım artıkın.

Yani uzun lafın kısası bu aralar hayat güzel gibi. Öyle olmasını sağlayan da arkadaşlarım zaten büyük ölçüde. Oy yerim onları! Bi de şu gribim geçse çok daha güzel olucak. Sol elimde ağrı vardı o da azalarak bitti çok şükür. Bi şu grip kaldı başıma. Ayda bir uğruyor kerata anlayamadım üzerimden aldığı ayrı bi zevk var herhalde. İnşallah geldiği gibi gider de eski canlı hallerime kavuşurum. Zira bu gidişle tuvalet kağıdı ve ilaç parasından batıcaz.

Votka'nın hayatında kesitleri izlediniz sayın seyirciler. Bir sonraki durum değerlendirmesinde görüşmek üzere:) Bu arada yeni dizi neyin önerin bana ya, yeni heyecanlar arıyorum:P

15 Kasım 2011 Salı

Ders Çalışmamak İçin Her Türlü Gereksiz İş İtina ile Yapılır

Yine sırf dersten yırtmak adına yazdığım yazılardan biriyle karşı karşıyayız sayın seyirciler. Öncelikle hava çok soğuk oğlum, her önüme gelene söylediğim gibi, işim gücüm olmasa hazirana kadar burnumun ucunu bile uzatmam dışarıya.

Yapmam gereken bir sürü iş var. Yarın sınav var. Çok gereksiz bi' sınav. Ben ki liseden beri ilk defa klasik sınav olucam (çok lazımdı ya). Böyle boşluk doldurmalı falan, seçmeli ders adı altında ama ekistıradan anatomiyi geçiriyorlar bakmayın siz. Ona çalışmam lazım ama sınav öğleden sonra diye yaydım postu oturuyorum.

Maçı izledim, hayatımda Hiddink kadar geniiiş, rahaaat, tuzu kuru herif görmedim. Zaten 4 tane mi atıp tur mu atlayacaktık yani el memlekette ne diye seyrettiysem...

Çeviri yapmam lazım. Bilgisayarda sayfalarca bakıyorlar bana melül melül. Onu da cumaya yetiştirmem gerektiği için ertelemiş bulunmaktayım.

Pdö çalışmam lazım. Şimdi bilenler bilmeyenlere anlatsın hiç anlatamam pdö ne diye zaten akrabalara arkadaşlara onu açıklamaktan fenalık geldi artık, çok da sevilesi bişey değil zaten bilmeseniz de olur:p İşitme fizyolojisiymiş de bilmem ne. Onu da gözüm yemiyor bu saatten sonra. Yarın laboratuvar var, o da kulak anatomisi falan. Onu da canım hiç istemiyor şu an.

Bugün akşam 6-7 lere kadar kütüphanedeydik. Seçmeliye bakarız diye, artık bizimkileri bilmiyorum da ben paso müziği taktım kitap okudum. (Babam da bu yazıyı okuyorsa tezeği avuçladım demektir.) Bizim kütüphane de hastanenin morguyla yarışır. Öyle bi' soğuk. Üzerinize afiyet hasta olmakla olmamak arasında gidip geliyorum. İnkar etme aşamasındayım. Kabullendiğim an yatak döşek olucam çünkü biliyorum. Yarın da planım kütüphanede takılıp işitme bilmemnesine çalışmaktı ama bilmiyorum yani orası böyle buzhane terk takılırsa biraz zor.

Öyle yani, bugünkü durumlar bu şekil. En iyisi ben varam da yatam. Yarın da seçmelinin ne derece gazabına uğradığımızı yazıp anlatırım size. Öptüm!

13 Kasım 2011 Pazar

Şehirler Arası Otobüs Rutinlerim

An itibariyle bir şehirler arası yolculuğun daha sonuna gelmiş bulunmaktayız yeavrılarım. Ve benim yine başıma dolu şey geldi yazmadan duramayacağım.
Otobüse bindim Ataşehir'den. Anaam! Ne göreyim yanıma böyle 15-16 yaşlarında çocuğun birini koymuşlar. E kardeşim o eskiden değil miydi? Hani bayan yanı olsun geyiği falan. Bu da neyin nesi şimdi? Muavin baktı çocuğun bilette erkek yazıyor benimkinde bayan yani bir sorun da yok. Ulusoy'un mallığı yani tamamen. Çocuğu aldılar önce daha önde bir yere, sonra oranın sahibi de İzmit'te bindi bu sefer çocuğu daha arkaya aldılar. Yazık öldü garibim yer değiştirmekten ama neyse sonunda halloldu. Ben de tıklım tıklım otobüste yanım boş geldim çaktırmayın:D

Her zamanki gibi önümdeki şahsiyet pervasızca indirdi o koltuğu. E şurda 1.74 insanız bacağımız her yere sığmıyor, yine çürüdü dizlerim. Neyse öndeki molaya inince çaktırmadan kaldırdım koltuğunu ama gelince fark etti tekrar indirdi. Nasıl fark ettiyse artık, yanında su terazisiyle falan mı geziyor manyak nedir...

Ben genelde uyurum otobüste, dedim muavin sen bana bi yastık bi battaniye getir. Anaam bitti demez mi! Daha otobüs yeni kalktı, yastık battaniye bitmiş. Millet çeyiz mi düzdü ulusoydan naptıysa artık... Yastık niyetine şalımı, battaniye niyetine montumu kullandım ben de:(

2 mola var, biri Bolu'da biri Osmancık'ta. Ben molada inmeyi sevmem pek, uyku sarhoşu zaten göz de kör yanlış otobüse binerim falan, yok yani ne rahatımı bozucam der devrilirim aşağı. Sırf inmemek için su falan da içmem hatta. Ama bu sefer nasıl bi susadıysam içtim de içtim, içtim de içtim, sudan sarhoş oldum resmen. 2.molada inmek zorunda kaldım. Yaklaşık 5-6 yıldır molaya inmediğimden tuvaletin yerini 3-4 kişiye sormuşumdur toplamda. Onlar da yer altında bi yere koymuşlar saklamışlar resmen Neyse girdim çıktım falan. Herifin biri tuvalet 75 kuruş demez mi! OHA kardeşim OHA! 75 kuruşundan geçtim bu devirde paralı tuvalet mi kaldı lan? Sen koskoca ulusoyun tesisisin paralı tuvalet ne demek? Adamı da oturtmuşlar para kesiyor orda. Kesin yarısını cebe atıyodur, sonuçta kaç kişi girdi çıktı sayacak halleri yok ya...

Arkamdaki kız da eşek teknosu açmış bangır bangır, kulaklıktan geliyor ses ama sanki hoparlörden dinliyorsun yani öyle diyeyim. En son tiesto eşliğinde sinirleniyordum, sonra uyumuşum.

Samsun'a 2 saat falan kala kahvaltı servisi başlıyor. Ama ben uyuyorum bayağı ağzım falan da açıktır kesin. Muavin bozuntusu beni nasıl sallıyor kahvaltı da kahvaltı diye. YEMİCEM ULAN diye bağırasım geldi. Psikopat mıdır nedir bi yemezsen arkandan ağlar demediği kaldı. Uykumdan da oldum.

Neyse düşe kalka, daha doğrusu uyuya uyuya geldim Samsun diyarlarına. Bu sefer bissürü iş var okulun sınavı bi yandan ehliyet bi yandan. Umarım altından kalkarız gari...

12 Kasım 2011 Cumartesi

-Titreye Titreye Yazılmış Yazı-

Hava soğuk, ben üşüyorum. Tıpkı yağmur altında kalmış bir evsiz gibi.. Oyyh allah hiç edebiyat yapamicam bir an önce yazayım bitsin ellerim dondu. Yine bir İstanbul-Samsun seferi günündeyiz kağıt helvalarım. Yine ben bunalımdayım. Arkadaş şehirde ne etkinlik varsa ekim-kasım ayına doluşmuş yemin ediyorum. Bienal'e 2.kez bi gidicektim gidemedim. Cem Yılmaz'a gitcektim gidemedim. Tüyap zaten bugün başladı tee Beylikdüzü'ne nereye gidiyon ona hiç gidemedim. Halbuki gitsem French'ciğimi öpüp koklayacaktım. İmza günü varmış, ama siz gidin bak. Geçen hafta da 1 günle Can Bonomo insanının Roxy'deki konserini kaçırdım. Şimdi de 1 günle Bostancı Gösteri Merkezi'ndeki Model konserini kaçırıyorum. Ben galiba paso kaçırıyorum. Başka iş yaptığım yok. Sürekli gezdim bu sefer her zamanki gibi. Yapmam gereken zibilyon sayfa çeviri var, onları da hala yapmadım. Artık pazar günü ellerimden öpecek.

Hava da anasının nikahı gibi soğuk. Sabah arkadaşımla kahvaltı edelim dedik, ellerimiz titreye titreye yedik içtik yemin ediyorum. Kasımda böyleyse ocakta.. oyy düşününce bile üşüdüm.

Bu sefer otobüsle gidiyorum valla. Geçen sefer uçaktan çektiklerimi okuduysanız bilirsiniz, sevmedim sevemedim uçak şeysini. O yüzden götüremediğim eşyalarımı da alaraktan toptancı misali yüklenicem bu akşam. 9'da da 10 saatlik geri dönüşü olmayan bi yola giricem:P Her seferinde de yolda bilgisayarı açarım bilog neyin yazarım, şu filmleri izlerim falan diye hevesleniyorum. Ama o koltuklarda da hiçbir şey yapılmıyor uyumaktan başka. Devriliyorum aşağı. Bu gece de twitter'dan biraz kafanızı ütülerim, muavin yakışıklı rastlarsa onu çekiştiririm falan, sonrası yastık battaniye ballarım. 

Haydin ben hazırlanmaya devam edeyim, bu arada siz de pegasusa çemkirdiğim yazımı okuyadurun. Öperünk.

10 Kasım 2011 Perşembe

Yas nedir bilir misiniz siz?

10 Kasım. Dün gece Atam'ı düşünerek yattım. Sabah sirenle kalktım. Yataktan fırlayıp ayakta durdum o sirenle. O'nu andım. Sonra İstiklal Marşı melodileri geldi. Onu da söyledim. Ve bitti.
Ama sadece saygı duruşu bitti. Ata'ya saygı bitmedi. Fikirleriyle aydınlanıyor olmak bitmedi. Eserlerini yaşatıyor olmak bitmedi, izinde yürümek hiç ama hiç bitmedi.

Şimdi asıl mevzuuya gelelim;
İnsan hiç tanımadığı birinin yasını tutamaz, zordur. Ama Atatürk için öyle değil. O hem en yakın dostun, hem annen, hem baban, hem kardeşin için tutabileceğin yastan daha büyük bir yas. O, hayatının yası. Bu hayatı sana veren insan uğruna tuttuğun yas.
Yas çok manevi bir kelime. Herkes için farklı, herkesin kendine özgü.
Kimi profiline Ata'nın fotoğrafını koyar,
Kimi iletisine Nutuk'tan bir cümle yazar,
Kimi açar Onuncu Yıl Marşı'nı bangır bangır dinler,
Kimisi Anıtkabir'e gider, bir dal çiçek bırakır,
Kimisi açar Sarı Zeybek seyreder...

Ama ortak olan şudur ki, Atatürk'ü seven herkes, saygı duyan herkes onu bir şekilde anar. Onun için dua eder, mekanının cennet olmasını bundan zerre kadar tereddütü olmasa bile diler.
10 kasım gününün sabahında Twitter'ı açtım. Ana sayfam 2'ye ayrılıyordu. Gerçekten hissederek Ata'mıza dua edenler, yaptıklarını, ilkelerini saygıyla ananlar ve diğeri ise her milli bayramda, özel günde profil fotoğraflarını bu günün anlamına uygun değiştirenleri ti'ye almaktan zevk alan kitle. Onlar yemez içmez, onlar Atatürk'ün yasını bile doğru düzgün tutmaktan acizdir, onlar retweet almak peşindedir, her şeyi çıkar amaçlı kullanan bir kitledir onlar.

Söz konusu bir insan var, her şeyden önce o bir ölü. Ve tüm hayatını bir dakika bile canını düşünmeden senin yaşadığın toprak için veda ediyor, sen kalkmış onu iki cümleyle anacağına, bu konu üzerinden prim yapıyorsun. Söyleyecek tek şey var; SİZE NE? İsteyen istediği gibi yasını tutar, kimisi hiçbir şey yazmaz, içinde yaşar. Siz milletin duygularının bekçisi misiniz? Prim yapmaktan, olayları ti'ye almaktan başka bir şey düşünmez misiniz?

Bunların cevabını veremeyeceksiniz, çünkü şu yazdıklarımla bile dalga geçersiniz siz. O yüzden son bir şey diyeceğim var size; bir insana saygı duyuyorsanız-duymuyorsanız; hiç olmazsa bir ölünün ruhuna, yaşamı boyunca yaptıklarına saygı duyun, başlatmayın marjinal triplerinize. Susun, biraz saygınız varsa bari sadece bugün susun.

8 Kasım 2011 Salı

Nishmark!

Şu ismi telaffuz edince bile içim bir hoş oluyor. Onlar çok güzel, çok özel, çok havalı... Ne mi onlar? Defter, notluk, kalem, kartvizitlik ve daha bir sürü şey!

Benim Nishmark defterlerle tanışmam Sundaysky festivalinde Kumm Design'ın standından bir defter satın almamla başladı. Hatırlıyorum da tezgahın başında 1 saate yakın zaman geçirmiştim. Hepsi birbirinden güzel, biri diğerine benzemiyor. Üstelik hepsi de el yapımı! Yani saniyede 1000 tane basılan sıradan endüstriyel ürünlerden değil. Üzerinde emek var, parmak izi var, yaratıcılık kokuları var.

Her zevke hitap edeni bulunabiliyor. Renkleri, üzerlerindeki düğmeleri, lastikleri, kağıt kaliteleri, hatta derilerinin kalınlığı bile farklı farklı. Süsü sevene leoparlısı, asaleti sevene simsiyahı, cıvıl cıvıl sevene turkuaz, pembe, mor ve daha bir sürü renkte Nishmark defter..

Nishmark'ın internet sitesine girdiğinizde o rengarenk dünyaya balıklama dalıyorsunuz. Ben ilk açtığımda yaklaşık bir buçuk saat falan gezinmiştim. Sitesi bile bağımlılık yapıyor. 20 yaşına gelmeme rağmen hala kurşun kalem takımlarına sahip olan bir insan olarak kalem takımları da beni benden aldı, notlukları da, kartvizitlikleri de.. Of sanırım her şeyi beni benden almış:( Hepsine, her rengine sahip olmak istercesine doyumsuz hissettim kendimi:)

Şimdilik 1 tane nishmark'ım var, daha fazla edineceğim ama bir türlü karar veremiyorum hangisini istediğime. Gönül ister bütün siteyi alayım, e o da biraz zor. Biri bana sponsor olsun:P Bir arkadaş ortamında defterimi çıkarınca gözler ona çevriliyor, fiyakam oluyor:) Günlük hayatta notlarımı telefonuma kaydederdim ama bu defterden sonra her şeyi yazmaya, en küçük çantalarıma bile onu sığdırmaya başladım. Bence siz de en kısa zamanda kendinize bir Nishmark edinin, bu rengarenk tasarımların keyfini çıkarın, geniş ürün yelpazesiyle stilinizi yansıtın ve havanıza hava katın!

Sitenin Nishpuan adında bir uygulaması var ve yeni üye olanlara 10 tl puan yükleniyor. Her alışverişte de %5 nishpuan kazandırıyor. Gönderimler kargo ile yapılıyor.150 tl ve üzeri alışverişlerde kargo ücretsiz!

Nishmark resmi internet sitesi: http://www.nishmark.com/
Nishmark Facebook Fan Sayfası: https://www.facebook.com/pages/Nishmark/202625183105159


6 Kasım 2011 Pazar

Bugün Bayram, Akşam 6'dan Sonra Gelmeyin Çocuklar

Bugüün bayraaağğm erken kalkın çıcıklaaar diye bi' giriş yapamıcam çünkü eminim bi' dünyanız yapmıştır benim yerime. O yüzden yazıyı akşam yazayım dedim. Öncelikle hepinizin bayramı kutlu mutlu olsun. (bunu da toplu mesajdan saymazsınız di mi la?)

Ben bayramı seyranı severim. Hatta Ramazan'ı da çok severim. Çünkü birleştirici, bütünleştirici etkisi büyük. Normal zamanda burun kıvırdığın, ayağının geri geri gittiği insanlara bile sırf bayram seyran diye gidiyorsun, herkes birbirini görüyor kaynaşıyor falan. Güzel, hoş şeyler bunlar. Ailemin en kalabalık hallerini bayramlarda görüyorum ben çünkü.

Kurban Bayramı deyince artık aklımıza bir camiiden, bir mezarlıktan çok kavurma, harçlık, tatil geliyor. E bunda kimsenin suçu yok. Nerede o eski bayramlar geyiğine girmeye de gerek yok zaten benim eski bayramım da böyleydi yani.

Biz bugün çıktık gezdik gezdik durduk. Kavurmaları pilavları baklavaları yedik yedik geldik eve. Anam kimseye de hayır diyemiyorsun ki, akraba kişisi çöp verse reddetsen 'aa ölümü öp allah aşkına' ısrarları başlıyor. O anda vicdan muhakemesi yapıyorsun, 500 kalorilik baklava mı yoksa Fikriye teyzenin ölüsü mü? Tövbe estafurullah diyerek hüpletiyorsun baklavaları. Akraba milleti ilginç abi. Sen bin kilo da olsan süzülmüş oluyorsun, bir tepsi börek de yesen hiçbir şey yememiş sayıyorlar. İyiler hoşlar bonkörler de onları yakmak için sen mi tepinecen sporda be Fikriye teyzem?

Akşam eve geldik, alllaaah bir ağırlık çökmüüüş... Hem kapı kapı gezmekten yorgunluk, hem de yemek yemekten patlayacaz artık. Çay kusabilirim her an hatta. Tabii eve gelince 'ay misafir gelir mi acep' hesabını yemişim dedim çektim aşurtmenleri. Geçtim maçın karşısına (maç demişken Allah boyunu devirsin Beşiktaş kanser olacam lan senin yüzünden). Çayı kahveyi aldım falan, Beşiktaş da atmış dakika 4'ten golü ohh bi keyifliyim ki.. (mal gibi seviniyorum tabi ikinci yarıda gördük günümüzü) ÇAT! Kapı çaldı. Evde gerilim dolu dakikalar! Hani kapıdaki elinde çiçek çikolatayla Hugh Jackman olsa 'amaan şimdi kim çıkaracak eşofmanı hadi canım yarın bekleriz kavurma da bitti' deyip yollıcam adamı. Ama tepende anan baban olunca o işler öyle olmuyor. Git o embesil topuzunu boz, ruj neyin sür tekrardan, şık ayakkabıları giy derken valla 2-3 kilo vermişimdir. Ama hareketten değil, beyin aktivitesinden. Nasıl bir savaş veriyorum içimden anlatamam. Neyse misafir iyidir güzeldir de, şu bayram ziyaretlerine akşam 6'dan sonra izin verilmemesi lazım ya. hatta akşam ezanından sonra gelmeyin be gülüm... Bütün salaşlığımızla yayılıyoruz, gelen en çok sevdiğim insan bile olsa küfür edesim geliyor. Üzgünüm, bayram seviyoruz dediysek de 7/24 misafir bekleyecek kadar da sevmiyoruz yani.

Ama yine de bayram iyidir bayram güzeldir, hele ki hava kararana kadar el öpmeler bitip evlere çekiliniyorsa daha güzeldir. Unuttum sanmayın, kavurma en güzeldir.

Hepinize iyi bayramlar efem!

4 Kasım 2011 Cuma

Asla Düşmek İstemediğim Durumlar

Hepimiz yaşıyoruz bir şekilde. ''Bunu yapacağıma ölürüm daha iyi'' diyoruz kimi zaman ama yine de hayat devam ediyor ne yaparsak yapalım... Oturdum düşündüm, hayattan soğutan, düşüncesinin bile insanın içini kımıl kımıl yapan durumlar var bunu fark ettim. Asla düşmek istemediğim durumlar..

-Ayrılık konuşması yapan taraf olmak: Oyy bu en beterlerinden biri mesela. Şimdi pata küte ayrılsan arkanda kırılmış bir insan bırakacaksın. Ama paşam kırılmasın diye de ‘’sen daha iyilerine layıksın’’ gibi klişeler patlatamam kimse kusura bakmasın. Hem niye benden iyilerine layıkmış lan? İçinde bu kadar mantık hatasını bir arada barındıran laf duymadım hayatımda. Hadi ordan. Öyle ‘’Ada ben ayrılmak istiyorum’’ gibilerinden öküzlük de yapılmaz, ayıp. Hatırlıyorum da dolmaları ağzına tıkmıştı kızın filmde sığır! Biri bana dese ancak o kadar sinirlenirdim. I-ıh bu da olmadı. Valla ayrılma biçimini bulamamak yüzünden ayrılamam lan ben.


-Sınıf geçmek için öğretmenden kanaat dilenen öğrenci olmak: Bu kadarını değil de, bir değişik versiyonunu yaşadım bunun. X dersim 4 geliyordu, annem lisede zorla yollayıp 5 yapmasını istetmişti. Abi benden iyi mi tanıyacan hocayı? Yapmadı işte zaten biliyordum yapmayacağını. Boş yere ağız kokusunu çektik adamın. Hayır, bi de ben eminim ya, hem zaten 4 gelse nolur umrumda mı sanki. Adamın ağzından çıkacak iki hayır'a bakıyorum. Mırın kırın ettiği andan basıp gidecem. Ama bi pozlara girdi falan. Yok efendim sen niye çalışmadın? Yok bütün dersler 5 de X niye 4? Cevap belli, çünkü X dersi. Sevmiyorum abi sizin uyduruk dersinizi. (dersin sözel olduğunu az buçuk anlamışınızdır artık) Tabi bunları söyledikten sonra 4’ümü 3 yapmadığına dua ettim oturup. Yani diyeceğim şu, senin sıradan lise hocası, anam yıl sonu kanaat dönemlerinde bir heybetleniyor ki sorma. Kendini Kanuni, öğretmenler odasını da saray falan zannediyor garibim. Halbuki hayalleri Feriha terk ama bilmiyor. Not istedik diye de anamızı ağlatmana gerek yok yani. Vereceksen tamam de, vermeyeceksen yok de. Uzatıyor da uzatıyor. +ııhh hocam şeey? –ney? +ya hani, yıl sonu falan, sözlü hani?? -ee nolmuş? (ulan anlasana mal herif) +ya ders 4 geliyo 5 yapacaksan yaparım de, yapmayacaksan bana eyvallah hocut! (tabi bu son cümleyi kurduğuma hiçbirimiz inanmadık) Yani sevgili hocalar, (anne sen de okuyosan dinle bak sözümü) eğer notu verecekseniz verin. Vermeye niyetiniz yoksa kimseyi kıvrandırıp basur etmeyin. Sinire strese gerek yok anam. Hadi öptüm.



-Ayın sonunda dolması gereken Adsl kotasını ay başında doldurmak: Ahanda ben şu an tam bu durumdayım sayın seyirciler. Vah benim Eyystanbul’daki sınırsız internetim, vah benim başım! Burada tek ben kullanıyorum gerek yok sınırsıza diye artüzlük yapıp 4 gb bağlattım da, 4 de çocuklara bile yetmiyodur yani. Şu an bildiğin paket aşımından yiyorum. TTnet de maşallah paketi geçtin mi üçlü beşli giydiriyor. Neredeyse paketin kadar ek fiyat ödüyorsun. Hayır şimdi duyan da torrent falan abandım zanneder. Valla bi facebook twitter blog mail, bi de gazeteler falan ya. Youtube’dan videoları bile indiriyorum, tekrar tekrar izliyorum. Hayatımda yapmadığım tasarrufu şu internette yapmaya başladım. Bir sayfa açıcam mesela, ‘’şimdi bunda şu kadar resim olsa, cookieler falan toplasan 10 mb anca’’ falan gibi memur hesaplarına giriştim iyice. (yazar burada babasına sesleniyor, babaağ ben müsrif değilim babağğ)

-Başarılının yanındaki başarısız olmak: Mesela sen sınavı öyle böyle değil batırmışsın, ama yanındaki ‘’çok kolaydı yeaa, sınav iyiydi yeaa’’ diye geziyor. Amaniiinn! Çok fena. Şeytan diyor ki dök suratına porçözü.
Bu durumda şeytanı dinleyeceksin aga, bozuk atacaksın sonuna kadar. Hayır, sınavın kötü geçmesine mi üzüleyim senin yanında gerizekalı muamelesi gördüğüme mi? İki ucu b.klu değnek afedersin. Bu durumlarda devreye empati giriyor. Çatlasan da patlasan da o empatiyi denen mübareği kuracaksın abi. İnsanın halinden anlamak lazım, sırf bu mevzular yüzünden arkadaşlığı biteni gördüm ben.

Daha aklıma bir sürü durum geliyor ama en berbatları bunlar bence. Aman Allah korusun hepimizi:P Var mı sizin aklınıza gelen bu gibi durumlar?

30 Ekim 2011 Pazar

Kalplerimiz Van için Çarpıyor

Van... Bir yandan büyük acıların yaşandığı, öte yandan bu acıların yapılan yardımlarla sevince dönüştüğü yer. Öncelikle depremde hayatını kaybedenlere rahmet, yakınlarına sabır dileyerek başlamak istiyorum. Sadece onlar değil, onlarla beraber biz de ölmüşüz sanki. Öyle acıyor içimiz...

Bu deprem, insanlığın ölmediğini tüm dünyaya bir kez daha gösterdi. Herkes işi gücü bıraktı, uykusundan feragat edip koli bantladı, kadın erkek demeden herkes çalıştı. Sokak çocukları bile tek geçim kaynaklarını, kolileri belediyelere götürdü, biraz daha yardım gönderilsin diye. Ve Türkiye bu dayanışmasıyla tüm dünyaya örnek oldu.

Yapılan tüm bu yardımlarda Twitter'ın rolünü es geçmek haksızlık olur. Takipçisi az-çok çoğu insan deprem bölgesinden haberler, Van'daki insanların ihtiyaç duyduğu malzemeler, belediyelerde çalışacak insan duyurularını hesaplarından yürüttüler. Yeri geldi, ekmek lazım oldu Uno'ya baskı yaptılar.Yeri geldi su lazım oldu Sırma'yı mention yağmuruna tuttular. Gerçekten büyük bir haberleşme zinciri kuruldu. Şahsen ben kaç kere RT tuşuna bastığımı bile hatırlamıyorum. Takipçi sayısı çok yüksek olan, fenomen dediğiniz, mention siliyor diye ukala ilan ettiğiniz insanlar o günlerde profillerinin nasıl gözüktüğünü bir kenara bırakıp, saatlerce iletişimi sağlamak için didindiler.

Şüphesiz ki bu felaketin insanlık adına olumlu sonuçları da oldu. Kimin yardımsever, kimin umursamaz olduğunu gördük hep birlikte. Hangi firmaların düşünmeden bonkörce yardım yaptığını, hangilerininse paraya kıyamayıp, hatta ve hatta sosyal medyada takipçisinin artması karşılığında yardım yapacağını (bkz: Onur Air) gördük. Ak koyun kara koyun belli oldu yani. Bazı insanları daha çok seviyorum, bazılarının ise kim olduğunu farkındayım artık.

Pek çok firmaya baskı yaptık hep birlikte, yardımlar yerine ulaşsın, insanlar mağdur olmasın diye. Twitter üzerinden aldığım haberlerden yola çıkarak Van için çorbada tuzu bulunan firmaları-organizasyonları derledim. Artık su bile alacaksam, yardım yapan firmadan alıyorum. Siz de bu konuda bilinçlenin ki halk olarak bir ders verelim onlara.





Cirosunu bağışlayan cafeler, organizasyonlar: Salomanje, CentoPerCento, Hardal, Kırıntı, Dencafe,
Murat Evgin'in 29 Ekim'deki konseri, Beşiktaş-Galatasaray-Bursaspor maç gelirleri, TS Club internet satış gelirleri, Anadolu Efes-Spirou Charleroi maçının tüm geliri, İstanbul Barosu'nun düzenlediği Candan Erçetin konseri, Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü konseri, Power Fm 25 Ekim Salı günü tüm reklam gelirleri, Van İçin Rock konseri, WTA İnsanbul Cup teniz turnuvası gelirleri

Gıda gönderen firmalar: Reis Gıda, Pınar, Sırma, Saka Su, Erikli, Koru Su, Aroma, Sude Su, Sütaş, Doğuş Çay, Tansaş, Tat, Migros, Ülker, Eti, Coca-Cola, Unilever, Penguen Miazh Dergisi, Setbir, İstanbul Yemek Sanayicileri Derneği, Müsiad, Carrefour SA, Van Et, Lera Fresca

Giyecek-Oyuncak gönderen firmalar: LC Waikiki, Batik, Koton, Penti, Muya, YKM, Lacoste, Playskool, hepsiburada.com, Markafoni, Fenerium, Limango, Birleşik Markalar Derneği, Türk Ayakkabı Sanayicileri Derneği, Armağan Oyuncak, Trendyol

Elektronik eşya-ısıtıcı-tüp-tuvalet-barınak gönderen firmalar: Teknosa, Koçtaş, Aygaz, Toirent, Filli Boya, Borusan Holding, Toshiba, Philips, Yataş, Bimeks

Hijyenik malzeme gönderen firmalar: Eczacıbaşı, Alman Hastanesi, Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Acıbadem Hastanesi, On Dokuz Mayıs Üniversitesi, Dalin, Henkel, Protex, Prima, Molped

Ücretsiz gönderim-ulaşım sağlayan firmalar: Yurtiçi Kargo, Aras Kargo, Mng Kargo, PTT Kargo, Sürat Kargo, Ulusoy, Anadolu Jet, Metro Turizm, Sun Express, Ford Otosan, Türk Hava Yolları, Borusan Holding

Van'da bina inşa edecek olan firmalar: Demirören Holding, Türkiye İş Bankası, Garanti Bankası Fi Yapı, İnanlar İnşaat, Hürriyet Gazetesi

Ücretsiz iletişim sağlayan firmalar: Turkcell, Türk Telekom(ankesörlü telefonlar), Avea, TTNET

Ayrıca Google'dan 500 Bin Amerikan Doları değerinde para yardımı.

Ve bir çok ülkeden gelen yüklü miktarda barınak-para-gıda yardımları.

Ve en unutulmaması gereken de, enkaz bölgesinde başarıyla çalışan AKUT, yardımları gerek yerine ulaşımlası, gerek dağıtılmasını sağlayan Kızılay, başta Şişli ve Kadıköy olmak üzere belediyeler ve muhtarlıklara insanlık adına teşekkürü bir borç bilirim. Biz bu birlik ve beraberliği, dayanışmayı Türk milleti olarak gerçekleştirip hem dünyaya örnek olup hem de yoldaşlarımızı aç susuz bırakmadıysak, vergiler olmasa da olur. Türk halkı her zaman birbirine yetecektir!..

Unuttuğum firma-dernek-kuruluş varsa affola, eklemek istedikleriniz varsa yorum bırakmaktan çekinmeyiniz.

Teşekkürler.

25 Ekim 2011 Salı

TISFEST

Temelleri İstanbul Lisesi Sinema Kulübü'nde 8 yıldır yapılan ulusal kısa film festivali ile atılmış, 13-19 yaş arası gençlere yeteneklerini göstermek, usta yönetmenlerle tanışmak, uluslararası platformda fikir alışverişinde bulunmak adına düzenlenen bir kısa film festivali Teen International Shorts Festival.

Yeni neslin yaratıcılığını, kabiliyetini açığa çıkaracak ve vizyonlarını genişletecek olması açısından bir film festivali olmaktan fazlasına sahip olduğunu gösteriyor.

Yarışmanın tek koşulu yaşınızın 13-19 arasında, filminizin maksimum 15 dakika olması. Herhangi bir konu sınırlaması bulunmayan festivalin son başvuru tarihi 12 aralık.

Festivalin jürisi henüz tamamen açıklanmadı ama ön jürisinin bile hayli zengin olduğunu söyleyebiliriz. Ön jüride Mehmet Emin Büyükcoşkun, Kerem Akça gibi hepsi birbirinden değerli, alanında uzmanlaşmış kişiler bulunuyor.

Festivalin gösterimleri Pera Müzesi'nde yapılacak. Festival programında ayrıca Robert Koleji ve İstanbul Lisesi'nde sinema workshopları, söyleşiler de yer alıyor.

Merakla beklenen ödüller ise; birinciye 1000, ikinciye 750, üçüncüye 500 euro.

Eğer kısa filme ilgim var, kendime de güveniyorum diyorsanız; uluslararası platformda fikir alışverişleri yapıp kendinizi geliştirebileceğiniz, vizyonunuzu genişletebileceğiniz bu festivali kaçırmayın derim!

Daha fazla bilgi için;

TISFEST RESMİ SİTESİ
TISFEST FACEBOOK FAN SAYFASI
TISFEST TWITTER SAYFASI

16 Ekim 2011 Pazar

Bir Grip Yolcuyum Hayat Yolunda

Grip ne kötü şey. Pis grip, kaka grip. Bence birçok ölümcül hastalıktan daha rezil bişey grip. Grip bi sebze olsa kelem, brokoli falan olurmuş.
Böyle kafan tam anlamıyla 1500 oluyor, sağa sola çeviremiyosun, burun desen garanti 1 tanesi tıkalı. Ya sağ ya sol. Tek taraflı nefes alıyosun, hatta bazen ağızdan. Peçeteler sağda solda. Kolonya kokuları üzerine sinmiş. Mikrop kırılsın diye tinerci gibi kolonya çekiyorsun burnuna. Burun zaten silmekten perperişan halde, tahriş olmuş doya doya silemiyosun da. Masaüstü manzarası şu; boğaz pastili, selpak-temiz, selpak-kirli, vicks sprey, parol-tamol-theraflu gibi bilumum ilaçlar. Biliyorum Tylolhot'ı aradı gözleriniz ama çok beklersiniz. Hayatta içmem o rezil şeyi. Ama için diye millete çok güzel öneririm bak. İçmeyince de e iyi iyileşme o zaman hıh diye tribimi de atarım. Ama kendim içmem. Terzi kendi söküğünü dikemez mantığı bundan ileri geliyor sanırım.

Ses zaten hak getire. Travesti terk. Her arayanla 'senin sesine nolmuş?' bilmem nolmuş? Bende onu diyorum nolmuş? diyalogları geçiyor. Boğazını kazımaktan bir hal oluyosun. Kütür kütür öksürüyosun. Ne dinlediğinden sen bir şey anlıyorsun, ne de yanındaki. Bi de 'ay sen de bişey anlamadın benim yüzümden yeaa, ay sana bulaşmasa bari' tripleri, mahçupluğu var. Napayım kardeşim, bulaşacaksa bulaşsın. Zannedersin hiv virüsü, milletin ödü kopuyor.

Evde yalnız olsan ortalığı yıka yıka öksüreceksin ama hele ki anne evdeyse allaaah cümbüşü seyret. Her öhö duyuşunda 'sen gez tabi ekimin ortasında hırkasız terliksiz, çık dışarılara incecik penyelerle banyolu kafayla müstehak sana müstehak' diye gezinir durur tepende. O yüzden grip olacaksan yalnızken olacaksın kardeşim. O ne demekse, sanki sana soruyor virüsler abla kaçında gelek diye. Neyse ben allahtan şu an yalnızım. Söylenen eden yok.

İnanın ki bu gerçek bir grip yazısıdır. Çünkü şu an burnum dışında her yerimden nefes alabiliyorum ama burnumu istiyorum ühüühühüh. Pozisyon aynen şu; yatak döşek, karşıda televizyon açık. Kucakta bilgisayar. Üstte pijama, saçlar gündelikçi fikriye gibi toplanmış. Battaniye kat kat. Öyle bir örtünmüşüm ki elimi çıkarıp kumandayı almaya cesaretim yok. Hatta mümkün olsa şu yazıyı bile düşünce gücüyle yazıcam. Üşengeçlik pik yapmış yani. Pencereden sokağa bakıp duruyorum, pazar pazar evdeyim ya acaba çıksam açılır mıyım? ama salla şimdi bu soğukta otur aşağı. Bu şekilde bi ikilem içindeyim sürekli. Ay daha fazla yazamayazaaam, ellerim üşüdü. Haydin ben filmime geri döneyim.

Sonuç olarak; grip kötü, grip pis, grip kaka.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Ansızın Çıkıp Geldi, Keşke Gelmeseydi

İnsanın kafasını bir anda alt üst eden her zaman eski sevgili değildir. Daha doğrusu değilmiş, ben de yeni öğrendim. Eski bir dostun da bir anda ortaya çıkıp kafanı allak bullak edebiliyormuş.

Günlerden salı. Okul yok. Kahveyi koydum, ders bakıyorum ufak ufak. Ama yavaş. Güneş'in doğma hızına eşitledim kendimi, usulca yükseliyorum. Saatler geçmiş ama ben sadece 3 sayfa okumuşum meğersem.

Açayım maillerime bakayım bari diyorum. Kabulleniyorum artık, çalışmaktan sıkıldım. Dikkati toplayamadık yine gördün mü..

Zaman yine suya özeniyor. Akıp gitmek istiyor. Ama bense onun yanında bir zeytinyağı gibiyim. Daha koyu, daha aheste. O kadar hızlı ilerlemeye gücüm yok.

Maillerin arasında gözüme çarpan bir tane var. O'ndan. O derken eski bir aşktan bahsetmeyi isterdi gönül, ama eski dostlar da O olabiliyormuş. Tabii ki giderken inciten, kıran dostlar. Zaten öyle olmasalar eski olmazlardı, yanımda olurlardı.

Bütün geçmiş geliyor gözümün önüne. Ölürken gözümün önünden geçecek film şeridinden bir fragman sanki. Birlikte geçen günler, geceleri edilen sohbetler. Paylaşılanlar. En yakın dostlarından biri zannederken meğersem ne kadar aptalmışım diyorum şimdi. Nasıl biri olduğunu görememişim, nasıl da körmüşüm?

Atışmaya başlıyoruz yine. Attığım her mailden sonra kalbim çarpmaya başlıyor. İnsan sadece aşıkken böyle hisseder sanırdım, değilmiş. Gelecek cevabı merak etmekten hiçbir şey düşünememek.. Yanı başımda yangın çıksa umrumda olmayacak, aklım anılarda, gözüm gelen kutusunda, elim yüreğimde.

Her gelen mesajı açarken acaba sitem mi etmiş, alttan mı almış düşüncesi. O lanet dilemma. Sonra daha da beteri; bana yaptıklarından ötürü sitem mi etsem, gurur mu yapsam? Yoksa ''o da bir insan, o bir dost, konuş gitsin, eskiyi unut!'' düşüncesi mi? İkincisi daha insancıl ama o zamanında böyle düşünmemişti? O senin insan olduğunu unutup ağzına geleni söylemişti. O yüzden 1.ye dönüş. İnsanoğlu bu, gururu elden bırakmaz.

Ders çalışırken şıp diye geçen 3-4 saat, şimdi hızını 5'e katladı sanki. Kahvem soğumuş, televizyonda en son Seda Sayan vardı, şimdi akşam kuşağı başlamış. Kahvaltıyı bitiremeden, annem gelip soruyor akşama ne yemek yapayım diye. Çalıştıklarım kafamdan uçmuş gitmiş.

Karşılıklı sitem ederek bir yere de varamadık. 2 yıldır onsuzdum, şimdi gerek yok tekrar fazladan çıkıp gelen bir dosta. Etrafımda olanlar bana yeter, o olmasa da olur diyorum kendi kendime. Mailleri siliyorum, gelecek mailleri engelliyorum. Öyle bir umrumda ki değil ne yazacağı.. Çünkü o artık yok. Ve olmayacak. Sanki bir ruhtu, uğradı bir kaç saatliğine. Anılarımı geri getirdi. Özellikle kötü olanları, ağlatanları. Ve geldiği gibi uçup gitti. Ama bütün günümü benden çaldı, yani kaybeden yine benim..

8 Ekim 2011 Cumartesi

Kadın Olmak Güzel Şey

Biz kadınlar bayılırız kadın olmanın zorluklarından dem vurmaya. Ki ben de yapıyorum bunu hep, ''gel bakayım yaz günü sıcak sıcak ağdayı sür bacağına bi bakayım hee yemez dimi yemezz'' diye kışkırtmaya bayılırım. Ama durdum bir düşündüm, aslında kadın olmanın da güzel yanları varmış. Eminim okuyunca ''hakkaten ya, aa valla'' gibi tepkiler vereceksiniz.


Bir kere, tamam giyimimiz kuşamımız çok önemli, gerek kendimize gerek insanlara saygıdan ötürü ama; gidip de amaan annem de bütün kirlileri yıkamış diyerekten sevgilimizin kotunu babamızın  gömleğini giyip sokağa çıksak, kimse '' napıyo ya bu, ehe öhe manyak mı ne'' diye tepkiler vermez. Sadece alıcı bakışlarla süzülmekten mahrum kalırız o kadar. Ama erkekler öyle mi? geçtim mini etek gibi über feminen kıyafetleri, daracık streç bir jean giyseler bile bir değişik durabiliyor. Efemine buluyoruz bazen, garipsiyoruz. Ki ben bir erkeğin şal takmasına bile yeni yeni ısınabilmiş bir insanım.






Zayıflama takıntımız var evet, her kadının fazladan bir 5 kilosu vardır en az, şaşmaz. Kimse ''ohhh ideal kilomdayım en güzel benim süperim ayy aye koko cambo'' diye gezmez. Bir memnuniyetsizlik daima mevcuttur.Ama işin güzel yanı, erkek kısmı gibi ''off kollarım incelmiş ağırlık kaldırayım, yok body yapayım da baklavalarım adonislerim çıksın'' gibi triplere girmemize, ne idüğü belirsiz suni protein tozlarını avuç avuç yutmamıza gerek yoktur. Biz koşu bandıyla, power plate'le yetiniyoruz Allah'a şükür.


Kozmetik dediğimiz endüstri kadınların yanında bir kere! Kafadan 1-0 öndeyiz. Baktık sivilce mi çıkmış, hoop fondöten pudra derken 2 saniyeye ''hee nerde sivilce he ben göremiyorum?'' moduna girebiliriz. Ve şunu rahatça söyleyebilirim ki, yüzüne bakıp bundan iş çıkmaz denilen bir kadını makyaj denen sihirli dokunuşlarla peşinden on yüz bin milyon erkeği sürükleyebilecek bir ''hatun'' haline getirebilirsiniz.






Ayrıca kozmetik demişken, istediğimiz yerde ulu orta kremlenebilir, güneş yağımızı sürünebiliriz. Ama mesela plajın ortasında iştahla kollarına havuç yağ sürdüren erkek modeli fazla maskülen durmuyor sanki. Ya da hangimiz olsak bir erkek arkadaşımızın çantasında nivea lipstick görsek önce garipsiyoruz, sonra ''e yani sonuçta onunki de dudak, evet olabilir'' diyerek susuyoruz.


Kadınların çok sevdiği, uğruna paralar döküp seneler öncesinden sıraya girebildikleri ''çanta'' denen bir aksesuar var. Ama erkeklerin çoğu çanta kullanmayı sevmez. Biz makyaj çantamızı, güneş gözlüğümüzü, kitaplarımızı falan çantalarımıza, pardon bavullarımıza atarken onlar ellerinde taşımak zorunda kalırlar çoğu zaman. Ben çantama saç düzleştirici koyduğumu bile bilirim. (tabi o gün ekstrem bir durumdu tamam korkmayın benden)










Boyumuz mu kısa? Çekeriz topukluyu olur biter, hah dert ettiğin şeye bak!








Çok mu yaşlı görünüyoruz, kaz ayaklarımız mı kırıştı, dudaklarımız mı pörsüdü? Yaptır estetiği botoksu anında eksi 20 yaş garanti.


Her yere önce biz gireriz. Ne de olsa ''ladies first''.


Gece geç saate dışarıda kaldıysak sevgiliydi, kankaydı mutlaka kapıya teslim bırakacak biri çıkar.


Rahat rahat, böğüre böğüre ağlayabiliriz. 'Erkekler ağlamaz' gibi kısıtlamalara maruz bırakılmayız.


Yağmur yağsa ıslanmamız çok düşük ihtimal. Mutlaka şemsiyesiyle himaye altına almak isteyen bir erkek bulunur.








KRAVAT TAKMA ZORUNLULUĞUMUZ YOK! ohh be, lisede çok çektim kravat şeysinden, liseyi atlattığıma göre rahat rahat sevinebilirim.


Toplu taşımada çok hınca hınç dolu değilse genellikle yer buluruz. Zira bir kadın ayaktayken gerine gerine oturabilen bir erkek varsa atlasın camdan.


İşte böyle hemcinslerim, evet zorluklar da var hamilelikti, ev temizliğiydi vesaire gibi. Ama kadın olmanın güzel yanları da oldukça fazla gördüğünüz üzere, keyfini çıkarmaya bakın:)

3 Ekim 2011 Pazartesi

Twitter: Günümüzün Siberalem'i

Sosyal medya denen kavram iyice hayatımıza girmiş durumda. Biz icq'larla, messenger'larla büyüdük. O zamanlar ''cnm msn'in var mı?'' ydı sosyalleşmenin adı. Şimdilerde ise sosyal medya adını koyarak daha büyük, geniş, önemli bir mecra olduğuna inanmaya başladık.

Eskiden arkadaşının mail adresini alır eklerdin, msn'de de okuldan sağdan soldan geyik yapardın. Yani internette konuştuğun kişi normal hayatında da arkadaşındı, sadece oradan ekstra geyik yapılıyordu. Hatta babam anlam veremezdi saatlerce klavye başında olmama, ''okuldan daha yeni geldin, yeni ayrıldınız ne buluyorsunuz bu kadar konuşacak'' diye sorardı. Ama ordan yapılan dedikodunun tadı ayrıydı tabii ki. Biz bu 10 parmak klavyeleri msn'de sabahlayarak yaptık. Parmaklarımız nasır tuttu bazen, gözlerimizden yaşlar gelene kadar ekrana baktık inatla. Yat dediler, yarın okul tatil dedik. Bilgisayar lazım kalk artık dediler, yalvar yakar 5 dakikanın pazarlığını yaptık.

Tabii o zamanlar şimdiler kadar bolluk içinde değildi. Şimdi bizim evde herkes bilgisayarının başına geçiyor, internet cafe işletiyoruz zanneder gören de. Sonra artık hemen hemen herkesin modemi sınırsız, kota derdi yok. Eskiden ev telefonundan bağlanılırdı internete, dozu kaçırdın mı ''telefonu çok meşgul ettin'' denir, kablolar çekilirdi. Konuştuğumuz insana veda bile edemezdik. ''Düştüm yeaa'' derdik ertesi gün, olur biterdi.

Şimdilerde internet insanın hayatını etkilemeye başladı. İnsan var olduğundan beri, ortak bir mekanda bulunduğun kişiyle tanışılır (okul, dersane, mahalle vb), sonra samimi olunurdu, internet akla gelen son şeydi yani. Ama günümüzde öyle değil. Artık yeni bir boyut kazandı insan ilişkileri. Bir insanın önce yazdıklarını okuyorsun, kafa yapısını, mizacını anlıyorsun, sana uygunsa görüşüp tanışıyorsun, sonra samimi oluyorsun.

Buna en elverişli yer, Türklerin pek çabuk ısındığı Twitter. Baktın hoşuna gidiyor adamın kafası, hop takibe al. Facebook'a ekle, sonra buluşma ayarla, telefonunu al vesaire vesaire..

Bunlar güzel şeyler tabii ki. Mesela twitter satesinde taa Adana'dan Trabzon'dan insanlarla tanıştım ben de. İnternet olmasa varlıklarından bile haberim olmayacak, karşılaşma şansımın bulunmadığı insanlarla. İnsan sosyalleştiğini hissediyor. Düşünsenize oturduğunuz yerden çevreniz genişliyor bir kere. Evde üzerinizde çamaşır suyu dökülmüş eşofmanınızla, tepeye kondurduğunuz topuzunuzla, en absürd halinizle yeni insanlar tanıyorsunuz bir nevi.

Öyle ince bir çizgi var ki bunu lehine kullanmakla aleyhine çevirmek arasında.. Orada durmak lazım işte. Çünkü sosyal medyada işler gereğinden hızlı ilerliyor. İnsanlar yeni takibe aldığı insanlarla 2-3 mention'dan sonra canım bebeğim balım'lı konuşabiliyor (kendimi de katıyorum bunun içine). Mesela benim şu an gerçekten kardeşim dediğim insan, 13 yıldır yediğimin içtiğimin ayrı gitmediği insan. Ama burada da bazen dalgasına bazen hissederek kardeşim dediğim oluyor. Ne kadar hissediyorum orasını bilemem ama, bazen insanlardan gerçekten ''elektrik'' alıyorsunuz ve aylarca görüşmeseniz, farklı şehirlerde olsanız bile yakın dost olabilme şansınız var.

Görünüşte her şey güzel, arkadaşlarınız artıyor falan filan. Ama o işler her zaman öyle toz pembe değil işte. Benim yaşadığım müddetçe aklımdan çıkmayan, beynime tabir-i caizse kazıdığım bir laf var; ''çabuk gelen samimiyet çabuk gider''. İnsanları sindire sindire tanıyıp hayatına almak gerek. Şimdi diyeceksiniz sen bunu çok mu yapıyorsun da akıl veriyorsun? Hayır. Zaten benim bu işten çok ağzım yandığı için yazıyorum ben yaptım siz yapmayın diye. Yani bir kere işin mantığına aykırı; sen 5-6 yıl her gün aynı okula gittiğin yüz yüze baktığın insanlara da arkadaş diyorsun, 1 bilemedin 2 kere gördüğün, modemini kapasalar bütün ilişkinin biteceği insanlara da. Aileler de henüz bu duruma hazır değil. Babam bana kiminle buluşacaksın, nerden arkadaşın diye sorduğunda ''twitter'dan'' diyemiyorum. Eskiden internetten, siberalem gibi sitelerden kurulan arkadaşlıkları hepimiz eleştirirdik, anlam veremezdik çünkü. Bana da garip geliyor, ortak arkadaşlarımız var falan diye geçiştiriyorum olayı.

Twitter'da 180 küsür kişiyi takip ediyorum. Keşke hepsiyle en az bir kere yüz yüze görüşüp tanışabilsem. Ama tanışabildiklerim 1 elin parmağını geçmez, bunda senede 9 ay şehir dışında yaşamamın da payı var. Yazın da tatildi şuydu buydu derken, e insanın kendi arkadaşlarına da vakit ayırması gerekiyor tabii. Öyle böyle denk düşmedi yani, hala deli gibi buluşmak istediğim insanlar var ama ya bana uymuyor günler ya onlara. Ne yapalım sene içinde görüşürüz bir şekilde artık:)

Gerçekten samimi olabileceğime inandığım insanlar var. Ama şunu söylemeliyim ki aşırı bir dedikodu dönüyor insanların arasında. Benim yüzüme canım balım diyen insan arkamdan atıp tutuyormuş kaç kere duydum bunları. Çoğu insanın derdi, kimin kaç takipçisi var, nasıl yazıyor bilmem ne. Twitter'dan tanışan insanların toplu buluşmalarında bile (Benim katılmaya pek fırsatım olmadı, katılan insanların izlenimlerini aktarıyorum)  ellerde telefon, normalde söylesen gülmeye tenezzül bile edilmeyecek twitler birbirleri tarafından retweet ediliyor, takipçiler artırılıyor, şşt bak bakayım ben kaç olmuşum'dan başka muhabbet dönmüyormuş çoğu zaman. (Tabii ki gerçekten kaliteli muhabbet etmek için toplanan insanları tenzih ediyorum, onlar iyi ki varlar.)

Yani uzun lafın kısası, dünyaya bir kere geliyoruz, gülmek eğlenmek için insanlara ihtiyacımız var. Hepimiz isteriz çevremiz geniş olsun, topluluklarda aranan insan olalım. Twitter bunu destekleyen bir mecra. Ama dengeyi iyi kurmak lazım. Çünkü anlık mesajlar yazıyoruz ve insanlar okuyor ediyor. Söz uçar yazı kalır demiş atalarımız, iyi de demişler. Günlük hayatta yaptığın laklakları yazıya rahatça döküp yazıp çizdiğin zaman yarın öbür gün gelip senin yüzüne vurabiliyorlar. Ondan sonra, hemen kardeşim bebeğimli düzeye geldiğin insanlar, arkandan konuşup durabiliyor, twitleri çok iğrenç yeaa nasıl o kadar takipçisi var diye sana iftira atabiliyor. Gerçekten çok çirkin durumlar bunlar. O yüzden ''sağlam'' insanlarla, görmüş geçirmişlik bakımından kendinle denk olan insanlarla ilişki kurmak lazım.

Çok şükür şimdiye kadar ağzım yanmadı bu konuda. Pek hızlı samimi olduğum 1-2 insan da arkamdan vurunca hayatımdan çıkardım, daha mutluyum hatta onlarsız. Demek ki hayatıma almaya hiç gerek yokmuş. Bunu iş işten geçmeden, 1-2 ay içinde fark ettiğim için de nasıl dua ediyorum anlatamam.
Hala yüzüme gülüp arkamdan konuştuğunu duyduğum 1-2 insana da yapacağım bir şey yok. Davul bile dengi dengine. Biraz aile terbiyesi, biraz da insafa sahip olsalardı yapmazlardı, o yüzden yüzlerine vurmaya gerek bile duymadım. Çünkü söylesem ne olacak, benim keyfim kaçacak ama onlar daha beter dedikoduya devam edecekler. Huylu huyundan vazgeçmez diye düşünüp susuyorum, onlarla bunları konuşmak demek, söyledikleri laflar beni yaralıyor demektir. Yaralamadığına göre de, konuşmaya etmeye hiç gerek yok.

İnşallah size hep denginiz olan, gerçekten bir şeyler paylaşabileceğiniz, amiyane tabirle helal süt emmiş insanlar rastlar. Umarım kimse arkanızdan dedikodunuzu yapmıyordur, dua edin de insanlar hakkınızda düşündüklerini yüzünüze açık açık söylesinler. Belki o an kırılabilirsiniz ama bu daha hayırlısı inanın. Dürüstlükten kimseye zarar gelmez. Bu uzunca yazıyı okuyanlara, naçizane tavsiyelerimi yabana atmamalarını diliyorum, kendim için ise twitterdan tanıdığım ama henüz görüşemediğim ''gerçek'' insanlarla en kısa zamanda bir araya gelebilmeyi umuyorum.